Musa Erbek

Musa Erbek

Çıraklıktan: Musa Erbek

Ankara’nın Keskin ilçesinin Köprü köyünde 1978 yılında doğdum. 10 yaşına kadar köydeydim. Güzel ve başına buyruk bir yaşantım vardı. Bizim koyunlarımız olmadığı için, zaman zaman amcalarımın ve dedemin koyunlarının ardından giderdim. Yalnız değildim; yanımda hep bir kaç yaşıtım olurdu. Çocuk olduğumuz için geç saatlere kalmazdık; bir tehlike görmedim; kurtla filan da karşılaşmadım.

Ama bu yaşantının sonu nereye varabilirdi ki?! Beş erkek kardeştik, evimizden başka bir varlığımız yoktu (Emekliliğinden sonra babam ve annem şimdi orada).

Babamın bir çok erkek kardeşi vardı. Önceleri dedemle birlikte otururduk. Köydeki gelenek, evde bir tek gelin olmasıydı. Onun için yenisi geldiğinde, öteki aile evden uzaklaştırılırdı. Köyde bize iki göz bir yer yapılmış ve evden uzaklaştırılmıştık. Bir çok eksiğimiz vardı; mutfak gereçleri bile eksikti.

Babam, Köprü belediyesinde memurdu. Biz de beş erkek kardeştik (Ben en küçüğüyüm). İkisi Ankara’da çalışıyordu; bekar evinde kalıyorlardı; sefillik çekiyorlardı. Babam köydeki oğullarının da geleceğini düşünerek, Ankara’ya taşınmaya karar verdi. Tayinini istedi; Sağlık Bakanlığı’na tayini çıktı. Ankara’ya gelince, Yenimahalle-Şentepe’de kiralık bir ev tuttuk; üç oda bir salon. Ama evimiz çok kalabalıktı : 5 erkek çocuk, ana, baba ve şehre çalışmaya gelen 2-3 amca çocuğu. Sonra en büyük ağabeyim evlendi; gelin getirdi. Her gün sanki düğün yemeği hazırlanıyordu. Ben 15-20 ekmek alırdım. Domates kasa ile alınırdı.

Babamın memur maaşı ancak kiraya yetiyordu. Onun için iş dışı zamanlarda, pazarda poşet, torba satardı. Ben de okul süresince ayakkabı boyacılığı yaptım.

İlkokul üçüncü sınıftaydım; ama yatılı okumayı aklıma koymuştum. Komşumuzun imam hatipte yatılı okuyan bir çocuğu vardı. Babama, “Ben imam hatip ortaokuluna gideceğim” dedim. “Hele sen bir ilkokulu bitir” dedi. Bitirince, yine söyledim; “İmam hatip nereden çıktı, seni düz ortaokula göndereyim” dedi. Israr ettim, olmaz dedi. Ben de kızdım, “O zaman okumuyorum” dedim. O da üstüme gelmedi (Şimdi düşünüyorum, keşke zorlasaydı beni).

Bir işe girmem gerekiyordu. Önce, Yenimahalle-Ostim’de, benden bir büyük ağabeyimin çalıştığı yere komşu “bobinaj” ustasının yanına girdim. Bir usta, bir de ben vardım. İşler ağır değildi; zaman boldu; biraz keyfimce çalışırdım. Ama çok sürmedi. Altı ay sonra usta işi yürütemeyeceğini anladı ve işyerini kapattı. Ücretli olarak başka bir firmaya girdi; beni de yanında götürmek istedi. Ben istemedim. Komşu işyerinde “demir direk üretimi” yapanına geçtim. 13 yaşındaydım.

İş zordu. Demirle uğraştığımız için bana yük, ağır geliyordu. Usta, tut ucundan derdi; sonra hızlı hızlı yürürdü. 70-80 kiloluk konsolları taşırdık. Ben “Yavaş ol abi” dedikçe, o “Çabuk ol” derdi.

Yine ilk geldiğim yıllardı. Matkapla çalışırdım. Ama matkabın işin işlendiği tablasına boyum yetişmezdi. Önce tabana lastik, üzerine takoz koyar; üstüne çıkardım. Ancak öyle yetişirdim. İşi mengeneyle bağladığımız için, kayma olasılığı yoktu. Matkabın koluna eriştiğimde işi görürdüm.

Bu dönemde bir de kaza geçirdim. Dik duran demirlerin ayağımı kesebileceğini düşünmemiştim. Ayakkabımı deldiği gibi, ayak parmak arasından kesti. Çok acı çektim. Ama bir sakatlık bırakmadan geçti.

16-17 yaşlarındayım. Bir gün işe gelirken, otobüste bir ilkokul arkadaşımla karşılaştım. Babasının dolmuşu vardı ve durumları iyiydi. O da benim gebi, okulu bırakmıştı. Çalışmayıp gün boyu geziyordu. “Çalışıp ne olacak?!” dedi, “Bu kadar çile çekmek, ağır işler yapmak yerine; gel birlikte gezelim” dedi. Şunu dedi, bunu dedi aklıma girdi. Onun peşine takıldım. Gezdik. Ama saat 11:00 olunca, beni bir korku aldı. Bundan sonra ne yapacaktım? Yine korka korka işyerine döndüm. Patronumuz Adnan abi, kapıda karşıladı; kaşları çatıktı: “Neredesin bakayım” dedi. Ağlamaya başladım. Beni aldı odasına çıkarttı; oturttu. Bu kez kaşları çatık değildi. Ben ağlamaya devam ediyordum. “Peki şimdi işinin başına gideceksin. Ama nerede olduğunu da bana söyleyeceksin” dedi. Arkadaşıma uyduğumu anlattım. “Bir daha yapma” dedi ve işe yolladı. 22 yıldır aynı işyerinde çalışıyorum.

Okusaydım daha rahat ederdim. Şimdi işimin ustasıyım ama okulu bitirip gelenlerin daha çok sözü geçiyor. Bana işi nasıl yapmam gerektiğini söylüyorlar. Üstelik çok kısa zamanda en az benim kadar, hatta fazla para almaya başlıyorlar. Bütün gün masa başındalar. Çünkü onlar “beyaz baretli” (kasklı). Ben de çocuklarımın öyle olmasını istiyorum. Kızım 11 yaşında, oğlum 6,5 yaşında. Onları okutacağım; okumak istemiyorum derlerse, onlara yalvaracağım.

Evlendiğimde, baba evine yerleştim. Tıpkı köydeki gelenekte olduğu gibi benden bir büyük olan ağabeyim gelinle birlikte başka bir eve çıktı. Ben küçük olduğum için, arkamdan gelen yoktu. 7 yıl babam-annemle birlikte oturduk. Sonra babam emekli oldu; onlar köye gitti ve orada yaşamaya başladı. Biz de aynı evde kaldık. Yaşantı sürüyor, çocuklar büyüyor, biz de çalışmayı sürdürüyoruz. Ama çocuklarım benden daha iyi yaşayacaklar.

Diğer Yazılar