Ernst E. Hirsch (Ord. Prof.)

Ernst E. Hirsch (Ord. Prof.)

Ernst E. Hirsch (Ord. Prof.)

O BİZDEN BİRİ

Hukuk tutkunu bir hukuk adamı:

Ord. Prof. Ernst E. Hirsch

Taner AKPINAR

Almanya’dan ayrılma kararı ve arayışlar…

Bilindiği üzere, Türkiye’de, 1933 yılında, Darülfünun kapatılarak cumhuriyet döneminin ilk üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi açılmıştır. Üniversiteye Almanya’dan bir grup öğretim üyesi de davet edilmiştir. Bu öğretim üyeleri, Hitler’in iktidarı ele geçirmesiyle artık Almanya’da çalışmalarını sürdüremez duruma gelen Yahudi kökenli öğretim üyeleridir. Ord. Prof. Ernest E. Hirsch de bunlardan biridir ve onun yolunun Türkiye’ye düşmesi de bu nedenledir.

Bir hukukçu olan Ord. Prof. Ernest E. Hirsch’in Almanya’yı terk etmesinde, Alman Utanç Günü olarak adlandırdığı olaylar etkili olmuştur. Ord. Prof. Hirsch’in Alman Utanç Günü olarak adlandırdığı olay, 1 Nisan 1933’te düzenlenen Yahudi Boykot Günü’dür. Bu tarihte Nasyonel Sosyalist Parti, Yahudi dükkanların, esnafın, avukatların, doktorların ve hemen hemen Yahudi olan kim varsa hepsinin boykot edilmesi çağrısında bulunmuştur. Bu çağrı değil ama Alman halkının bu çağrı karşısında tepkisiz kalması, Prof. Hirsch’i küstürüp umutsuzluğa iten gelişme olmuştur. Yahudi Boykot Günü’nden iki gün önce, hem üniversite öğretim üyesi hem de hakim olarak görev yapmakta olan Prof. Ernest Hirsch’e, bağlı olduğu üst birimler tarafından görevini yapmaması bildirilmiştir. Ord. Prof. Hirsch bunu kabul etmeyeceğini bildirince de, yazılı bir emirle kendisine görevden el çektirilmiştir. Bunun ardından Prof. Hirsch, kesin olarak, Almanya’yı terk etme kararı almıştır. Prof. Hirsch büyük bir dürüstlük örneği göstererek, mesleğini yapmasının engellenmesi dışında, Almanya’dan ayrılmasına yol açan başka herhangi bir sorun yaşamadığını söylemektedir: “(…) özgürlüğüm ve hayatım doğrudan doğruya tehlikede değildi. Hiçbir zaman politik bir taraf tutmadığım, hele aktif politikaya hiç karışmadığım için rahatsız ve tehdit edilmiyordum; ayrıca hiçbir şekilde de polisin gözetimi ya da takibatı altında değildim. Ailemden ve dindaşlarımdan pek çoğunun yaptığı gibi daha yıllarca Almanya’da kalmam, avukat olarak ya da herhangi başka bir meslekte çalışmam mümkündü. Ülkemi gönüllü olarak terk ettim. Bir dış zorlamanın baskısı altında ya da kişisel özgürlüğümü, sağlığımı ve hayatımı korumak mecburiyetiyle terketmedim” (Hirsch, 2008: 188).

Ord. Prof. Ernest Hirsch öncelikle Fransa’nın yolunu tutmuş ancak bu girişimi sonuçsuz kalmıştır. Prof. Hirsch önce bir iş bulup sonra Almanya’yı terk etmek istemiştir. Dolayısıyla Fransa’ya gidememiş olmasının nedeni yaptığı iş başvurularından olumlu bir sonuç alamamış olmasıdır. Fransa’dan sonra, şansını Hollanda’da denemiş ve bu kez girişimi olumlu sonuç vermiş ve Amsterdam Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne doçent olarak kabul edilmiştir. Bir yıl sonra da Uluslararası Ticaret Hukuku Kürsüsünün başına getirileceği sözü verilmiştir. Bunun üzerine, Almanya’dan ayrılmış ve ayrılırken hiçbir bürokratik engelle karşılaşmamıştır.

Türkiye’den gelen çağrı…

Ord. Prof. Hirsch, Hollanda’ya taşınıp yerleştikten sonra, üniversitede vereceği derslerine yönelik hazırlıklara başlamışken, bir anda bahtı açılmış ve Türkiye’den de iş teklifi almıştır. Bu teklifi Prof. Hirsch’e Philipp Schwartz iletmiştir. Schwartz Almanya dışındaki üniversite öğretim üyelerinin kurduğu yardımlaşma derneğinin başkanıdır. Türkiye’de, Darülfünun’un kapatılıp yeni bir üniversitenin kurulmasında, uzman sıfatıyla, İsviçre’den davet edilen Albert Malche’ın eleştiri ve önerilerinden de yararlanılmıştır. Malche, Alman öğretim üyelerinin kurduğu dernekle temas kurarak, Almanya’yı terk eden öğretim üyelerinin Türkiye’de yeni kurulan üniversiteye gelmesine de öncülük etmiştir. Bu konudaki görüşmeler sonucunda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından Philipp Schwartz’a öğretim üyelerini bulma ve resmi olarak Türkiye’ye davet etme yetkisi verilmiştir.

Hollanda’da bir iş bulmuşken, Türkiye’den gelen çağrı Prof. Hirsch’i ilk başta ikilemde bırakmıştır. Prof. Hirsch, Hollanda’da kendisine sunulan koşullarla, Türkiye’de sahip olacağı koşulları önüne koyarak bir karşılaştırma yapmıştır. Hollanda’da bir yıl sonra kürsü başkanı olabilecek ve bu süre boyunca da alacağı maaşa ilişkin kesin bir miktar telaffuz edilmemektedir. Türkiye’ye Ticaret Hukuku Kürsü’sünün başına geçirilmek üzere çağrılmış hem de günün koşullarında geri çevrilemeyecek bir maaş garanti edilmektedir. Türkiye’den gelen teklifi esrarengiz olarak nitelese de, sunulan koşulları daha cazip bulan Ord. Prof. Hirsch, yeni göreve başladığı Amsterdam Üniversitesi’nden ayrılarak, Türkiye’ye İstanbul Üniversitesi’ne gelmiştir.

Türkiye’ye geliş ve izlenimler…

Ord. Prof. Ernest Hirsch, Türkiye’ye geldikten kısa bir süre sonra Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları kapsamında Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirilen resmi geceye davet edilmiş ve bu davet karşısında büyük bir onur duymuştur. “Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, ‘aşağılık’ ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini yurdunu terk edip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, ‘mülteci’ ben, ‘dünyanın bir ucundaki Türkiye’de’, nice billurlarla, mermerler, somaki taşı, su mermeri, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldayan, nice değerli mobilyayla, halıyla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin ilk bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesör sıfatıyla hazır bulunmaktaydım! Talihin yüzüme güldüğü bu olağanüstü anı yaşamak, daha Türkiye’deki yıllarımın hemen başındayken nasip olmuştu bana” (Hirsch, 2008: 208).

Prof. Hirsch, Türkiye’de yaşamaya ve çalışmaya başladıktan sonra, on yılı geride bırakmış cumhuriyet rejiminin, toplumun bütün kesimleri tarafından sindirilmiş olmadığını, gerilimlerin olduğunu ve bir ileri-geri kavgasının yaşandığını anlamakta gecikmemiştir. Böylesi bir ortama gelmiş olmaları nedeniyle, Prof. Hirsch ve diğer Alman profesörler de rejim yanlısı oldukları yönündeki algı üzerinden paylarına düşen tepkileri almışlardır. Bunun yanında, görev yaptıkları kürsülerin başında bulunmaları ve Türk öğretim üyelerinden daha yüksek maaş almalarının yol açtığı kıskançlık duygusu nedeniyle de çeşitli tepkilerle karşılaşmışlardır. Diğer taraftan, Alman öğretim üyeleri de, kendilerine kucak açmış olan bu toplumun kültürünü hor görmek, kendini beğenmiş tavırlar sergilemek, toplumla ve hatta meslektaşlarla özellikle yakınlaşmamak gibi birtakım olumsuz tavırlar sergilemişlerdir. Bütün bunlara rağmen, bilimsel olarak güzel ve ciddi işler yapmışlar ve zengin bir miras bırakmışlardır. Bu, en çok, hükümetin bu konudaki kararlılığı ve Alman öğretim üyelerine verdiği destek sayesinde olmuştur. Hirsch şunlar söylüyor: “Ve eğer bu azınlık, tüm hücumlara ve zorluklara rağmen ayakta kalabiliyor ve kendini kabul ettirebiliyorsa, bunu hükümet ve hükümetin arkasındaki siyasi hareket tarafından desteklenmesine borçluydu. 1934 ve 1935 yıllarında yeniden yabancı profesörlerin İstanbul Üniversitesine, Ankara’da yeni kurulan Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesine, Numune Hastanesine, Hıfzıssıhha Enstitüsüne ve Ziraat Yüksek Okuluna çağrılmış olmaları, öte yandan da yabancı hocaların ölümü ya da ayrılması nedeniyle boşalan kürsülere, büyük ölçüde gene yabancı (Alman) profesörlerin atanması, yabancı hocaların çalışmalarını güçlendirmiş ve güvence altına almıştı (Hirsch, 2008: 214-215).

Yeni vatanda geçen yaklaşık yirmi yıl…

Ord. Prof. Ernest E. Hirsch 1933-1943 arası dönemde İstanbul Hukuk Fakültesi’nde ve 1943-1952 arası dönemde de Ankara Hukuk Fakültesi’nde görev yapmıştır. Hirsch, kelimenin tam anlamıyla, iz bırakıp öyle gitmiştir. Bugün bile, Prof. Hirsch’in izlerini her yerde görmek mümkündür. Alman öğretim üyelerine ilişkin övgülerde “en”lerle başlayan sözler her zaman ve öncelikle Ord. Prof. Ernest E. Hirsch için sarf edilir ve o bunu gerçekten hak eden işler yapmıştır.

Alman öğretim üyeleri, göreve başladıktan sonra üçüncü yılın sonunda dersleri Türkçe verebilecek düzeyde Türkçelerini geliştirme konusunda ellerinden geleni yapacaklarına dair taahhütte bulunmuşlar, daha doğrusu, iş sözleşmelerine böyle bir madde konulmuştur. Bu dil sorunu, aslında, Alman öğretim üyelerinden yeni üniversiteye yapmaları beklenen katkının kilit noktasıdır. Çünkü Alman hocalar Türkçe ve Türk öğrenciler de Almanca bilmemektedir. Derslerin yürütülmesinde çeviri konusunda yardım edecekler ise iyi dil bilseler bile, farklı disiplinlerin kendine özgü teknik kavram setine ve derinlikli bilgi birikimine sahip değildirler.

Prof. Hirsch üç yıl içinde Türkçesini çok iyi bir düzeye getirmiştir. Öyle ki, Prof. Hirsch, hukuk disiplininde Arapça terimlerin yerine Türkçe terimlerin belirlenip benimsenmesine yönelik olarak kurulan komisyonda görev yapmıştır. Prof. Hirsch dördüncü ders yılında derslerini Türkçe olarak vermeye başlamış ve sonraki birkaç yıl içinde de, Türkçe ders kitapları ve makaleler yazmaya ve konferanslar vermeye başlamıştır. Bütün bunların yanında, yeni çıkarılmak istenilen kanunların hazırlanması işini de yapmaya başlamıştır. İstanbul’dan Ankara’ya, bir anlamda transfer edilişinin başta gelen nedeni de zaten budur.

Prof. Hirsch, bir hukukçu olarak dil sorunundan başka daha çetin bir sorunla karşı karşıyadır. O ve diğer hukukçulardan beklenen yalnızca bir hukuk öğretimi değil, yerleşik İslam hukuku anlayışının yerine laik bir hukuk anlayışının yerleştirilmesidir. Bunun ne denli güç bir iş olduğunu anlamak için Prof. Hirsch’in şu saptamasına kulak vermek gerekir: “Esasında İslami esaslara dayanmayan yabancı yasaların çevirileri olan, kapsamlı Türk kanunları çıkarılarak, o güne kadar İslamın damgasını taşıyan gelenek ve kanun hukukunun saf dünyevi kanunlarla bağdaşmayan tüm hükümleri kesinlikle kaldırılmıştı. Örneğin İsviçre’den Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu, İcra ve İflas Kanunu, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu gibi, Almanya’dan Deniz Ticareti Kanunu ve Ceza Usul Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu alınmıştı. Fakat, yasa koyucunun eski hukukun yok edilerek yeni yasaların yürürlüğe girmesi yönündeki buyruğu, başlangıçta etkisiz kaldı. Yürürlükten kaldırılan hukuk de facto olarak varlığını sürdürdü; çünkü yürürlüğe konan yeni yasalar de facto olarak uygulanmıyordu ki! Bu yasalar, ilk başta, ideal düzeni ifade eden sözsel eserlerdi; gelecekte insanlar arasındaki ilişkiler ve koşulların gerçek düzeni, işte bu ideal düzen doğrultusunda değişecek ve gelişecekti. Bu ise, ancak bunların uygulanması ile, yani halkın ve hukukçuların bu yasaları kullanmaları ile gerçekleşebilirdi. Türk nüfusunun büyük çoğunluğu, 1920’lerin ortalarında okuma yazma bile bilmiyordu. Bu olgu bir yana, yasaların sadece Resmi Gazetede yayınlanma yoluyla ilanı, uygarlık bakımından en ileri gitmiş devletlerde bile halkın ‘çekirdeğine’ ulaşmazdı. Bu nedenle, hukuk öğretimi ve yargı aracılığıyla bu yeni kanunlara hayatiyet kazandırmak büsbütün önemli olmuştu. Oysa, yeni kanunları kabul ettirme açısından özellikle hukuk öğretiminin ve hukuk öğretisinin taşıdığı merkezi önem ya hiç kavranmamış ya da yeterince ciddiye alınmamıştı.” (Hirsch, 2008: 226).

Prof. Hirsch laik hukuk anlayışının oluşturulması için en temel şeylerden birinin daha bulunmadığını fark eder; bu eksiklik kütüphanedir. “Kütüphanesi olmayan üniversite, cephanesi olmayan kışlaya benzer” diyerek kollarını sıvayıp nitelikli bir kütüphane oluşturma görevini de üstüne alır. Bu görev, yalnızca kütüphanenin oluşturulması için gerekli kitapların satın alınması ve yapılması gereken diğer işlerin idare edilmesini değil, kitapların raflara dizilmesine kadar bütün işlerin yapılmasını içermektedir. Hirsch yanına aldığı asistanlarla birlikte bu işi de kendisi yapmıştır.

Ord. Prof. Ernst Hirsch, Türkiye’de bir çok köklü değişime öncülük etmiştir. Bunlardan biri de 1946 yılında çıkarılan Üniversiteler Yasası’dır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in önerisi üzerine, yasayı hazırlamakla görevli komisyonca, Ord. Prof. Hirsch’e “Üniversite Özerkliği” konusunda bir rapor hazırlaması görevi verildi. Hazırladığı rapor, oy birliği ile kabul edildi. Hükümetin 27 Nisan 1946’da TBMM’ne sunduğu Üniversiteler Yasası’nın omurgasını, bu rapor oluşturdu. Yine aynı yıllarda Ord. Prof. Hirsch, yazarların ve sanatçıların haklarını koruyan, telif haklarını güvence altına alan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu taslağını da hazırlamıştı. 1948 yılında hazırlanan bu taslak, 27 Ekim 1950’de hükümet tasarısı olarak TBMM’ye sunulmuş; komisyonlardaki görüşmelerde Adalet Bakanlığı’nı Prof. Hirsch temsil etti. Yasa 5 Aralık 1951’de yasalaştı (Yalçın, 2011: 386-388).

Geri dönüşü düşündürenler… ve eski vatana dönüş…

Ord. Prof. Hirsch, Ankara’da görev yaparken, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden üç öğretim üyesinin (Pertev Naili Boratav, Behice Boran ve Niyazi Berkes) üniversiteden atılma sürecine birebir tanıklık etmiştir. Üniversite Senatosu’ndaki görüşmelerde, Hukuk Fakültesi adına toplantılara katılan Ord. Prof. Hirsch, olanların ne hukuk devleti ne de üniversite özerkliği ile bağdaşan bir yanının olduğunu anlatmaya çalışmış; çetin bir mücadele vermiş ve aşırı tepkilerle karşılaşmıştır. Bir anda, Ord. Prof. Hirsch’in gözünde, Nazi Partisi tarafından çıkarılan bir yasayla bir çok meslektaşı ile birlikte, savunma hakkı bile verilmeden 1933 yılında Frankfurt Üniversitesi’nden atılışı canlanmıştı.Türkiye’de böyle bir hukuksuzluk nasıl olabilirdi ?! Ama olmuştu. Üniversite Senatosu’ndan istifa etti (Yalçın, 2011: 394).

Bu durum, Hirsch’in, insanlararası ilişkiler ve koşulların, reel durumdan hukuk kuralları ile düzenlenen ideal duruma doğru zamanla evrileceği yönündeki öngörüsünü haksız çıkartan ilk işaret olmuştur.

Hirsch bir defasında Berlin’e gittiğinde, dünyanın çeşitli yerlerinden bilim adamları ile yaptığı uzun bir sohbetin kendisine şunları hissettirdiğini söylüyor: “Üniversitenin konuk evinde yuvarlak masanın çevresinde dünyanın dört bir köşesinden Amerikan, İskandinav, Fransız ve Alman Üniversitelerinin akla gelebilecek her çeşit fakültesinden oraya gelmiş bir düzine kadar konuk profesör yemek yemek için toplandığında ortaya atılan bilimsel konular üzerinde sohbet koyulaştıkça, meslektaşlarıma oranlar ne kadar geri durumda olduğumu çok belirgin bir şekilde hissediyordum. İçimde çağdaş bilim düzeyine erişmek için karşı konmaz bir gereksinim büyüyordu. Türkiye’deki yıllarım sırasında kendimi ‘tüketmiştim’, görevimi hakkıyla yerine getirebilmek için boşalan aküleri yeniden doldurmam gerekiyordu.” (Hirsch, 2008: 387).

Prof. Hirsch Almanya’ya gidiş-gelişlerinde geri dönmesi yönünde ısrarcı davetler almaya başlamış, önceleri “kendi alnımın teri ve bileğimin hakkıyla kazanmış olduğum yeni vatanım” dediği Türkiye’den ayrılmayı hiç düşünmese de sonradan fikrini değiştirip geri dönmüştür. Anlaşılan o ki, Ord. Prof. Hirsch’in Batı’daki bilimsel ortama duyduğu özlem, Türkiye’deki çabalarının anlamsızlığı düşüncesiyle birleşince geri dönmeye kesinkes karar vermiştir. Ord. Prof. Ernest E. Hirsch’i çabalarının anlamsızlaşmaya başladığı düşüncesine iten gelişmeleri kendisinden dinleyelim: “1951 yılında, zamanımı, Fakültedeki Enstitümden çok Parlamento binasının komisyon odalarında geçirmişimdir. Adalet Bakanı, İçişleri Bakanlığına getirildiğinde, ‘antidemokratik kanunların’ bertaraf edilmesini görüşmek üzere bir komisyon topladı. Bu komisyonda da çalışmam isteniyordu benden. Bu görevi, siyaset bilimcisi değil, hukukçu olduğum gerekçesiyle reddettim. Ben ‘anayasaya aykırı’ kanun kavramını bilirdim. Ama ‘antidemokratik kanun’ kavramı, tamamiyle politik bir slogandı ve söz konusu partinin rengine göre kah öyle, kah böyle yorumlanabilirdi. Böyle bir komisyonda yapabileceğim hiçbirşey yoktu. Sadece, bugün antidemokratik olarak nitelenen kanunların, her demokrat hükümetin başı sıkıştığında ihtiyaç duyabileceği türden hükümler içerdiği düşüncesindeydim. Bu düşüncemin ne kadar doğru olduğu, 1950 ile 1960 yılları arasında sık sık görüldü.” (Hirsch, 2008: 388).

Ord. Prof. Hirsch Almanya’dan gelen ısrarlı çağrılar, emekli olabilmesi için bir süre Almanya’da çalışması gerektiği koşulu, oğlunun ve annesinin sağlık durumları onu bir süre Almanya’ya gitmeyi seçmeye götürdü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı’na başvurarak üç yıllık ücretsiz izin istedi. Böyle bir izin hakkı vardı. Ama reddedildi. Ord. Prof. Hirsch bunu beklemiyordu. Verilen karar yasalara aykırıydı. Bu durumu açıklayarak ikinci kez izin istedi. Ama reddedildi. O da Milli Eğitim Bakanlığı’na, büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı içinde, “ordinaryus profesörlükten affını” ve “bir TC vatandaşı olarak yurt dışında öğretim üyesi olarak çalışabilmesi için izin” istedi. İstek Bakanlar Kurulu’nun önünde dokuz ay bekledi. Kabul edildiğinde çok geçti. O çoktan Almanya’ya gitmiş ve Hür Berlin Üniversitesi’nin Rektörlüğüne seçilmişti (Yalçın, 2011: 398-399).

Birini (reel durumdan ideal duruma geçiş) tutturamadığı, diğerini (hukukun siyasallaşması) tutturduğu iki öngörüsü ve çağdaş bilim seviyesine erişme özlemi Prof. Hirsch’i alıp götürmüştür….

Kaynaklar

Hirsch Ernst E. (2008), Anılarım –Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi, (11.Basım), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara.

Yalçın Kemal (2011), Haymatlos –Dünya Bizim Vatanımız, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Diğer Yazılar