Fakir Baykurt

Fakir Baykurt

Fakir Baykurt

Sendikacı Kimliği ile (TÖS Başkanı) Fakir BAYKURT

Kısa özyaşam öyküsü…

Taner Akpınar

Yılanların Öcü, Kaplumbağalar, Tırpan ve diğerleri… Bu eserleri Fakir Baykurt’a ve Fakir Baykurt’u da, bir anlamda, Köy Enstitülerine borçluyuz dersek yanlış olmaz. Fakir Baykurt 1929 yılında Burdur ili, Yeşilova ilçesi, Akçaköy köyünde dünyaya gelmiş ya da daha doğrusu yaşam çilesine başlamıştır. Hangi ayda ve günde doğduğu bilinmese de, bu konudaki, orak mevsiminde doğduğuna dair bilgiler Anadolu kırsalında dünyaya gelmiş olduğunu kesinkes kanıtlamaktadır. Gerçek adı Tahir’dir. O kendisine Fakir adını seçmiştir.

İlkokul çağındayken babasını kaybeder. Tahir ismi de savaşta ölen amcasının ismidir. Yokluklarla, dramla başlayan yaşam, mağduriyetlerle, mücadelelerle ve kavgayla devam eder.

Yoksulluk belası, okula devam edecek olanaklara sahip değildir. Bu konuda yalnızca tek seçeneği vardır: Köy Enstitüsü. Enstitü’de öğrenci iken şiirler yazmaya başlar. Şiirlerinde Tahir değil Fakir adını kullanır. 20 yaş gibi genç bir yaşta, Sabahattin Ali için yazdığı şiir edebiyat konusundaki yeteneğini ve toplumsal olaylara karşı duyarlılığı fark edilmeye başlamıştır.

Işıtan bir yazar Sabahattin Ali, pırıl pırıl

Körlerin gözü, dilsizlerin dili

Parmakları halkın nabzında sürekli

Fişlediler, yılları zindanlarda geçti

Toplattılar kitaplarını, kapattılar gazetesini

Kıvılcımlı yıldızlardır öyküleri

Masalları yoksul çocuklara bilinç taşır

Öldürdüler onu, daha çok ezmek için halkı

Aksu Köy Enstitüsü’nü 1947 yılında bitirdikten sonra Yeşilova’nın Kavacık köyünde öğretmenlik yapmaya başlar. Köy Enstitüleri’nin gerçek bir toplumcu uygulama olduğu Fakir Baykurt örneği üzerinden bir kez daha görülmektedir. Yoksul bir ailenin çocuğu olması nedeniyle eğitim fırsatlarından yararlanma olanağına sahip olmayan Fair Baykurt, yoksulluk ya da başka bir ayrım gözetmeden eğitim fırsatlarını tabana yayan Köy Enstitüleri sayesinde sınıfsal konumunun yarattığı kısıtlılıkları aşabilmiştir.

Köy Enstitüsü Baykurt’un yaşamında bir dönüm noktasıdır. Baykurt, buradan mezun olup önce öğretmen ve sonrasında ünü ulus ötesine yayılan bir yazar olmuştur. Ancak, Köy Enstitüsü mezunu olarak, düşünen, sorgulayan, eleştiren, hele de eline kalem alıp yazan biri olmanın kaçınılmaz olarak bir de bedeli vardır. Sınıfsal konumunun koyduğu sınırları aşan Baykurt’un bundan sonraki neredeyse bütün yaşamı, politik ve ideolojik kimliğinden kaynaklı olarak karşısına çıkan sınırları aşma mücadelesiyle geçmiştir.

Öğretmenlik yaparken yakın takibe alınır, evine baskınlar yapılır ve aslında bu yalnızca bir başlangıçtır. 1953 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girip 1955 yılında mezun olmuş ve Sivas’ın Hafik ilçesinde bir ortaokula öğretmen olarak atanmıştır. 1957 yılında askere alınır, askerden döndükten sonra, Artvin’in Şavşat ilçesine atanır ve öğretmenliğe burada devam eder.

Öğretmenliğe başladığında dergilerde yazılar yayınlamaya ve romanlar yazmaya başlar ve yazdıkları başına büyük dertler açar. Yazıları yüzünden sorgulansa, yargılansa da bundan vazgeçmez. Bunun üzerine öğretmenlikten alınıp başka bir göreve verilir. Sonra açığa alınarak cezalandırılır. Başına bu işlerin gelmesi en çok Yılanların Öcü romanı yüzündendir.

1960’ın politik ortamında ilköğretim müfettişi olarak yeniden atanıp birkaç yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne öğrenim görmeye gider. Geri döndüğünde, Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kuruluşunda rol alarak başkanlık görevini üstlenir ve böylece mücadeleye sendikal saflarda devam eder. Baykurt, bir köy romancısı olarak anılsa da, aslında Romanları köyler üzerine değil, köylerin sorunlarının ve geri kalmışlığının toplumsal sınıf ilişkileri ile bağlantıları üzerinedir. Bu bağlamda, hem köy toplumundaki sınıfsal sömürü ilişkileri hem de köydeki egemen sınıfların kentsel yönetsel sınıflarla olan organik bağlantıları Baykurt’un romanlarının temel konularıdır. Bu nedenle, Baykurt’un sendikal mücadeleye katılması son derece doğaldır. Yazıp-çizdikleri yüzünden başı dertten kurtulmayan Baykurt’un, sendikal mücadeleye girişmesi elbette yanına kar kalmayacaktır. Gaziantep Fevzipaşa’ya sürgüne gönderilir. Bir ülke düşünelim ki, ülke yönetimi bir öğretmenini ve bir kalemi böylesine güçlü bir yazarını görevden uzaklaştırıyor, sürgüne gönderiyor ve aydınına bunu yaparken, ülkenin kimi yerlerini de, hoyratça bir bakışla, sürgün yeri olarak görüyor(!)

TÖS’ün Devrimci Eğitim Şurası, Büyük Eğitim Yürüyüşü, Genel Öğretmen Boykotu gibi kitlesel eylemleri sonrası, bu eylemlerle olan ilgisi nedeniyle Baykurt’un başına yine bir sürü dertler açılır. Görevden alınıp, başka bir göreve verilir, sonra mahkeme kararıyla geri döner ve yıldırmaya dönük bu tür baskılar asla son bulmaz. Fakir Baykurt, sendikal faaliyetleri nedeniyle 1960’ların sonlarında açığa alınmış, daha sonra 12 Mart 1971 sıkıyönetimi tarafından tutuklanıp yargılanmıştır. Bu süreç dört yıl civarında sürmüş ve sonunda suçsuz bulunmuş ve yakası bırakılmıştır.

Maddi olanaksızlıklarla ve dramlarla başlayan bir yaşam, görevden uzaklaştırmalar, sürgünler, baskınlar, tutuklamalar ve yargılanmalarla sürüp gider. Bu zorlu yaşam süreci doğal olarak onun eserler vermesini engellemiştir. Aslında olağan koşullarda böyle olması beklenir. Fakat hiç de öyle olmamış, Baykurt, üzerindeki bu baskılarla uğraşırken neredeyse kesintisiz bir biçimde üretmeyi sürdürmüştür. Eserlerinin ve aldığı ödüllerin sayısı uzayıp gitmektedir.

Fakir Baykurt, 1970’lerin sonlarında Almanya’ya gider ve orada yaşamaya başlar. Ondan sonrasında yaşamında bir tek şey vardır, o da, sanat kariyeri… Keşke öyle olmuş olsa, bu kez de çocukları baskılar görmüş ve tutuklanmışlardır. Baykurt ise kavgasından vazgeçmeyip, inadına çalışmaya ve üretmeye devam etmiştir. Neredeyse dünyayı gezmiş ve eserleri birçok dile çevrilmiştir.

Nihayetinde Fakir Baykurt da bir insan, bir dayanma gücü ve sınırı var. Kavga, mücadele bir yere kadar. Baykurt artık usanmış ve bunu bir şiirle (Yoruldum isimli şiir) dile getirmiştir. İnanmak zor ama Baykurt’u usandırıp yoran nedenler hiç de bizim ilk başta naiflikle öyledir diye düşündüğümüz gibi değildir. Bakalım Baykurt’u yorup yıpratan aslında neymiş…

Yoruldum, çok yoruldum

Biraz değil çok yoruldum Ankara’da

On katlı yirmi katlı beton yapılara

Sabah akşam asansörle inip çıkmaktan

Yoruldum, çok yoruldum

Biraz değil çok yoruldum Mamak’ta

Tutukevinde demir parmaklıklar ardında

Yaz kış ranzalarda yatmaktan

Yoruldum, çok yoruldum

Biraz değil çok yoruldum o şehirde

Çokları çok aldı yaşamda benden

Kimine emeğimi, kimine zamanımı vermekten

Yoruldum, çok yoruldum

Biraz değil çok yoruldum Almanya’da

Asfalt caddelerde yürümekten

Altı şeritli otoyollarda gidip gelmekten

Yoruldum, çok yoruldum

Biraz değil çok yoruldum Duisburg’ta

Pasaport, vize, oturma izni, işlemler her yıl

Yoruldum yurda uzaklardan bakmaktan

Ama yorulmadım hiçbir zaman

O yoksul sevgili gibi dağ başlarında

Karda kalmış, darda kalmış yolcular için

Yazmaktan

İbretlik, aynı zamanda kıskandıran ve fakat örnek alınması gereken bir yaşam öyküsü… Sabrının, sebatının, motivasyonunun ve direnişinin önünde sayı ile eğilelim ama bu yetmez, onun karşısında eğdiğimiz başımızı dimdik kaldıralım, mirasına sahip çıkıp mücadelesine katılalım ve savaşını sürdürelim. Onun çok etkili bir silahı vardı, kalemi, biz de, artık elimizden ne gelirse…

TÖS’ün kuruluşu ve hatır-gönül kırmamak için başkanlık…

1965 yılında 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu1 yürürlüğe girince Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’nda (TÖDMF) örgütlü bulunan öğretmenler, yasanın bütün kısıtlamalarına (624 sayılı yasa toplu görüşme, toplu sözleşme ve grev hakkını tanımamaktadır) rağmen, derneğe kıyasla daha etkin bir yapı olacağı düşüncesiyle sendika kurmaya karar verirler. TÖS böylece kurulur. Fakir Baykurt’un başkan olması ise bütünüyle kendi isteğinin dışında, deyim yerinde ise, Veli Demiröz, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Dursun Kut ve İsmail Safa Güner gibi isimlerin zoruyla olmuştur (Baykurt, 2000: 15-19).

Kuruluş aşamasında hiçbir maddi varlığı olmayan TÖS, bürokratik işlerini yürütmek için TÖDMF’den 1 oda ve 5000 lira yardım alarak işe başlamış ve ilk iş olarak da TÖDMF’nin varlığına son vermeyi gündemine almıştır. Bunu gerekçesini Fakir Baykurt şu sözlerle ifade etmektedir:

Çağdaş sendikal savaşım öz olarak ekonomik savaşımdır. Bu federasyon sendikayı kurdu, görevini tamamladı. Varlığını sürdürmek isterse, gücümüzü bölmüş olur. İki ayrı kuruluş, iki ayrı yönetim, iki ayrı giderler toplamıdır. İki kuruluş çatal kazıktır. Çatal kazık yere gitmez! (Baykurt, 2000: 26).

TÖS kurulmuştur kurulmasına ama onu çevreleyen sorunlar binbir türlüdür. Bir defa 624 sayılı Kanun sendikaların elini kolunu bağlamaktadır. Diğer taraftan kamu personeli sendikacılığı konusunda ne bir deneyim ne de yol gösterici yayınlar vardır. Buna karşın TÖS’ün mücadele etmesi gereken sorunlar dağ gibi yığılıdır.

Bizde öğretmenler büyük geçim sıkıntısı çekiyor, doğru ama biz doğrudan doğruya maaş artırıcı savaşım veremeyiz. Versek de artıramayız. Özellikle o yıllarda, her şey baştan kara, geri döndürülmek isteniyor. Devletin laik okullara desteği azalıyor. Türlü yönden onlara zorluk çıkarırken din eğitimine hız veriyor. Habire, debire İmam Hatip okulu açıyor. Çok açıyor, çünkü bunlar aynı zamanda son derece ucuz okullar. Laboratuvar, kitaplık, oyun salonu, müzik salonu gerekmiyor. (…) Politik iktidar, elinden gelse laik okulların hepsini kapatacak. Ona göre laik okullar anarşist dolu! Bunları bitirenler sekiz yıl sonra işbaşına gelecek! O zaman yurdun hali, aman Allah, çok kötü olacak! (…) Bu görüşlerin üreticisi, uygulayıcısı AP, karma hükümetin büyük ortağı. Yeni seçimlerde daha da güçlendi, tek başına hükümet kurdu. Onun başkanı Süleyman Demirel başbakan. Kendi ili olan Isparta’da sözüm ona milliyetçi öğretmenler örgütünün açılmasına olanak sağladı. Bunları dikti bizim TÖS’ün karşısına! (Baykurt, 2000: 49-50).

TÖS’ün tutacağı yol…

Başkan Fakir Baykurt, TÖS’ün, dar bir çerçevede, mesleki çıkarlar peşinde koşan bir örgüt olmayıp, toplumsal sorunlara karşı savaşacağını ilan ediyor.

Öğretmenler az maaş alıyor, ama halk daha yoksul. Köylü topraksız. Öğretmenlerin maaşı nasıl artsın? Halk daha fazla vergi veremez. Hem yurt, hem ulus sömürülüyor. Sömürü durmalı ki, ulusal eğitime, öğretmenlere yeterli ödenek ayırma olanağı çıksın. İçinden çıkıp geldiğimiz insanlarla akşam sabah birlikteyiz. Yönetime egemen olan güçlerle birleşip halkı biraz da biz yoksullaştırırsak halkın yüzüne nasıl bakarız? (Baykurt, 2000: 50).

TÖS üyelerinden bazı çevreler, TÖS’ün bir öğretmen hastanesi kurması, öğretmenlerin yazları tatil yapmaları için kamplar açması gibi işlerle uğraşmasını istemişse de başkan Baykurt bu yönde ilerlememiştir. Öğretmenler üzerinde artan baskılar, tatil hayallerini de zaten suya düşürmeye başlamış ve TÖS’den, daha çok, mahkemelerde savunma yapma konusunda hukuk yardımı istenmeye başlanmıştır.

Olanaksızlıklar içinde yola koyulan TÖS’ün belki de en güçlü yanı, ilkokuldan üniversiteye kadar her düzeyde eğitim çalışanlarına yönelik olarak kurulmuş olmasıdır. Bu yolda, TÖS’ün temel amacı, elden gitmekte olan eğitim sistemini geri kazanmak ve eğitimi, dogmatik birtakım bilgilerin aktarıldığı bir etkinlik olmaktan kurtarıp, bilimsel bilgilerin aktarıldığı ve eleştirel düşüncenin geliştirildiği bir etkinlik olarak yeniden kurgulamaktır (Akpınar, 2005). TÖS, ilk başlarda, bütünüyle formel yolları kullanarak gündemine aldığı sorunların üzerine gitmiştir.

Başlangıçta sendikacılık konusunda hiçbir bilgi ve deneyimi olmadan yola çıkan Fakir Baykurt, aslında ne yapılması gerektiğini gayet iyi bilmektedir. “Şunu daha açık anladım: Biz asıl halka gitmeliyiz. Ama nasıl? Hele bir de Cumhurbaşkanıyla konuşalım” (Baykurt, 2000: 54). Fakir Baykurt ve arkadaşları dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’i ziyaret ederek sorunlarını anlatırlar anlatmasına ama dert yanmaya giderken kendilerini dert dinler halde bulurlar. Gürsel, hükümetin kendisini dinlemeyip bildiğini okuduğundan yakınır.

Formel yolların kapalı olduğu anlaşılınca, yola başka yollardan devam edilmiştir. ilk iş olarak Devrimci Eğitim Şurası düzenlenmesine karar verilmiştir. İçeriğin hazırlanması işi Fakir Baykurt’a verilmiştir. Baykurt, Hasan Ali Yücel’in topladığı Şura’yı inceleyip ondan esinlenerek tartışma konularını ve bildiri sunacak kişileri belirlemiş ve gidip her biriyle yüzyüze konuşup ikna etmiştir (Baykurt, 2000: 121-127). 4 Eylül 1968’de başlayan Şura beş gün sürmüştür. TÖS’ün böyle bir toplantıyı düzenleyecek maddi gücü olmadığı için bildiri sunanlar ve katılımcılar kendi giderlerini kendileri karşılamıştır. Devrimci Eğitim Şurası kitaplaştırılarak yaygınlaştırılmıştır (TÖS, 1969).

Çözüm arayışları…

Şura sonrası, Cumhubaşkanı, parti başkanları, Meclis başkanı ve başbakan ziyaret edilerek tespit edilen sorunlar anlatılmak istenmişse de nafile! Bu girişimler Baykurt’un ne yapılması gerektiğine ilişkin düşüncesini bir kez daha doğrulamıştır.

Makamlar sağır. Öyleyse çözüm halkta. Bunun için açık hava toplantıları, yürüyüşler yapacağız. Bütün yasal yolları deneyeceğiz. Sonuç alınmazsa dersleri boykot edeceğiz” (Baykurt, 2000: 139).

Son bir kez, dönemin Cumhubaşkanı Cevdet Sunay ile görüşmeye gidilmiştir. Görüşmeye gidenler arasında Fakir Baykurt, Muammer Aksoy, Osman Akol, Hürrem Arman, Nevzat Helvacı, Hulusi Gökçe, Kasım Taş ve Cemal Başbay bulunmaktadır. TÖS başkanı olarak heyetin sözcülüğünü Fakir Baykurt yapar. Bu görüşmenin içeriği ibretliktir (Bu görüşmenin detaylarına ilişkin Fakir Baykurt’un yazdıkları aynen Kutu 1’de yer almaktadır).

Kutu 1:

Milli Eğitim Bakanlığı yıllardır resmi şura’yı toplamayınca, sendika olarak Devrimci Eğitim Şurası’nı topladık. Eğitim, öğretmen ve yurt sorunlarını görüştük..”

Biliyorum!” dedi.

Beş gün süren çalışmalar sonunda..”

Bunları geçin biliyorum..”

Sorunlarımızı size anlatmaya geldik.”.

Dinliyorum, buyurun! Madde madde anlatın. Birincisi?”

(…)

Birincisi, öğretmenlerimizin meslek güvenliği yok. Kıyım aldı yürüdü. Yasalara göre kurulmuş meslek örgütlerinin yönetim kurulları, kışta kıyamette çoluk çocuğundan koparılıp Enez’den Hakkariye, Antalya’dan Van’a, Erzurum’a sürülüyor. Bir yandan bakanlık, bir yandan valiler, yetkilerini hiçbir inceleme yapmadan, savunma hakkı tanımadan ceza için kullanıyor. Öğretmene meslek güvencesi istiyoruz. Bu konuda söylenecek çok sözümüz var, ama kısa kesiyorum. Birinci sorunumuz budur!”

Birincisini konuşalım, ikincisine geçersiniz!”

(…)

Siz sendika olarak hangi öğretmenlerin savunmasını yapıyorsunuz? Önce bunu bilelim..”

Biz Türkiye Öğretmenler Sendikası’yız. Kısa adımız TÖS. İlk, orta, lise, üniversite demeden, görüş ve eğilim ayırımı gözetmeden hepsini üye alıyoruz. 624 sayılı yasaya göre hepsinin hakkını savunuyoruz..”

Basında koparılan kıyameti izliyorum: Öğretmen kıyımı, öğretmen kıyımı! Bir gün kendi kendime dedim ki: Bir bakayım bu öğretmen kıyımı nedir? Milli Eğitim bakanını çağırtıp bilgi istedim. Bana dosyalar getirdi. Bunları inceledim. Ohooo! Kimi içip içip, genç ve güzel karısı olan komşusunun kapısına dayanmış! Kimi, kız öğrencisini, affedersiniz, bozmuş. Kimi, minarede ezan okuyan müezzine sövmüş. Kimi bir partinin ocak başkanı gibi yollara düşmüş, propaganda yapıyor! Propaganda deyince aklıma geldi: İçlerinde çok sayıda komonizm propagandası yapan da var. Bunlar fevkalade sakıncalı! Bunların siz neresini savunuyorsunuz?”

(…)

Bu bilgiler doğru değil Sayın Cum.. (…)” dedim, demedim; sözümü kesti:

Resmi devlet dosyaları yanlış olmaz!”

(…) “Bunları bizim davacı olduğumuz Bakanlık tek yanlı olarak hazırlıyor. Danıştay’da açılan davaların çoğunluğunu kazanmış bulunuyoruz!”

Yani Danıştay, kız öğrencisini iğfal eden öğretmeni sürdü diye bakanlığı haksız mı çıkarıyor? Öyle mi demek istiyorsun?”

Öyle değil!” dedim. “Eğer kız öğrencisini iğfal eden öğretmen varsa.. (Araya girerek: Var! Var! dedi.) böyle bir öğretmen sürülmez, meslekten atılır. Bu tür kimseler belli oranda her meslekte olabilir. Biz bunların savunmasıyla uğraşmıyoruz. Bunların davasına zaten Danıştay bakmaz, Ağır Ceza mahkemeleri bakar. Biz meslek anlaşmazlıklarından ötürü Danıştay’da dava açıyoruz. Bunların da yüzde doksan dokuzunu kazanıyoruz. Yanımızda listeler var, sunabilirim..”

(…)

Yüzde kaç demiştin? Bir daha söyle bakayım..”

Yüzde doksan dokuz..”

Çok enteresan! Bunu inceleyeceğim!”

Bizim davasını açtığımız öğretmenler arasında minarede ezan okuyan müezzine söven, yollara düşüp parti üyesi gibi propaganda yapan yok. Bunlar eğitimde adaletsizliği, kalitesizliği, dış baskıları eleştiren öğretmenlerin kıyımına giydirilen kılıftır.. Bu konuda kendisinden davacı olduğumuz bakanlığın dosyalarını doğru saymak hatadır..”

(…)

Bir dakika!” (…) “Kusura bakma ama sen şimdi hukuktan söz açıyorsun..”

(…)

Ne demek istiyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanım?”

Hukuk başkadır, idare ise bambaşka! Bir idare mahkemesi olan Danıştay daha başkadır! Az çok ben de hukuk okudum, bilirim bunları!”

(… ) Prof. Aksoy’un yüzü yazısız bir taşa döndü. Osman Akol, Hürrem Arman, Nevzat Helvacı, Hulusi Gökçe, Kasım Taş üzgün susuyorlar. Hukuk okumuş bir öğretmen olan Cemal Başbay zorlukla gülümseyerek araya girdi:

Ankara’da mı, yoksa İstanbul’da mı okudunuz efendim?”

Hukuk fakültesinde okumadım. Harbiye’de öğrenciyken, fakülteden değerli Hocalar geldi. Bir yılı aşkın hukuk dersi dinledik. İdare Hukuku diye bir alan vardır ama o başkadır. Biz konumuza gelelim: Haklarında hakimler beraat kararı veriyor diye öğretmenleri temelli suçsuz mu kabul edeceğiz? (…) Hakimleri sen bana mı soruyorsun? (…) Geçelim bunları! Geçelim!”

Lütfen bunu siz bari söylemeyin!”

Ha bak, yanlış anladın! Sakın yanlış anlama! Ben şimdi hakimlere saygısızlık ediyor değilim! Ancak herkes bilir ki, mahkemelerin beraat ettirdiği her sanık suçsuz değildir; bunu söylüyorum! İkinci soruya geç..”

Çalışma dünyasında sendikalar kurulmasından amaç, çalışanların yönetime katılmasını sağlamaktır. Bu ilke bizde işlemiyor. Bu yüzden eğitimin kalitesi yükselmiyor. Öğrencilerin kafası demokratik toplum için geçerli ve yararlı olmayan tek yanlı bilgilerle dolduruluyor. Yurt kalkınmasına dönük, işe yarar programlar yapılmıyor. Biz öğretmenler bu düşük kaliteli eğitimin verdiği mahçupluk ve acıdan kurtulmak istiyoruz..”

Bitti mi sözün? Eğitimin kalitesi düşük buyurdun. Öğretmenler sizlersiniz, yükseltin! Her şey elinizde! Okullar, içinde yedi milyon öğrenciyle size teslim edilmiştir! Öğretmenlik özveri ister, hem de çalışmak ister. Eğitimin kalitesi kendiliğinden yükselmez!”

İşte bunun için öğretmenlerin, temsil örgütleri olan sendikalar yoluyla yönetime katılması gerekir!”

Bu olmaz! Neden olmaz anlatayım bakınız: Her şeyden önce ast astlığını, üst üstlüğünü bilecek. Bakanlık üsttür. Öğretmenlik, ulvi bir meslek olmakla birlikte asttır. Ast kendini üstle eşit görüp sevk ve idareye karışmak istedi mi, bundan anarşi doğar. Geçelim. Üçüncü soruyu anlatın!”

Eğitim adı üstünde milli, yani ulusla olması gerekirken, eskiden beri pek çok yabancı etkiler altına sokulmuştur. Bu etkiler onun ulusallığını bozuyor. Özellikle 1950’den bu yana Amerikalıların 24 projesi uygulanıyor. Nasıl bir aile kendi çocuklarının eğitimini başka ailelere bıraktığı zaman bundan birtakım kaçınılmaz olumsuzluklar doğarsa, Amerika yüzünden bizim eğitimde de sorunlar doğuyor!”

Ne projesi bunlar?”

Öğretmen Yetiştirme’den Program Geliştirme’ye, Beslenme Eğitimi’nden Test Tekniği’ne kadar..”

Benim bildiğim bunlar yararlı projelerdir. Amerika dostumuz ve müttefikimizdir. Kamuoyunda yapılan Amerika aleyhtarlığı öğretmenlere de geçmiş. Ağzını açan Amerika’ya atıyor. Bir türlü anlamıyorum, ne istiyorsunuz Amerika’dan?”

Bizim Amerika’dan bir şey istediğimiz yok. (…) Çok merak ediyoruz, binlerce kilometrelik denizleri, karaları aşıp okullarımıza kadar giren Amerika bizden ne istiyor? Neden körpe çocuklarımızın beslenmesine kadar el atıyor?”

Amerika komonizmin dibinde bir ülke olduğumuzu biliyor. Kalkınma yönünden çok sorunumuz olduğunu biliyor. Bugün dünyanın yarısını açlık sarmış durumda. Ayrıca Türkiye iç ve dış düşmanları çok olan bir ülke. Yeni kuşakların yeterince güçlü yetişmesi için bize dostane destek sağlıyor. Birleşik Amerika’yla askeri, ekonomik, kültürel, en başta siyasal ilişkimiz var. Bütün bunlar Büyük Millet Meclisi’nin onayladığı anlaşmalara göre yürütülüyor. Ben de çok merak ediyorum, siz bunlarla niçin ilgileniyorsunuz? Devletin başında yetkili ve sorumlu büyükler yok mu? Bırakın onlar ilgilensin. Siz işinize bakın!”

(…) (Baykurt, 2000: 140-145).

TÖS heyeti Cumhurbaşkanı ile yaptıkları görüşmeden bir sonuç alamamış ama başlarına nelerin geleceği konusunda aydınlanmış olarak oradan ayrılmışlardır. Bunun üzerine TÖS, Türkiye İlkokul Öğretmenleri Sendikası (İLK-SEN) ile birlikte Büyük Eğitim Yürüyüşü olarak bilinen eylemi gerçekleştirmiştir. Sonrasında güç birliği etmek için İLKSEN ile birleşme girişimleri olmuş ama sonuçsuz kalmıştır. TÖDMF’yi kapatma düşüncesi de gerçekleşmemiştir. TÖS’ün üzerindeki baskılar giderek artmış, en başta, başkan Fakir Baykurt Bakanlık emrine alınmıştır. Bunun, işten el çektirmenin örtülü yolu olduğunu herkes bilir diyor Baykurt (2000: 154).

Bu tarafta TÖS’ün İLKSEN ile birleşme ve TÖDMF’in varlığına son verme çabaları sonuçsuz kalmış, buna karşın, diğer tarafta gayet örgütlü sistematik bir saldırı başlamıştır. “Fakir Baykurt’un İçyüzü” başlığıyla bir karalama kitapçık hazırlanarak iki milyon adet bastırılmış ve her yere dağıtılmıştır. Birgün, bir yerde, konuşma yapan bir cami hocasının söylediklerinin (Kutu 2) Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle olan benzerliği şaşırtıcıdır. Öyle ki komünizm kavramını her ikisi de “komonizm” olarak telaffuz etmektedir.

Kutu 2

Ey cemaati müslimin! Biliyor musunuz fitne masum yavrularımızı teslim ettiğimiz öğretmenlerin içine de girdi? Görüyor yada işitiyorsunuz, şimdi sendika kuruyorlar! Sorarım size: Öğretmen sendika kurar mı? Sendikayı işçi kurar! Öğretmen işçi mi? Bu fitne değil de nedir? Bunların en büyüğü, başına büyük taşlar düşsün inşallah, TÖS diyorlar, genel başkanı üç kez mahkum olan tescilli komonist! Bu sendikayı kurup öğretmenler yoluyla Türkiye’yi Rusya’nın recimine çevirmek istiyorlar! Adından belli: TÖS! Bu ne? diye soruyorsun efendiye, Türkiye Öğretmenler Sendikası diyor, sakın inanma! Bizim bin yıllık yazımız Arap yazısı değil mi? Bu yazı Allah yazısı olduğu için sağdan okunur. Okuyun TÖS’ü sağdan, bakın ne çıkıyor? Sosyalist Öğretmenler Teşkilatıııı! Görüyorsunuz değil mi fitneyi? Cenaballah hepimizin sonunu asan eyleye, hem de bu kızıl yılanların belasını tez veree! Amin! (Baykurt, 2000: 157).

TÖS yolculuğunun sonu…

TÖS’e yönelik karalama kampanyaları ve baskılar fiili şiddete de dönüşmüş, örneğin 8 Temmuz 1969’da Kayseri’de yapılan genel kurul toplantısına saldırı olmuş ve saldırganlar toplantının yapıldığı yeri 800 TÖS üyesi içerideyken yakma girişiminde bulunmuştur. Baykurt, saldırıyı düzenleyenler arasında iktidar partisi milletvekillerinin de olduğunu söylüyor. TÖS 15 Aralık 1969’da Türkiye’nin her tarafından öğretmenlerin katıldığı “Büyük Öğretmen Boykotu” olarak bilinen eylemi düzenlemiştir. Boykot’a gitmelerinin nedenini, Baykurt, “yumuşak yöntemler”in işe yaramaması olarak göstermektedir. En son Kayseri’de uğradıkları saldırı da bardağı taşıran son damla olmuştur (Baykurt, 2000: 348).

Ancak, Boykot da politik iktidar açısından bardağı taşıran son damla olmuştur. Bundan sonra, Fakir Baykurt’un evine askerler tarafından baskınlar yapılmış ve 12 Mart 1971’de tutuklanıp cezaevine konmuştur. Askeri darbe Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nu da yürürlükten kaldırıp sendikaları da kapatmıştır. Böylece, Fakir Baykurt’un yakın arkadaşlarının yoğun ısrarı hatta zoruyla başlayan TÖS yolculuğu, politik iktidarın zoruyla sonlanmıştır.

Kaynaklar

Akpınar Taner (2015), “Devrim için eğitim…”, Çalışma Ortamı, 139: 6-7.

Baykurt Fakir (2000), Bir TÖS Vardı –Özyaşam 5, İstanbul: Papirüs.

TÖS (1969), Devrimci Eğitim Şurası (4-8 Eylül 1968), Ankara: TÖS.

1 Kabul tarihi: 8.6.1965, Resmi gazete tarih ve sayı: 17.6.1965 / 12025

Diğer Yazılar