Engin Tonguç ( Dr. )

Engin Tonguç ( Dr. )

Dr. Engin Tonguç

Konuşmacı: Dr. ENGİN TONGUÇ

(SSK Eski Genel Müdür Yardımcısı)

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 9.30

BAŞKAN: Mustafa UÇAR

BAŞKAN – Bu toplantımızda, SSK eski Genel Müdür Yardımcılarından Sayın Dr. Engin Tonguç Bey bizimle olacak; sorularınıza yanıt verecek ve kendi tanık olduğu olayları size aktaracak. Ama önce kendisini tanıtmasını rica edelim.

DR. ENGİN TONGUÇ – İyi de, insanın kendisinden bahsetmesi zor bir şey.

Efendim, 1951 yılı Ankara Tıp Fakültesi mezunuyum. Ondan sonra, 1953’ten 1958’e kadar Hamburg Tıp Fakültesinde iç hastalıkları uzmanlığı öğrenimi gördüm. 1958’den 1964’e kadar çeşitli fabrikalarda işyeri hekimliği yaptım. 1964’te, hastane hekimi olarak Sosyal Sigortalar Kurumuna girdim. 1978’e kadar o alanda çalıştım. 1978’den 1980’e kadar SSK Genel Müdür Yardımcılığı yaptım. 1980’de emekli oldum.

Şimdi, geçen konuşmayla ilgili bir soruya biraz daha geniş yanıt vermek istiyorum.

SSK dışında, daha genel çerçevede Türkiye’nin sağlık sorunu nasıl çözülür. Aslında, bunun nasıl çözüleceği belli. 1960’lı yıllarda çıkarılmış, kısaca “sosyalizasyon kanunu” denilen kanun var ve bu kanun hâlâ yürüriükte. Kalkıp yeni sistem arayışlarına gerek yok. Onun uygulamaya kalktığınız zaman, biraz çağa uydurarak, ufak tefek değişiklikler yaparak, revizyondan geçirerek o yasayı uygulamak, Türkiye’nin sağlık sorunun çözmeye yeterlidir ve baştan yaptığım o tarihî açıklamada son kademe olarak, bu işlerin, sağlık hizmetinin devlet eliyle yürütülmesi kademesine de en uygun olan şekildir bana göre; yeni arayışlara gerek yok.

Şimdi, Sosyal Sigortalar Kurumunun 1978’de benim de katıldığım yönetim sürecine şöyle biraz daha yakından baktığımız zaman, o dönemde problem olanolayları şöyle özetlemek mümkün; SSK’da sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için neler ele alınmalıydı: Bir tanesi, SSK’da işçi sağlığına yönelik bir reorganizasyon, birinci basamak işyeri hekimlikleri ile SSK arasında bir işlevsel bütünlük kurulması, koordinasyon ve işbirliği, ¡kincisi, daha önce değindiğim ilaç sorununun çözülmesi. Üçüncüsü, SSK yönetiminin reorganizasyonu; yani, yönetim yapısı bakımından anlatmaya çalıştığım aksaklıkların giderilmesi. Sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve atamalar. Türkiye’de hiçbir zaman çözülmeyen konu; maalesef, hangi bakan gelirse gelsin, hangi iktidar gelirse gelsin, her yerde olduğu gibi, SSK’da da, atamalar konusu, siyasî iktidarlar tarafından adam yerleştirme işi olarak kullanılmıştır. Onu önlemek mümkün değil. Onu önlemenin bir tek önlemi var; SSK’nın gerçek anlamda özerk olması; yani, devleti oradan elini çekip, yönetimden elini çekip, işçi ve işverenlerin yönetimine bırakılması. Tabiî, orada “acaba, işçi ve işverenler, o işi ne ölçüde objektif kriterlerle yönetecekler” diyeceksiniz; o da ayrı bir problem. Orada da, tabiî, onların, kendi iç bünyeleri bakımından belirli bir olgunluk, gelişme düzeyine erişmiş olmaları koşulu akla geliyor.

Bir de, tam süre yasası. Bu SSK’nın dışında başlamış bir olaydır; ama, büyük ölçüde SSK’yı da ilgilendirdiği için, 1978-1980 döneminde, tam süre yasası olayı da başlıca uğraş konularımızdan biriydi.

Ben, bunların içerisinde, yine işçi sağlığı ile ilgili olarak meslek hastalıkları konusuna bir ölçüde değinmek istiyorum; ondan sonra da, sözü size bırakacağım.

Meslek hastalıkları konusu, SSKda uzun yıllar gözardı edilmiş bir konu. Primler toplanıyor, insanlar meslek hastalığı açısından sigortalanıyor; ama, karşılığında yeterli bir hizmet verilemiyor. Biraz evvel belirttiğim gibi, bunu “bu işi çözümleyelim” diye, yukarıya, Sağlık Dairesi Başkanlığına götürdüğümüz zaman, hiç de anlayışla karşılanmadık; ama, bir grup arkadaş olarak olayı zorladık ve bir ölçüde de, küçük de olsa bir kamuoyu da yarattık. Mesela, gazeteciler filan ilgilenmeye başladılar. Meslek hastalığı şüphesiyle hastaneye yatırdığımız kişilerle Anadolu Ajansından gazeteci arkadaşlar geldi, röportaj yaptı, resimler çekildi, yayımlandı. Ondan sonra, ben, SSK Genel Müdürlüğünden, izinsiz demeç vermekten ihtar aldım.

Neyse, onlar önemli değil; yani, bir küçük kamuoyu yaratıldı. Onun da desteğiyle, meslek hastalıkları konusunu bir ölçüde ele almayı başardık. Bu ne demek: Meslek hastalığı konusunun çözümlenmesi için, bu işten anlayan insanların yetişmesi lazım; bir -çünkü, Türkiye’de yok o uzmanlar- ¡kincisi de, meslek hastalığı tanısının konabileceği üst uzmanlık kuruluşlarının bulunması lazım; yani, bir meslek hastalığı enstitüsü veya kliniği gibi bir şey olacak; bunun elinde diğer hastanelerimizde olmayan, olması da gerekmeyen özel birtakım laboratuvarlar, özel birtakım teknik olanaklar olacak ve meslek hastalığı tanısı konusu burada bağlanacak.

Bu çerçeve içerisinde uğraş vermeye başlayınca, karşımıza ilk çıkan soru, Türkiye’de meslek hastalığı bulunup bulunmadığının ispatı, kanıtlanması olayı oluyor. Şüphe ettiğimiz ilk olguları, SSK’nın dışında Çalışma Bakanlığının başka bir birimi olarak kurulmuş İşçi Sağlığı İş Güvenliği Merkezî diye bir merkezle işbirliği yaparak ve onların laboratuvarlarından yararlanarak ilk tanıları koyduk. Bu ilk tanıların konulması için kullandığımız klinik olanağı son derece ilginçtir. Uzun mücadelelerden sonra, SSK Yönetim Kurulundan, Ankara’daki SSK Hastanesi – Rüzgârlı Sokaktaki küçük bir hastanedir- o hastanenin 10 hasta yatağının, boş kaldıkları takdirde meslek hastalıkları için kullanılmasına müsaade çıktı; yani, o günlerde, SSK’nın, aşağı yukarı 16 bin yatağı vardı; 16 bin yataktan 10 tanesini koşullu olarak bu işe ayırmayı göze alabildiler. Bana da “kendi iç hastalıkları uzmanlığı hizmetini yürütmekle birlikte, bu konuda da çalışacaktır” diye bir görev verdiler; Yönetim Kurulu kararı böyledir; yani, SSK’nın, birkaç yüz, hatta 1 000’e varan iç hastalıkları uzmanı içerisinde bir kişiyi de, böyle, lütfen, part-time olarak bu işe ayırdılar.

İlk tanılar orada konuldu ve anlaşıldı ki, Türkiye’de, gerçek anlamda meslek hastalığı var. Bunlar kurşun zehirlenmeleriydi; matbaacılarda ve akümülatör tamir atölyelerinden olan kurşun zehirlenmeleri. Fakat, “siz bu işi abartıyorsunuz, aslında, öyle fazla bir şey yoktur, sadece madencilerde olan toz zararları vardır” diye iddia devam etti. O arada, SSK Yönetim Kurulu, Yönetim Kurulunda üye olan, doktor üye olan Dr. Erdal Atabek’in girişimiyle beni ve 2 kişi, Avrupa’ya, dört aylığına, bu işiincelemek için yollara kararı aldı. Biz dışarıya gittik -ben, Finlandiya, Almanya ve İtalya’ya gittim- orada bu işle uğraşan müesseseleri gezdik. Giderken, yanımda, oradaki uzmanlara göstermek için, tanısı koyduğumuz hastalık dosyalarını götürdüm. Onlar, dosyaların içerisindeki bulguları görünce, bunların, kesinlikle, en ağır türünden meslek hastalığı vakaları olduğunu söylediler. Almanya’da’ Erlangen Üniversitesinde, bu işle ilgili olan profesör ilginç bir de öneri getirdi; dedi ki: “Siz dönüşte kendi kurumunuz razı edin; biz, Türkiye’ye bir mobil laboratuvarla gelelim, taramalar yapalım, bu olguları ortaya çıkaralım; ben Türkiye’yi biliyorum -birkaç defa gelmiş gitmiş- siz duyarlı insanlarısınız, onurlu insanlarsınız; biz bunların sonuçların açıklarken, Türkiye’de olduğunu söylemeyiz ‘bir Ortadoğu ülkesi’ diye açıklarız. Bu bulgular, aslında, sizde, artık Batı ülkelerinde kalmamış ağırlıkta meslek hastalığı olguları olduğunu gösteriyor.” Bu sonuçla Türkiye’ye döndük ve devam ettik. Sonuç olarak şöyle bir proje sunduk: Türkiye’yi bölgelere ayıralım, beş bölgeye; beş bölgede, beş tane, meslek hastalığıyla uğraşacak, her türlü donanımı olan laboratuvarları vesairesi olan klinik açalım, bu şüpheli meslek hastalığı olguları burada incelensin, sonuca bağlansın ve bu olay da ortadan kalksın. Yalnız, bir şey daha istedik; dedik ki: “Biz, bu işi yürütebilmek için alana açılmak zorundayız; bu, sadece hastanecilik doktorluğuyla olmaz, hastane doktorluğuyla olmaz, alanla organik ilişki kuracağız; işyerlerine gireceğiz, işyerlerini denetleyeceğiz, işyerlerindeki koşulları göreceğiz, oralarda tarama muayeneleri yapacağız.” Şimdi, bu, SSK yöneticilerine çok ters geldi “bu bizim işimiz değil” dediler. Onun üzerine, SSK Kanununda bir madde bulduk -sanıyorum, 130 uncu maddedir- diyor ki: “SSK’nın görevlendirdiği elemanları, işyerlerini istedikleri zaman girerek inceleme yapabilirler ve bu inceleme sonuçlarını, işyerlerini denetlemekle görevli birimlere; yani, iş güvenliği müfettişlerine bildirirler.” Buna dayanarak, Yönetim Kurulundan, bizim meslek hastalıkları hastanelerinde çalışan bütün personelimiz, özel hüviyet kartlarıyla, işyeri denetimi yapabileceklerini gösteren kartlarla, istedikleri zaman işyerlerine girecekler ve her türlü muayene ve araştırmayı yapacaklar şeklinde bir karar çıkardık. Bu, o zamana kadar SSK’da yapılmamış bir şeydir. SSK’nın kendi müfettişleri var; ama, onlar, başka açıdan, sigortacılık açısından denetim yapıyorlar.

Bu 1980 sonrasına kadar işledi; 1980’den sonra, buna son verildi. Çıkarılan kararlar, her türlü bürokratik mekanizmayı ortadan kaldıracak şekilde bir karardı; bir meslek hastanesi başhekimi, gerekli gördüğü zaman, Türkiye’nin her yerinde, gerekli gördüğü işyerine gidip inceleme ve araştırma yapmaya yetkili kılınmıştı; daha üst makamlara yazmadan, izin almadan, işte, yok yolluk çıktıydı, bilmem ne olduydu hikâyesi olmadan bu işler yürütüldü ve bu taramalar sonucu, Türkiye’de, gerçek anlamda, her türden meslek hastalığının bulunduğu saptandı. Ancak, hiçbir zaman, önerdiğimiz proje tümüyle uygulanmadığı için, bütün Türkiye’yi kapsayacak bir sonuca varılamadı; sadece Ankara ve İstanbul’da iki meslek hastalığı hastanesi kliniği açılabildi, bununla yetinildi.

Şimdi, bana “Türkiye’de meslek hastalığı yüzdesi kaçtır, oranı kaçtır” derseniz, cevap veremem. Cevap veren birisi çıkarsa, o da uyduruyordun çünkü, bunu, kesin olarak, bilimsel olarak bilecek veriler, bugün bile elimizde yok. Nereye ulaşılabilmişse oradan elde edilmiş birtakım bulgular, veriler var; onlara dayanarak, varsayımla “şu kadar olabilir” şeklinde yapılmış hesaplamalar var; ama, kesin bir sayı vermek mümkün değil. 1980’den sonraki dönemde de bütün bu çalışmalar donduruldu, her iki hastane açık. Dışarıya eleman gönderme ve eleman yetiştirme işine başlanmıştı, onlar da durduruldu; ama, hastaneleri de, o klinikleri de tam manasıyla kapatamadılar ve eski sisteme döndüler; yani, o, alışılmış tedavi hekimliği sistemine döndüler. Oradaki arkadaşlar da, diğer hastanelerdeki doktorlar gibi hastanede oturuyorlar, kendilerine herhangi bir yoldan intikal etmiş, gelmiş şüpheli olguları inceliyorlar, tanısını koyuyorlar “bu meslek hastalığıdır” veya “değildir” diyorlar. Halbuki, bizim amacımız bu değildi; çok daha aktif, bu işle ilgili tüm birimleri koordine eden, denetçisiyle, inceleyicisiyle, bilim adamıyla, SSK’cısıyla koordine eden bir genel organizasyona gitmek ve sahaya açılmak, değişik anlamda toplum hekimliği anlayışıyla, koşulları inceleyerek, gerektiğinde koşulları da düzelterek, iyileştirerek bir yeni tür hekimlik yapmak idi; onu başaramadık.

BAŞKAN – Önemle söylemek istediğim bir şey daha var: Engin Bey oldukça hazırlıklı geldi, ona göre soruları hazırlayıp, rahatlıkla sorabilirsiniz.

Teşekkür ederim.

Söz sizin efendim, buyurun.

DR. ENGİN TONGUÇ – Teşekkür ederim.

Şimdi, aşağı yukarı ikibuçuk saat kadar bir beraberliğimiz olacak. Bunun bir monoloğa dönüşmesini istemiyorsanız, siz de katılın, sorular sorun, tartışmaya katılın ve eğer, ben, ölçüyü kaçırır da, çok fazla, sıkıcı şekilde konuşmaya başlarsam, benim sözümü, hiç çekinmeden kesin.

Bu tartışmalarımızın ana teması, SSK’nın sağlık hizmetleriyle ilgili bir konuşma olacak; ancak, buna girebilmek için, mutlaka, SSK’nın mutlaka SSK’nın kuruluşuyla ilgili bazı bilgiler vermekte yarar var.

Öyle sanıyorum ki, daha önceki konuşmalarda, bununla ilgili birtakım şeyler size bildirilmiştir; ancak, görüş açısı farklı olabilir; onun için, tekrarlamalar yapmayı da göze alarak, kendimi, SSK’nın kuruluşuna değinmekte zorunlu görüyorum.

Bir kere, SSK diye bir kurum, Türkiye’de neden kurulmuş, niçin kurulmuş; bunu anlayabilmek için, birazcık daha da geriye gitmek, dünyadaki gelişmeye bir bakmak lazım.

Bildiğiniz gibi, gelişmiş ülkelerde, endüstrinin gelişmesiyle birlikte, bir sosyal güvenlik sorunu ortaya çıkıyor ve birtakım aşamalardan geçerek, birtakım kurumlar ortaya geliyor. Bunun en başlangıcında, çok basit anlamda yardım dernekleri var. Başlangıçta, endüstrideki kötü koşulların doğurduğu sağlık sorunlarını giderebilmek için, birtakım yardım dernekleri kuruluyor; özel birtakım dernekler. Bunlar, en basit anlamda, zor durumda olan insanlara yardım yapıyorlar. Fakat, bu yeterli görülmüyor. Bunun arkasından, özel sigortalar meydana geliyor; bazı kişilerin, kâr amacıyla, kazanç amacıyla kurdukları özel sigortalar ortaya çıkıyor. Bunlar, hastalık sigortası, emeklilik sigortası şeklinde birtakım uygulamalar yapıyorlar; ama, bunun sakıncaları var. Bir kere, amaç kâr olduğu için, bunların statüleri birbirinden farklı ve yaptıkları hizmet de birbirinden farklı. Bir kere, eşitlik ilkesine aykırı; çünkü, sigortaya katılacak olan kişilerin varlıklı olanları daha fazla haklardan yararlanıyor, daha avantajlı oluyor; yoksul olanları aynı derecede avantajlı olamıyor.

Bundan sonraki gelişme, bu özel sigortaların kurumlaşması; yani, daha ciddî, yarı resmî bir kuruluş haline dönüşmesi. Bu, bizim anladığımız anlamda, biz de uygulaması yapılmış olan sosyal sigortalar kavramı olarak algılanabilir.

Bundan sonra bir aşama daha var; bundan sonraki aşama, sosyal sigortalar anlayışını da aşan bu tür hizmetlerin tümünün devlet eliyle ve herkese eşit olarak, bunlara bir yükümlülük getirmeden, prim yükümlülüğü de getirmeden yapılmasını öngören sosyal devlet anlayışı; yani, tüm bu hizmetlerin devlet eliyle, bir kamu hizmeti olarak yapılması.

Şimdi, gördüğünüz gibi, olay, birtakım aşamalardan geçerek gelişmiş. Sosyal sigorta uygulaması, bu aşamalar içerisinde, bana göre, en üst düzeyin bir altındaki aşama.

Şimdi, bu gelişmelerde çok önemli bir nokta, gelişmenin, hak sahiplerinin baskısı ve siyasal güç edinmeleri sonucu ortaya çıkmış olması; yani, 19 uncu Yüzyılın özellikle ikinci yarısından başlayarak, sendikalaşmanın güçlenmesi, sendikaların bir baskı gücü durumuna dönüşmesi ve bunun sonucu olarak sosyal güvenlik kuruluşlarının ve bu arada da, bu saydığım kurumlaşmaların ortaya çıkması. Bunun başlangıcı, 1893; yıllarında, ilk defa, Almanya’da, Bismark zamanında; yani, bir tutucu hükümet, iktidar zamanında sosyal sigorta kurumunun kurulmuş olması. Olay hastalık sigortasıyla başlıyor, ondan sona emeklilik sigortası, hemen 20 inci Yüzyıiın başlangıcında da, iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortasını uygulayan kurumlaşmaların, ilk kez, gelişmiş ülkelerde, Almanya’da ortaya çıkması.

Burada özellikle altını vurgulamak istediğim nokta şu, altını çizmek istediğim nokta şu: Olayın, bir siyasî baskı gücü, özellikle işçilerin örgütlenmesi sonucu ortaya çıkmış olması ve gelişmesi; yani, verilen haklar değil, alınan haklar söz konusu. Bu, çok önemli bir faktör; bizim Sosyal Sigortalar Kurumunu incelerken üzerinde durmamız gereken çok çok önemli faktör. Türkiye’de bunun olmayışı -hemen, en son söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim- birçok aksaklıkların, Sosyal Sigortalar Kurumunun bugün içine düştüğü durumun başlıca nedeni.

Bakınız, daha o dönemlerde yapılan birtakım tavsiye kararları var. 1944’te; yani, İkinci Dünya Savaşı içerisinde, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), üye ülkelere bir tavsiye kararı alıyor; diyor ki: “Nüfusun tamamını kapsayan bir genel sağlık hizmeti son hedeftir. Bu hizmet, tercihan, belli aylıkla çalışan sağlık personelince yürütülmelidir. Yalnız bir noktada esneklik sağlanmalıdır; bir dereceye kadar, hekim seçme serbestliği verilmelidir.”

Yani, burada, uygulanmakta olan sosyal sigorta sistemlerinin sağlık örgütlenmesinin nasıl yapılacağı konusunda bir hedef gösteriyor; diyor ki: “Sigorta kapsamını da aşın, nüfusun tamamını kapsayan bir genel sağlık hizmeti organize edin; son amacınız bu olsun ve bunu yaparken de, bu sağlık hizmetinde çalıştıracağınız sağlık personeli, tercihan, belli aylıkla çalışan sağlık personeliolsun.” Bu, bir başka anlamda, tam süre çalışma demek; yani, sağlık personelinin tam süre çalıştırılması demek. Bu tavsiye kararını 1944’te yapıyor; o kadar eski.

Şimdi, ilk söylediğime tekrar dönüyorum. Burada, Prof. Alpaslan Işıklı’nın güzel bir sözü var; bakın, ne diyor: “Haklar ve çıkarlar, ancak, gerçekleşmeleri için gerekli toplumsal gücün varlığı ölçüsünde hayata geçirilir.” Aslında, bu, hep bildiğimiz bir olay. Eğer, hak sahipleri yeter derecede güçlü değillerse, o hakların kullanılması da yetersiz kalıyor, o haklar, sadece bir lütuf olsun diye, insanlara, hiçbir zaman, tam olarak verilmiyor.

Peki, şimdi, sosyal sigorta kurumlan, özellikle Almanya’da başlayarak, Batı ülkelerinde gelişti, ortaya çıktı; acaba, bunların sağlık hizmetleri nasıl görülüyor: Bunun çeşitli modelleri var. Bir tanesi yine Almanya’da uygulanan sistem; şöyle: Muayenehane hekimleri ile sosyal sigortalar arasında bir anlaşma yapılıyor. Muayenehane hekimleri, birinci basamak sağlık hizmetini verftı kişiler olarak, sosyal sigorta kurumu tarafından görevlendiriliyor; yani, her bölgede, o bölgede yaşayan, muayenehanesi olan hekimler ile hastalık sigortası kurumu arasında belirli bir anlaşma yapılıyor ve bu anlaşmaya göre, o bölgedeki sigortalı kişiler o hekime bağlanıyorlar. Bir ölçüde seçim hakları var; çünkü, orada birkaç hekim söz konusu; kişi, sigortalı^hangisini isterse, onu seçiyor ve sağlık hizmetinin birinci basamağı, ilk basamağı bu hekimler aracılığıyla yürütülüyor. Burada ilginç bir durum var; sosyal sigorta kurumu, hekimlerle anlaşmayı, direkt olarak hekimle yapmıyor, hekimi temsil eden meslek odalarıyla yapıyor, onlar aracılığıyla hekimi çalıştırıyor; direkt olarak, hekime bir ödeme yapmıyor; bu ödemeyi, meslek odası aracılığıyla yapıyor. Bu, işin yürütümündeki birtakım yolsuzlukların önlenmesi bakımından önemli bir nokta.

Bunun dışında, geri kalan sağlık hizmetlerini; yani, birinci basamağın üstündeki sağlık hizmetlerini, hastaneler, dispanserler gibi, uzmanlık hastaneleri gibi yerlerde görülmesi gereken sağlık hizmetlerini, bu sistemde, sigorta kurumu satın alıyor; yani, devlet hastanelerinden, sağlık bakanlığına bağlı hastanelerden, kiliselere bağlı hastanelerden, yerel yönetimlere bağlı hastanelerden hizmet satın alıyor. Bu, bir model.

Bir başka model, özellikle Latin Amerika ülkelerinde yaygın olan ve hemen hemen bizdekinin tamı denecek şekilde bizdekine benzeyen, Meksika’da uygulanan sistem. Burada, sosyal sigorta kurumunun kendisinin sağlık örgütü var; yani, kendisinin dispanserleri, poliklinikleri, hastaneleri var; hizmeti doğrudan doğruya kendisi görüyor, satın almıyor; kendi örgütüyle yapıyor.

Şimdi, burada, bu değişik modeller dünya üzerinde uygulanagiderken, bir üçüncü model ortaya çıkıyor. Özellikle sol ülkelerde, halk cumhuriyetlerinde, sosyalist ülkelerde uygulanan, tüm bu hizmetlerin devlet eliyle uygulanmasını öngören model. Burada, artık, sigorta sistemi yok; bütün vatandaşlara, devlet, bu hizmeti, kendisi, kamu hizmeti olarak götürüyor. Bu da üçünü bir model olarak karşımıza çıkıyor.

Bize gelince; bu tarihsel girişi fazla uzatmadan, bize geldiğimiz zaman ne oluyor: Bize geldiğimiz zaman, 1945 yılının temmuz ayında, Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu diye bir teşkilat kanunu çıkarıldığını görüyoruz ve bu, Sosyal Sigortalar Kurumu dediğimiz kurumun kurulmasını öngören bir kanun. Şimdi, 1945 yılı temmuz ayı dedim; bu tarih, size, hiç bir çağrışım yaptırıyor mu, ne çağrıştırıyor?

BİR KONUK – ILO Konferansı.

DR. ENGİN TONGUÇEvet.

Başka çağrışım?.. 1945, önemli bir tarih; tarih bilginizi biraz yoklayın.

BİR KONUK – Çok partili hayata geçiş.

DR. ENGİN TONGUÇ – Evet, bizde öyle. Bütün dünya için?…

BİRKONUK – İkinci Dünya Savaşı.

DR. ENGİN TONGUÇ – İkinci Dünya Savaşının bitişi. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, dünya iki bloka ayrılmak üzere ve demokratik sistemi benimsemiş olan Batı ülkeleri, Birleşmiş Milletler Örgütü ile örgütlenmeye, birleşmeye çalışıyorlar. San Francisco Konferansı toplanmak üzere ve savaş içerisinde tarafsız kalmış, bunedenle de Batılıları biraz küstürmüş -çünkü, onlar, hep, Türkiye’yi de savaşa sokmak istemişler; ama, girmemişiz- Türkiye de, bu kervana katılma isteği içerisinde; ama, Türkiye’de, tek partili bir rejim söz konusu. Halbuki, ötekiler, demokratik rejimi olan ülkeleri Birleşmiş Milletlere kurucu olarak alıyorlar. O zaman ne yapılacak; o kervana katılabilmek için birtakım koşullara uyulacak. Nedir bu koşullar; çok partili sisteme geçmek, sosyal güvenlik alanında birtakım normları kabul ederek onun gereğini yapmak. Nasıl, bugün, Türkiye’ye, Avrupa Birliğine girmek için çırpınırken, insan hakları konusunda birtakım normlar dayatılıyorsa, o zaman da, sosyal haklar konusunda, sosyal güvenlik konusunda birtakım normlar isteniyor. 1945 yılının ortalarında Çalışma Bakanlığı ve Sosyal Sigortalar Kurumu kuruluyor.

Şimdi, burada hemen dikkati çeken nokta şu: Bütün bu gelişme, Batıdakinin aksine, hak sahibi olan güçler tarafından yapılan baskı ve istekler sonucu değil de, tamamen onların dışında birtakım güçlerin sonucu ortaya çıkan bir gelişme; yani, burada, istenilen, alınan haklar değil, verilen haklar söz konusu. Burada bir eksiklik var; talep yok. Nitekim, o günkü politikacıların ve iktidarın sosyal güvenlik anlayışını anlatabilmek için bir basit örnek vermek yeterli. Gazeteciler ilk Çalışma Bakanı olan Sadi Irmak’a soruyorlar -Bakanlık yeni kurulmuş- “Bakanlığı kurdunuz, birtakım kanunlar da çıkarıyorsunuz; peki, çalışanlara grev hakkı verecek misiniz” diyorlar. Bakanın yanıtı; diyor ki: “Türk işçisi grev yapmayacak kadar vatanseverdir.” Şimdi, anlayış bu; ama, bu anlayış içerisinde de, işte o Batı kervanına katılabilmek için birtakım şeyler kuruluyor; bunların bir tanesi de Sosyal Sigortalar Kurumu, Çalışma Bakanlığı.

Şimdi, Sosyal Sigortalar Kurumunun kuruluş Kanununda 1 inci madde diyor ki: “Kurum, İdarî ve malî bakımdan özerk, Çalışma Bakanlığına bağlı bir devlet kuruluşudur.”

Şimdi, ben hukukçu değilim; ama, siz daha iyi değerlendirirsiniz, bu tümcenin başı ile sonu birbirini tutmuyor; yani, hem malî ve İdarî bakımdan özerk hem Çalışma Bakanlığına bağlı oluyor. Eğer Çalışma Bakanlığına bağlıysa, o zaman özerklik nerede kalıyor; ama, kanunun 1 inci maddesi bu.

Yine bu kanunda, kuruluş olarak şöyle bir şema uygulanıyor: Bir Genel Kurul var, SSK Genel Kurulu; bu Genel Kurul, işçi ve işveren temsilcileri ile bu konuda tanınmış bilim adamlarından oluşuyor. Bu Genel Kurul, senede bir veya iki senede bir toplanıyor -zaman zaman değişmiştir süreler- ve kurumun aklanmasını sağlıyor; yani, aklama orada yapılıyor, özellikle hesap bakımından aklama orada .yapılıyor. Genel Kurulun, bunun dışında bir yaptırım gücü yok.

Bu teşkilat içerisinde ikinci organ Genel Müdürlük. Bir Genel Müdür ve birkaç Genel Müdür Yardımcısından meydana geliyor. Bu Yürütme Kurulu; yani, yürütmeyi sağlayacak organ.

Üçüncüsü Yönetim Kurulu. Yönetim Kurulu karar organı. İlk kuruluşta 10 kişiden meydana geliyor. Genel Müdür Başkan, Çalışma Bakanlığını temsilen 2 üye, Maliye Bakanlığını temsilen 1 üye, 2 işveren temsilcisi, 2 işçi temsilcisi, 1 emekli işçilerin temsilcisi ve 1 de SSK çalışanlarının, kurumda çalışanların temsilcisinden oluşuyor.

Hem Yönetim Kurulunun Başkanı olan Genel Müdür ve diğer Bakanlık temsilcileri hem de Genel Müdür Yardımcıları, kanuna göre, hükümet tarafından atanıyor; yani, seçimle gelmiyorlar. Şimdi, tabiî, bu da, özerklik açısından çok sakıncalı bir durum; çünkü, bunlar, politik etki altında atanan kişiler.

Bu üç organ, SSK’nın yönetimini yürütecek olan, kanunla belirlenmiş organlar.

Kanunda -ilginç bir madde- 22 nci madde diyor ki: “Kurum, Genel Muhasebe, Artırma Eksiltme, İhale Kanunlarının dışındadır -bunlara tabi değildir- Sayıştay denetimine ve Sayıştay vizesine de tabi değildir.” Bu, bir ölçüde, kuruma, malî özerklik sağlıyor ve bir ölçüde de, diğer devlet kuruluşlarıyla karşılaştırdığınız zaman, kolay hareket imkânı sağlıyor; yani, parayı kolay harcayabiliyorsunuz, kolay yatırım yapabiliyorsunuz, kolay kullanabiliyorsunuz. Bütçesini kendisi yapıyor; yaptığı bütçenin Maliye Bakanlığıyla ilgili yok. Bu, yürütmenin kolaylaştırılması çakımından önemli ve iyi bir nokta.

Bir başka önemli madde -ileride bu maddeye uyulmadığı için kurum bugünkü durumuna gelmiş- 138 inci madde -bu, Sosyal Sigortalar Kuruluş Kanununda değil, Sosyal Sigortalar Kanununda; yani, 1964’te çıkarılmış kanunda olan bir madde- şöyle diyor: “Sigorta kolları arasında borçlanma, sonradan mahsubu yapılmak suretiyle yürütülür.”

Şimdi, ne olduğunu birazdan anlatacağım; evvela, şunu anlatayım size: SSK’nın idaresinde iki önemli kanun söz konusu. Bir tanesi kuruluş kanunu; bu, 1945’te çıkan Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu; İkincisi, 1964’te çıkan Sosyal Sigortalar Kanunu; yani, sigorta işlemlerinin nasıl yapılacağını gösteren, çok ayrıntılı, uzun bir kanun. İşte, bu söylediğim son madde, onun 138 inci maddesi, sigorta kolları arasında borçlanmanın, para naklinin ancak kısa bir süre için yapılacağı ve sonunda mahsup edileceği demek.

Şimdi, bunu daha iyi anlayabilmemiz için -belki, daha evvel anlatıImıştır- Sosyal Sigortalar Kurumunda altı değişik sigorta kolu var. Bunların bir tanesi yaşlılık sigortası, diğer anlamıyla emeklilik sigortası; İkincisi, hastalık sigortası; üçüncüsü, analık sigortası; dördüncüsü, iş kazası ve meslek hastalığı sigortası; beşincisi, ölüm sigortası; altıncısı, malullük sigortası. Altı ayrı sigorta kolu.

Bunu daha iyi anlayabilmeniz için geriye dönüş yapacağım. Bütün dünyada da bu böyle; yalnız, bir fark var: Birçok ülkede, bu sigorta kolları ayrı kurumlar tarafından yürütülüyor; yani, ihtiyarlık sigortasını bir kurum yürütüyor, hastalık sigortasını bir başka kurum yürütüyor, iş kazası ve meslek hastalıkları sigortasını bir başka kurum yürütüyor. Türkiye’de ve bazı Latin Amerika ülkelerinde, bunların hepsi bir kurumun çatısı altında birleştirilmiş. Bizde de böyle; bizde de, bu altı sigorta kolu SSK’nın bünyesinde toplanmış durumda.

Şimdi, bu sigorta kollarının bir arada yürütülmesinin sakıncaları ve yararları var. Yararları şu: Eğer, bunlar ayrı ayrı kurumlar tarafından yürütülüyorsa, zaman zaman, bu kurumlar arasında, uygulamada anlaşmazlıklar çıkıyor; yani, bir olgu iş kazası meslek hastalığı mı sayılacak, hastalık sigortası mı sayılacak diye, bu iki kurum birbiriyle tartışmaya girebiliyor; çünkü, meslek hastalığı sayarsanız, sigortakuruluşu çok büyük paralar ödemek zorunda; aynı hastalığı hastalık sigortasından sayarsanız, iş, çok daha az bir parayla bitiyor.

Sosyal sigorta kurumlarının bütün eğilimleri de, bütün dünyada, mümkün olduğu kadar az para harcamak. Bunun için bir sürü önlemler getiriyorlar; zaman kalırsa, onlardan da biraz bahsedeceğim.

Şimdi, bu ayrı olmanın dezavantajı. Kurumlar arasında anlaşmazlıklar çıkıyor. Buna karşılık ayrı olmalarının bir avantajı var, birbirlerinin paralarından yararlanamıyorlar; yani, iş kazası ve meslek hastalığı sigortası için toplanmış olan primleri emeklilik sigortası kullanamıyor; çünkü, amaç başka; bir tanesini hastalık için toplamışsınız, ötekini emeklilik için toplamışsınız; o parayı öbür tarafta kullanamazsınız. Eğer, bu sigorta kollarının hepsi bir çatı altında toplanmışsa, işte bu söylediğim sakınca ortaya çıkıyor; yani, bu paralar, sigorta kolları arasında birbirine aktarılarak, amacına aykırı kullanılabiliyor.

Hemen günümüze gelelim. Sosyal Sigortalar Kurumunun bugün içine düştüğü çıkmazın başında, işte, bu olay geliyor; yani, yıllardan beri, emeklilik sigortasında, hastalık sigortası, analık sigortası ve iş kazası, meslek hastalıkları sigortası kollarında toplanmış paraların kullanılması. Neden; çünkü, emeklilik sigortası, siyasî etkilerle, sendikacıların baskısıyla, politikacıların baskısıyla, her türlü baskıyla öylesine laçka edilmiş, öylesine gevşetilmiş ve sigorta kurallarına öylesine aykırı şekilde yaygınlaştırılmış ve kolaylaştırılmış ki, emeklilik sigortasında, kendi topladığı prim, kendi işi çevirmeye yetmiyor. O zaman ne yapıyor sigorta yönetimleri; diğer sigorta kollarındaki fazla paraları buraya aktarıyorlar, emeklilikte kullanıyorlar. Aslında, bu, demin söylediğim yasanın 138 inci maddesine aykırı. Bunların, alınmış borcun, her sene sonunda, o sigorta koluna iade edilmesi gerekiyor. Bu yıllardan beri yapılmamış. Yani, bir başka deyişle, aslında, bugün, Türkiye’de, Sosyal Sigortaları çıkmaza götüren olay, yaşlılık sigortasının iflas etmiş olması. Diğer sigorta kollarında böyle bir durum yok; sama, para nakli nedeniyle iflas etmiş olan emeklilik sigortası, öbür sigorta kollarını da, peşinden, iflasa sürüklüyor. İşte, bütün sigorta kollarının bir kurum içinde, bir yönetim altında toplanmasının en önemli sakıncası bu.

Bu arada, yine Sosya! Sigortaiar Kurumu Kuruluş Kanununda, kurumun gelirleri sayılırken “işçi primleri, işveren primleri” denildikten sonra, bir üçüncü fasıl daha var “devlet katkısı” diyor. Bu, diğer ülkelerdeki sigorta kuruluşlarında da var; yani, bir sigorta kurumu, maddî açıdan üç ayak üzerinde duruyor; işçi primleri, işveren primleri ve devletin katkısı. Bütün Batı ülkelerinde bu devlet katkısı olayı var, Türkiye’de yok. Türkiye’de ne var; tam tersi var; Türkiye’de, devlet, katkı yapacağına, işçi ve işverenden toplanmış sigorta primlerinden yararlanıyor. Nasıl yararlanıyor: Onu da, baştan, bana çok çarpıcı gelen bir örnekle anlatayım. 1945’te kanun çıkıp 1946’da da Sigorta Kurumu faaliyete geçtikten sonra, Çalışma Bakanlığı Sigortaya bir yazı yazıyor “bizim Bakanlık olarak paraya ihtiyacımız var, bize hemen 1 milyon lira transfer edin” diyor. Bunu nereden öğreniyoruz; herhalde, Türkiye’de, Nazilerden kaçarak çalışmış olan Prof. Yiriş’in adını bilirsiniz; zannederim, Ticaret Kanununu yapan hukukçu, Ankara Hukuk Fakültesinin kurulmasında büyük emeği geçen hukukçu. Onun hatıraları, anıları çıktı, 1985’te İş Bankası yayımladı. Yiriş, o anılarda şöyle diyor: “Sosyal Sigortalar Kurumunu kurdular, bana geldiler ‘sen sigorta hukukundan da anlarsın, seni Yönetim Kuruluna üye yapacağız’ dediler. Ben dedim ki: ‘Ben sigorta hukukundan anlamam, başka anlamda sigorta hukukudur, sosyal sigorta hukuk değildir.’ ‘Canım, ha o, ha bu’ dediler, beni zorla Yönetim Kurulu üyesi yaptılar. Bir ay sonra Çalışma Bakanlığından yazı geldi, Bakanlık yapar istedi. Genel Müdür ile ben direndik ‘bu olmaz, kanuna aykırıdır; biz, bu amaçla toplanmış parayı Çalışma Bakanlığına veremeyiz’ dedik ve baskı üzerine istifa ettik. Genel Müdür ricaları kıramadı, göreve geri döndü. ‘Ben, kendimi böyle bir işe paravan yaptırmam’ dedim, dönmedim.” Yani, daha kuruluşunun birinci ayında, devlet, bu çok çekici, hazır, toplu gelen paraya talip “ben bundan yararlanacağım” diyor. Ondan sonra, Sigortanın tarihi boyunca, hükümetler, devamlı olarak bu yolda hareket etmişler. Ne yapmışlar; özel kanunlar çıkararak, Sigortanın, yüksek miktarda devlet tahvili almasını sağlamışlar; özel kanunlar çıkararak, çok ucuz, düşük faizlerle, Sigortanın paralarının devlet bankalarında kalması sağlamışlar ve devamlı, Batıdakinin tam tersine, Sosyal Sigortalar Kurumuna para yardımı yapacaklarına, para desteği vereceklerine tersini yapmışlar, Sosyal Sigortalar Kurumunu, bir çeşit özei kredimüessesesi olarak kullanmışlar. Bunun da, kurumun bugüne gelmesinde, bugünkü çıkmaza gelmesinde önemii payı var.

Şimdi, bu genel çerçeve içerisinde esas konuya, sağlık hizmetlerinin nasıl olacağına gelelim. Kurum kurulduktan sonra, biz, bu sağlık hizmetini nasıl yapacağız; birtakım insanları sigorta ediyoruz, iş kazası, meslek hastalığı, hastalık sigortası yapıyoruz; ama, bu hizmeti nasıl -vereceğiz sorunu ortaya çıkıyor. İddiaya göre, o zamanki Türkiye’de, 1945-1946 yılları Türkiye’sinde, geniş bir kitlenin sigorta edilmesiyle ortaya çıkacak sağlık hizmetini karşılayacak kuruluşlar noksan; böyle izah ediliyor. Sağlık Bakanlığının hastaneleri sınırlı sayıda, hekim sayısı çok az ve “bu hizmeti, mevcut sağlık tesisleri göremez. O zaman ne yapacağız; biz, kendi sağlık hizmetlerimizi kendimiz yürütelim, kendimiz sağlık örgütü kuralım” deniliyor ve o Meksika’daki model örnek alınarak, Sosyal Sigortalar Kurumunun dispanserleri, sağlık ocakları ve hastaneleri açılmaya başlanıyor; yani, Sigorta, sağlık hizmetini bir yerden satın almayacak, kendisi yapacak.

Peki, kuracağız da, bu, nasıl bir sağlık örgütü olsun. İşte, orada, çok büyük bir hata yapılıyor, “biz sadece hastalığı sigorta ettik; yani, hasta olan insana bakarız, onun dışında bir şey bizi ilgilendirmez” diyorlar ve bir genel sağlık hizmeti anlayışı içerisinde bir sağlık örgütü kurulmaya başlanıyor. Şimdi, burada bir kavram ortaya çıkıyor; genel sağlık hizmeti ne demek; peki, bir de bunun alternatifi varsa, o ne?

Şimdi, orada da bir parantez açarak bir iki şey söylemek istiyorum. Hekimlik, aslında, bireysel bir çaba; yani, Hipokrat’tan beri böyle olagelmiş; hekim, yüzlerce yıl, kendi zanaatını, bireyci bir anlayışla yürütmüş. Mesela, Ortaçağ’ın sonlarında filan, hekim, eczanede oturuyor, müşteri bekliyor. Müşteri geliyor, eczanede muayene ediyor, eczacı da ilacını hazırlıyor; yani, hekimlik, meslek olarak, hekim- hasta-hastalık üçgeni içerisinde yürütülen bireysel bir uğraş; bu anlayış hâkim, bu anlayışla yürütülmüş. Ancak, 17 nci Asırdan sonra, 18 inci Asrın başlangıcında bir başka eğilim ortaya çıkıyor; birtakım hekimler -ki, sonra, ötekiler, onlara “bu belayı niye açtınız başımıza” diye çok kızmışlar- diyorlar ki: “Karşımıza bir adam geliyor, falanca hastalığı var. İyi ama, bu adam nereden geliyor, niye hasta oldu, hangi koşullarda çalışıyor da bu hale geliyor” sorusu ortaya çıkıyor ve o üçgene birdördüncü boyut ekleniyor; hastalanan kişinin veya insanın -hasta da olmasa- içerisinde yaşadığı ortamın o insan üzerindeki, sağlığı üzerindeki etkileri. Bu gelişe gelişe, bugün anladığımız anlamda “toplum hekimliği” denilen disiplin ortaya çıkıyor; yani, artık, burada, hekim, bireyci bir anlayışla değil, toplumcu bir anlayışla, karşısına gelen insanın hastalığının hangi koşullarda ortaya çıktığını, onun hangi koşullardan etkilendiğini de araştıracak, hatta, bir adamı daha ileri giderek, o hastalanmadan önce insanı hekim gözüyle kendi ortamı içerisinde gözleyerek, hasta olmasını önleyecek önlemlerin alınmasına yardımcı olacak. Şimdi, bu toplumcu hekimlik anlayışı. Bu, bugüne kadar, bütün dünyada da, tam anlamıyla gelişmiş, olgunlaşmış değil. Örneğin, tıp fakültelerinde, hekimler, genel eğitim yönü bakımından, hâlâ, birinci anlayışla yetiştirilirler; yani, bireyci hekimlik anlayışıyla yetiştirilirler. Ancak bunların az sayıda olanı, toplum hekimliği açısından bir nosyona sahip olabilirler ve olayı, biraz, başka türlü görürler.

Şimdi, burada, size, bir hekim topluluğu önünde yaptığım konuşmayı anlatayım. Biliyorsunuz, psikolojide bir çağrışım testi vardır; yani, sorarsınız “kapı” dersiniz, karşınızdaki ilk aklına geleni söyler. Mesela, kapının karşılığı nedir, penceredir. Yahut “ekmek” dersiniz “su” der. Böyle bir hekim topluluğu önünde “hekimlik deyince ne düşünüyorsunuz” diye sorar sormaz cevap şu oldu “para” dediler. Yani, hani insanın aklına ilk gelmesi gereken belki hastalık olacak yahut başka bir şey oluyor; ama, para yanıtı çıktı. Şimdi, bu bireyci hekimlik anlayışı; bu, Molyer’in ele alıp da, hekimleri gülünç duruma düşürdüğü bireyci hekimlik anlayışının, hekimliği getirdiği nokta.

Bu parantezden sonra konuya dönüyorum. İşte, Sosyal Sigortalar Kurumunun sağlık hizmeti kurulurken, bu anlayışa göre ve sadece hastalanan insanı tedavi etme anlayışına göre kuruluyor; yani, bir genel sağlık hizmeti; Sağlık Bakanlığı hastanesi neyse sigorta hastanesinde de o olacak, o anlayışla çalışılacak. Halbuki, olay çok farklı; karşınızda, endüstrileşmeye başlayan, bu çabalar içerisinde bir ülke var ve çalışma yaşamı denilen bir yapay ortamdan gelmiş bir insan var. O yapay ortamda, sağlığa aykırı birtakım etkenler teşekkül etmiş, oluşmuş. Onları dikkate almazsanız, karşınıza gelen insanın, sadece hastalığını tedavi etmekleyetiniyorsunuz; ama, onu, yine aynı ortama geri yolluyorsunuz, o ortam hakkında hiçbir fikriniz yok; bir süre sonra, o kişi, yine aynı rahatsızlıkla karşınıza geliyor; yine aynı tedaviyi yapıyorsunuz, yolluyorsunuz; bu, böyle, bir kısır döngü şeklinde sürüp gidiyor.

Yapılması gereken neydi; bir genel sağlık hizmeti anlayışı yerine, çalışanlara sağlık hizmeti verildiği bilinci içerisinde iş- hekimliği dediğimiz hekimlik anlayışına göre Sosyal Sigortalar Kurumu sağlık kuruluşlarının organize idi; bu yapılmamış.

Bu yapılmamış; ancak, bazı kişiler, bunun uyarısını yapmışlar. İki tane örnek var. Bir tanesi, 1947’de, Doktor Baha Arıkan diye birisi “Meslek Hastalıkları” diye bir kitap yazmış; orada, bu dediğim tezi savunuyor ve bunu, bu kitabı, o zaman yeni kurulmuş olan Ankara Üniversitesi yayımlamış; Türkiye’de yazılan ilk meslek hastalıkları kitabı.

İkincisi, 1948’de, yine bir doktor, Doktor Cemal Kiper, bir tıp kongresinde “Diş Hekimliği” diye uzun bir tebliğ yapmış; bu söylediğim şeyleri söylüyor ve “Sosyal Sigortalar Kurumunun sağlık hizmetlerinin buna göre kurulması, buna göre organize edilmesi gerekirdi” diyor. Böyle olmadığı için, Sosyal Sigortalar Kurumunun sağlık hizmetleri bir genel sağlık hizmeti anlayışı içerisinde kurulduğu için, bu hizmetler, bugün içinde bulunduğu çıkmaza saplanmış durumda; yani, işyerleri ile sigorta, sağlık kuruluşlarının bir ilişkisi yok; oradan kişiyle, değerlendirirken, bu söylediğim açıdan bir değerlendirme yapılmıyor; işyerlerini denetlemekle görevli kuruluşlar arasında bir işlevsel eşgüdüm ve işbirliği çalışması yok, Sigortayla işbirliği yapılmıyor ve birinci basamak sağlık hizmeti organize edilmemiş olduğu için, birinci basamakta çözümlenmesi gereken; yani, işyerlerinde çözümlenmesi gereken olgular, hastalık olguları, tümüyle üst kademelere, hastanelere geliyor; hastanelerde tıkanıklık başlıyor ve bugünkü çıkmaz ortaya çıkıyor.

Burada, hemen bir oran vereyim size. Eğer, bir sağlık örgütünde, iyi bir birinci basamak sağlık hizmeti verilirse, üst kademelere gelecek, muayeneye gelecek hasta sayısı 10’da 9 oranında düşer; yani, olayın 10’da 9’u birinci basamakta çözümlenir, ancak 10 kişide 1 kişi yukarıya gider. Bizde tersi oluyor, 1kişinin olayı birinci basamakta çözümlenirse, 9’u yukarı gidiyor; böyle tepe aşağı olmuş bir sağlık örgütlenmesinden hiç kimse çıkamaz.

Bunun yanı sıra “koruyucu hekimlik” denilen olay, Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından hiçbir zaman üstlenilmediği için, hastalığı azaltma, arızayı azaltma, daha başından önleme olayı da hiçbir şekilde yapılamıyor. Halbuki, 1964’te çıkarılan Sosyal Sigortalar Kanununun bununla ilgili bir maddesi var; o madde, 124 üncü madde “kurum gerekli gördüğü hallerde, koruyucu hekimlik bakımından her türlü önlemleri alabilir” diyor. Şimdi “alabilir” demek, tabiî, bir anlamda “almayabilir de” anlamına geliyor. Hep o yapılmış; yani, kurum, hiçbir zaman koruyucu hekimliğe yönelmemiş. Hep şu iddia ileri sürülmüş “bizim ana görevimiz hastalığı tedavi etmektir; çünkü, biz, hastalık sigortası yaptık” denilmiş. Halbuki, dışarıda sosyal güvenlik uzmanlarınca yapılan birçok araştırma şunu gösteriyor: Eğer, bir sosyal güvenlik kurumu korucu hekimliğe yatırım yaparsa, onun sosyal güvenlik kurumu olarak harcamaları daha düşük oluyor; eğer, o yatırımı yapmazsa, harcamaları daha fazla oluyor; çünkü, daha çok iş kazası, daha çok meslek hastalığı, daha çok hastalık ortaya çıkıyor ve bunların tazmini, kurumlara, daha büyük malî yükler yüklüyor. Şimdi, bu da gözardı edilmiş.

Bu 124 üncü maddenin; yani “korucu hizmet yapabilir” maddesinin ilginç bir de hikâyesi var. Bu madde, kanuna, kanunu hazırlayan Sosyal Sigorta yöneticileri tarafından konulmamış; bakanlıkların görüşü istenilirken, Sağlık Bakanlığı tarafından zorlayarak getirilmiş bir madde.

Şimdi, bu noktada bir 5 dakika duralım; şuraya kadar anlatmaya çalıştıklarımla ilgili ne düşünüyorsunuz veya sormak istediğiniz bir şey var mı; değişik düşünen arkadaşınız var mı; şöyle biraz konuşalım.

EZELHAN ÜSTÜNKAYA – Çiller’in birkaç ay önce bir demeci vardı “hastaneye verdiğimiz parayı, artık, hastane yerine, direkt elden vatandaşa vereceğiz” gibi. Devletin hastaneye verdiği para nedir; ben, bunu öğrenmek istiyorum. Eğer vermiyorsa, bu olay yürüyebilir mi? Bir de, hastalanma ile para sağlama aynı zamanda nasıl sağlanacak; çünkü, insanların bir de bu geçim sıkıntısıiçinde o verilen para -ki, verileceğinden de emin değiliz- insanlarca hastalığın tedavisine harcanacağı ne malum?

DR.ENGİN TONGUÇ – Şimdi, bir kere, Sosyal Sigortalar Kurumu açısından, Sosyal Sigortalar Kurumunun sağlık hizmetleri açısından devletin bir katkısı olmadığını söyledim; yani, devletin, ne sigortalıya ne kuruma bir para vermesi söz konusu değil.

Yapmak istedikleri; yani, bu Hükümetin, bu İktidarın “sağlık reformu” adı altında yapmak istediği olay, bana göre, benim anlayışıma göre, anlatmaya çalıştığım tarihsel süreç içerisinde çok geri dönemlerde kalmış bir yere dönüş; yani, özel sigorta olayına dönüş oluyor. Sosyal sigorta kurumu anlayışından da daha geride, özel sigorta anlayışına dönük; yani, vatandaşa “sen, kendi işin bir sigorta kurumuyla hallet veya devlet hastanesini de, zaten, ben, özel hastane haline getireceğim, onunla hallet; ama, bu arada, ben, sana, bir miktar da para vereceğim” diyor. Şimdi, o “para vereceğim” lafı ne kadar güvenilir bir şey, o biraz şüpheli; çünkü, Türkiye’deki Sağlık Bakanlığı bütçelerine baktığınız zamana, genel bütçeden Sağlık Bakanlığının son derece düşük oranda para alabildiğini görüyorsunuz; bu, böyle gelmiş, böyle gidiyor. Sağlığa, hükümetler, iktidarlar, yeterince para ayırmıyorlar ve ayıramayacaklarını söylüyorlar. Bu bir siyasî tercih; yani, ev bütçesi söz konusuysa, eğer paranız kısıtlıysa, elinizdeki parayı, ya buzdolabı almaya ayırırsınız yahut kültür hizmetine ayırırsınız, kitap almaya ayırırsınız. Bu, siyasî bir tercih. Türkiye’deki uygulamalar, bütün bu vaatlere, bütün bu söylenen sözlere karşılık, yıllardan beri iktidarların sağlığa önemli ölçüde yeterli para ayırmadığını gösteriyor.

Peki, Türkiye’nin bunu yapacak parası yok mu? Bunu, şöyle bir vaka anlatarak, olay anlatarak söyleyelim: 1980’den sonra SODEP parti olarak kurulduğu zaman, uzmanlık komisyonları oluşturdu; Sağlık Komisyonu, Ekonomi Komisyonu, şu bu… Ben, Sağlık Komisyonunda çalıştım. “Türkiye’ye nasıl bir sağlık hizmeti modeli lazımdır” sorusu karşımıza geldi; yani, partinin sağlık hizmeti modelini geliştirmeye çalışacağız; ama, 2bu ölçüden, genel olarak Türkiye’nin ekonomik varlığı nedir” sorusuna, biz, komisyon olarak, sağlıkçılar olarak cevap veremiyoruz. “Parasalgelirleri, doğru dürüst bir sağlık hizmeti vermeye yeterli midir, değil midir1’ diye sorduk; verdikleri yanıt şu oldu: “Bu mümkündür; ama, bu bir siyasî tercihtir. Eğer, iktidarlar, siyasî tercihlerini, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi yönünde kullanırlarsa, bu mümkündür, Türkiye’nin bu kadar parası vardır.”

Şimdi, ben, şahsen, bu iktidarların, özellikle bu son dönem iktidarlarının sağlığa para verecekleri kanısında değilim; yani, o söylediğiniz gibi, vatandaşa, öyle fazla bir para verilmeyecek, o vatandaş biraz kendi başına bırakılacak “kendi başının çaresine bak” gibi bırakılacak gibi geliyor bana.

Bu arada, bir örnek daha vereyim -o da çok ilginçtir- 1960 sonrasıydı, 1961 veya 1962 yıllarıydı; bir tıp kongresinde -ben, o kongrelere, o yıl katılmıştım; yani, yurt dışındaydım- birisi çıktı -tanımadığım birisi- bir tebliğ yaptı. Tebliğ “Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı” konuluydu ve ana fikri şuydu: Türkiye, eğer, millî savunmasına bu kadar büyük para harcayacağına, onun bir kısmını sağlığa harcarsa, Türkiye’de sağlık sorunu çözülür. Şimdi, hepimiz şoke olduk; neden şoke olduk; 1961-1962 yılıydı; yani, 27 Mayıs askerî hareketinin sonrasıydı, askerlerin en güçlü olduğu dönemdi ve böyle bir tebliğ yapıldı; bu tebliği Nusret Fişek yaptı.

Şimdi, demek ki, aslında, Türkiye’de, bir sağlık hizmeti, adam gibi bir sağlık hizmeti verilmesi için imkânlar var. Eksik olan ne; eksik olan, demin ta konuşmamın başında söylediğim şey; yani, talebin olmayışı, talebin yetersizliği, hak sahibi olan insanların haklarını aramadaki yetersizlikleri, örgütsüzlükleri. Bu olmadan, insanlar kendi haklarını siyasal güç haline gelerek talep etmeden, hiç kimse… Siyasîleri kınamak için söylemiyorum, bütün dünyada böyle olmuş; bütün dünyada, siyaset adamı, kim hak talep ediyorsa, kim daha fazla bastırıyorsa, hakları ona vermiş. Türkiye’de, o aşamaya gelmeden, sağlık hizmeti çözülemez. Bunlar aldatmacadır. Türkiye’de sağlık reformu olacağı filan da yok; çünkü, para yok; para olmayınca hiçbir şey olmaz; para, başka taraflara kaydırılıyor. Bu, bir siyasî tercih meselesidir.

BÜLENT GÖRER – Şimdi, siz, 1945 yılı için birkaç şey söylediniz. Her şeyden önce, işte “İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan bir kervan var, bu kervanda, işte, Birleşmiş Milletler etrafında toplanan ülkeler var; Türkiye de bu kervanakatılmak istedi” dediniz. Yani, az önce söylediğiniz şey “orada verilen haklar yok, alınan haklar var; fakat, bizde verilen haklar var” dediniz. Peki, Türkiye bekleseydi; yani, illâ da alınan haklar çerçevesinde örgütlenme olsaydı ne olurdu; yani, şimdiki bu düzeye gelebilir miydik? Çünkü, Ecevit’in 1970’lerde söylediği bir şey var; şöyle: “Batıda ilk başka oluşumlar, sonra kanunlar; biz de, önce kanunlar sonra oluşumlar.” Yani, biz, eğer, burada, bu kanun çıkmasaydı, acaba, işçilerimiz o bilince ulaşmış mıydı ve haklarını ister miydi?

DR. ENGİN TONGUÇ – Şimdi, tabiî, bu kanunların çıkması bir aşama; yani, şu veya bu nedenle, ne olursa olsun, bir aşama. Eğer, bu kanunlar çıkmamış olsaydı, bütün sakıncalarına, bütün noksanlarına rağmen, 1945’ten bu yana geçen süre içerisinde, bir yığın insana, milyonlarca insana, az veya çok bir sağlık hizmeti bu ölçüde verilememiş olurdu. Bugün, hangi sigortalıya sorsanız “sigortalı olmak istiyor musun, istemiyor musun, ayrılmak mı istiyorsun” diye, çalışan insanların hemen hemen hepsi sigortalı kalmak ister; yani, bu, bir yerde, bir aşamadır. Benim burada vurgulamak istediğim, bu aşamanın çok daha iyi olabileceği noktası; yani, eğer talep olsaydı, bu daha iyi organize edilebilirdi, daha iyi oluşurdu ve -birazdan başka örneklerini de göreceğiz, özellikle son dönemle ilgili bazı bilgiler vermek istediğim zaman daha iyi anlayacağız- talebin olmayışı, bu kurumun işlemesini zorlaştırmış, hatta, iflasa kadar gitmesini sağlamıştır. Birazdan örneklerini vereceğim; mesela, Yönetim Kurulu ne ölçüde çalışıyor, ne ölçüde toplumdan destek bulabiliyor; belki, o zaman, bu, daha iyi anlaşılacak. Yani, tabiî bir aşama; ama, şöyle düşünmeniz lazım: Bunlar yapılmasaydı Türkiye ne olurdu; yani, Türkiye, eğer, o kervana katılmasaydı -ki, bunlar, katılmak için ön koşullar, asgarî koşullar- bunlar yapılmasaydı, Türkiye, nasıl bir Türkiye olurdu ve hangi kervanın Türkiyesi olurdu konusunu da düşünmek lazım. Yani, bir yerde, iyi niyetle bunları yapan insanlar da var, kötü bir niyet yok; çok partili hayata geçişte de bir kötü niyet yok, Sigortanın kurulmasında da kötü bir niyet yok, Çalışma Bakanlığının kurulmasında da kötü bir niyet yok; ama, eğer, hak sahiplerinin de desteği olsaydı, bütün bunlar, çok daha güçlü kurumlar olarak kurulmuş olurdu ve bugünkü çıkmaza da düşülmezdi; çünkü, bu kurumlan bu duruma düşürmeye kimse cesaret edemezdi. Kurumun bu duruma gelmesinin başlıca nedeni, bir kere, hükümetlerin, demin söylediğim şekilde, sürekliişe karışması, yönetime karışması. O zaman, özerk olacaktı, gerçek anlamda özerk olacaktı, parasını kaptırmayacaktı, parasını daha iyi kullanacaktı diye düşünüyorum.

MESUT GEÇER – Tam ben sorumu soracaktım “sağlık sorununun çözülmesi bir siyasal tercih midir” diye düşünürken, siz, siyasal bir tercih olduğunu söylediniz; o yüzden, az önce duraksadım.

Ben, yine sormak istiyorum. “Sağlık sorunun çözülmesi bir siyasal tercihtir” dediniz; sizce, neden bir siyasal tercihtir? Onun bir adım ilerisinde, sağlık politikası bir devlet politikası olamaz mı?

Bir üçüncü olarak da, sorunun çözülmesiyle ilgili olarak, yöntemsel olarak siz ne düşünüyorsunuz; yani, bu bir partinin iktidara gelmesiyle mi çözümlenecektir, yoksa, sizin gibi düşünenlerin; yani, sağlık ve sosyal güvenlik hakkında sizin gibi düşünenlerin çoğalmasıyla mı bu sorun çözülecektir?

DR. ENGİN TONGUÇ – Şimdi, Türkiye’de, bu konuların, kamuoyu önünde tartışmaya getirilmesi, birtakım bireysel çabalarla oluyor; yani, ben, nihayet, onun ucunda bir insanım; ama, Türkiye’de, benden çok daha fazla bu konuları bilen ve bu kamuoyunu bu açıdan uyaran insanlar var, bireyler var. Ama, aynı ölçüde örgütler yok; bunların hepsi, daha çok, bireysel çaba olarak kalıyor. Benim eksikliğini anlatmak istediğim nokta bu; yani, mesela, Türkiye’de, bugüne kadar, sağlık nedeniyle yapılmış hiçbir grev yok; yani, sendikalar, örgüt olarak, işçi örgütleri olarak, sağlık konusuna önem vermemişler, başka konularla uğraşmışlar; daha çok, geçim konusuyla, ücret konusuyla uğraşmışlar; Türkiye’de, öyle bir sendikacılık yapılmış. O zaman ne oluyor; iş, bireylere kalıyor. Bireyler güçsüz; bireyler, hiçbir zaman örgüt gücü taşımıyorlar, bu nedenle de, etkileri fazla olmuyor. Siyasî tercih dediğim olay oradan kaynaklanıyor; siyasî tercihin bizim istediğimiz doğrultuda yapılabilmesi için bireysel çabaların yerine örgütsel çabaların geçmesi lazım. O da, o örgütleri oluşturacak birtakım kitlelerin oluşmasıyla, kitlelerin bu işi benimsemesiyle mümkün; çünkü, o örgütlerin insanları da, yöneticileri de, demokratik sistemler içerisinde, kendi kitlelerinin eğilimine göre hareket ediyorlar. O zaman, bir yerde iş neye varıyor; o kitlelerin uyandırıiması için gerekli olan ortam. Nedir o ortam;demokrasidir, demokrasi ortamıdır, özgürlük ortamıdır; onun oluşmasına geliyor. Aksi halde, hiç kimse, o baskı olmazsa, o istek olmazsa, o talep olmazsa, kendiliğinden, hiçbir iktidar… Diğer ülkelerde de öyle olmuş- hiçbir zaman, laf olsun diye yahut gönlümüzden kopuyor diye sağlık hizmeti düzelmemiş. Türkiye’de o eksik; onu anlatmak istiyorum.

Başka?… Yok.

Peki, yine, bu Sosyal Sigortalar Kurumunun sağlık hizmetleri olayına dönelim. Bunun yönetiminde uygulanan yöntem ne; yani, Sigortanın sağlık hizmetlerini kim yönetiyor?

Sigortanın sağlık hizmetlerini Yönetim Kurulu yönetiyor. Yönetim Kurulu, demin anlatmaya çalıştığım şekilde, kısmen de seçilme gelen, kısmen de atamayla gelen kişilerden oluşan bir kurul. Bu kurulun bir özelliği var; süreç içerisinde, kanun değişiklikleriyle, devamlı değişikliğe uğratılmış; sayısı azaltılmış, oranları değiştirilmiş; sayısı çoğaltılmış, oranlar tekrar değiştirilmiş; en aşağı sekiz on defa değişiklik yapılmış. Her gelen iktidarın eğilim göre atamayla gelenler çoğaltılmış, ötekiler azaltılmış veya sayılar azaltılmış, özellikle darbe dönemlerinde sonra sayılarda azaltılma yapılmış.

Peki, bunun anlamı ne; bunun anlamı şu: Siyasal gücün, kurumun yönetimini, mümkün olduğu kadar kendi inisiyatifi altına alma eğilimi. Bunu bakanlarla konuştuğunuz zaman, en açık, sosyal güvenlik anlayışına, sosyal devlet anlayışına açık bakanlarla bile konuştuğunuz zaman şöyle bir gerekçe söylüyorlar; diyorlar ki: “Mademki, Mecliste, bunun hesabını biz veriyoruz, o zaman, biz, bunun yönetimine de karışırız.” Yönetimine karışma nasıl oluyor; atamayla gelen Genel Müdürü, Genel Müdür Yardımcılarını ve Yönetim Kurulu üyelerini değiştirmekle oluyor. Yabancılar geldiği zaman, dışarıdaki çalışma bakanlıklarından yabancı sosyal güvenlikçiler geldiği zaman, genellikle şunu sorarlar: “Sosyal Sigortalar Kurumunun Genel Müdürü kaç yıldan beri Genel Müdürdür?” Bizde ortalama sekiz aya filan geliyor, sekiz ayda bir değişmiş. Adamlar “olmaz böyle şey; bizde, bu işinbaşındaki adam en aşağı onbeş sene filan durur ki, işi kavrasın” derler. Olmuyor; Türkiye’de, devamlı, bu siyasî şeylerle değişiyor.

Yönetim Kurulu, sağlık konularında karar verirken, bu kurul içerisinde, sadece 1 üye sağlıktan anlayan üye. Çünkü, kanunda “Çalışma Bakanlığını temsilen atanacak üyelerden bir tanesi, iş hekimliği konusunda deneyimli olacaktır” diyor; oraya, öyle bir doktor atıyorlar, bir tek üye’öyle. Aslında, o dönemlerde, iş hekimliği konusunda deneyimli insan filan da yok, o bilinmiyor; yani, herhangi bir hekim atanıyor.

Kurumun Genel Müdürlüğü bünyesinde de, sadece, Sağlık DairesiBaşkanlığı diye bir başkanlık, sağlık işlerini yönetmekle görevli. Yalnız, burada bir garip durum var; bu Sağlık Dairesi Başkanlığı atamalara karışmıyor, sağlıkhizmetlerinin yatırımlarına karışmıyor, parası elinde değil. Bunların hepsi, diğer birimler tarafından, diğer daireler tarafından yürütülüyor.

Olaya daha geniş çerçevede bakarsak, daha iyi anlaşılacak. SosyalSigortalar Kurumunda üç temel işlev var: Sağlık hizmetleri, sigortacılık, yapı ve emlak işleri; üç temel görev var. Kurumun yönetimine getirilen insanları, bu üç işlevi de bir arada yürütebileceği düşünülmüş; yani, bir adam düşünün ki, bir Genel Müdür, hem sağlıktan anlayacak hem sigortacılıktan anlayacak hem yapı ve emlak işlerinden anlayacak. Böyle dört dörtlük bir adamı bulmak mümkün değil. Yani, bana gelip “seni Maliye Bakanlığında Gelirler Genel Müdürü yapacağız” deseniz, ben “evet” dersem, herhalde, tımarhanelik bir adam olmam lazım; ama, kurumunyönetiminde öyle olmuyor; kurumun yönetimine gelen insanlar “biz bunun üçünü de başarırız” diye geliyorlar. Yani, öyle sanıyorum ki, bir kere, yönetimde bir yanlışlık var; bu hizmetlerin, bir ölçüde birbirinden ayrılarak, o hizmetlerin gerçek sahibi insanlar tarafından yönetilmesi lazım. Uzun yıllar sonra, 1980’lere yakın, 1970’lerin ortalarında bir Genel Müdür Yardımcısının da doktor olması kabul ediliyor; ama, o da yetkisiz; çünkü, kanun “Genel Müdürün verdiği ölçüde yetki kullanır” diyor. Sağlık hizmetleri ondan soruluyor; ama, sağlık hizmetlerinin atamasında rolü yok, parasında rolü yok. Yani, yönetim kademelerinde, bana göre, böyle bir çarpıklık var ve bu nedenle de, birçok gelişme eksik kalıyor.

Bu arada, Sosyal Sigortalar Kurumunda, yine sağlık hizmetlerinin yürütümü bakımından çok önemli noksan, biraz önce bir ölçüde değindiğim, birinci basamak sağlık hizmeti olayı. Şimdi, Türkiye’de, bilirsiniz, İş Kanununa ve ona bağlı mevzuata göre, sürekli olarak 50’nin üzerinde işçi çalıştıran bütün işyerlerinin hekim bulundurma zorunluluğu var. Bunlar, aşağı yukarı, bugünkü istatistiklere göre, zannederim, 8- 9 bin işyeri oluyor. Gürhan Bey daha iyi bilir; galiba, bu sıralarda, 8 bin. Yani, yasal olarak, 8 bin işyerinde hekim olacak ve bu hekimler, Türkiye’de, bugün var; bunlar işyeri hekimi. Çalışma Bakanlığı tarafından işyeri hekimleriyle ilgili olarak çıkarılmış bir yönetmeliğe göre, bunların birinci derecede görevleri işyerinde koruyucu sağlık hizmetini yürütmek; koruyucu hizmet yapacak. Yönetmelik standardını da koymuş “her işçi başına ayda 15 dakika çalışacak” diyor; böyle bir hesaplamayla, işyerinin büyüklüğüne göre, o hekimin işyerinde bulunma süresi ortaya çıkıyor. Şimdi, bu işyeri hekimleri, koruyucu hekimliğin dışında, Sosyal Sigortalar Kurumunun verdiği yetkiye dayanarak, işyerinde, kurum adına tedavi hizmeti de yapacaklar, yapıyorlar; yani bir ek iş oluyor. Yine yönetmelik “eğer, işyeri hekimi bunu da yaparsa, Sosyal Sigortalar Kurumu normlarına göre, işyerindeki hekimin çalışma süresine ek yapılır” diyor. O normlar yok, öyle bir norm yok; kanunda “norm” lafı geçiyor; ama, öyle tespit edilmiş bir norm yok; yani, o normun ne olması gerekir; muayene başına şu kadar dakika çalışacağına göre, hesaplanan bir norm olması gerekir; öyle bir norm yok. Yani, işyeri hekiminin iki görevi var; bir tanesi, temel görevi, işyerinde koruyucu hekimlik; İkincisi, SSK adına tedavi hekimliği.

Uygulamada şu oluyor: Koruyucu hekimlik büyük ölçüde bir kenara itiliyor, işyerinde yapılan tedavi hekimliği öne çıkıyor; çünkü, bu, herkesin kolayına geliyor ve işine geliyor. İşverenin işine geliyor; işçinin tedavi işinin işyerinde görülmesi, onun uzak bir yere gönderilerek zaman kaybetmesini bir ölçüde önlüyor; onun işine geliyor. Doktorun işine geliyor; çünkü, doktor, demin söylediğim şekilde, toplum hekimliği nosyonuyla yetiştirilmiş bir hekim değil; yani, koruyucu hekimliğe yönelik bir hekim değil; o, daha çok tedavi hekimliğine göre yetişmiş bir eleman; onun da işine geliyor, bildiği işi yapıyor; bilmediği işi öğreneceğine, bildiği işi yapıyor.

Böylece, bir çıkar birliği içerisinde, birinci basamakta, temel koruyucu hekimlik görevi bir kenara itiliyor, tedavi hekimliği önplana geçiyor.

Peki, birinci basamakta, bu tedavi hekimliği yeterli ölçüde yürütülüyor mu? Eğer yürütülseydi, demin söylediğim oran olmazdı; yani, 10 başvurudan ,9’u orada halledilirdi, yukarıya bir tanesi giderdi; halbuki, oran ters işliyor. Demek ki, tedavi hekimliği de bir ölçüde yürütülmüyor. İşyerlerinin birçoğunda, bu iş, havale, hasta havalesi şeklinde cereyan ediyor. Hekim havale kâğıdını dolduruyor, eline veriyor “git Sigorta hastanesine, işini hallet” diyor.

Şimdi, burada eleştirilmesi gereken nokta ne; birinci derecede SSK açısından eleştirilmesi gereken nokta ne; şu: Siz, Sigorta olarak, insanları sigorta etmişsiniz ve bir kişiye de vekâlet vererek, onu, işyeri hekimini o hizmeti orada görmesi için görevlendirmişsiniz; Sigorta ona vekâlet vermiş “orada, benim adımla, benim hizmetimi yapacaksın” demiş; ama, ondan sonra da, onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor; yani, bu adam nasıl çalışıyor, yeterli çalışıyor mu, benim istediğim şekilde hizmet veriyor mu, vermiyor mu; böyle bir mekanizma yok.

Şimdi, böyle bir şey düşünebiliyor musunuz; yani, sizin özel bir sigorta şirketiniz olsa, elemanınızı kontrol eder misiniz, etmez misiniz; etmiyor. Onun için de, 50’nin üzerinde işçi çalıştıran 8 binin üzerinde işyeri olduğuna göre -aslında çok büyük bir olanak- 8 bin tane birinci basamak müracaat yeri işlemez halde oluyor, verimsiz halde oluyor.

Şimdi, bu neden kaynaklanıyor; demin söylediğim sebepten, Sigortanın sağlık hizmetlerinin de, büyük ölçüde sağlıkçı olmayanlar tarafından yönetilmesinden kaynaklanıyor. Sigortacılıktan anlayan, onda uzmanlaşmış Genel Müdürler, onda uzmanlaşmış Genel Müdür Yardımcıları, sağlık hizmetlerinin yönetiminde büyük ölçüde söz sahibi ve bu konulara da fazla önem vermiyorlar ve sağlık hizmetleri, eldeki para olanaklarının çok büyük olmasına karşın, yeterli ölçüde geliştirilemiyor, geliştirilmiyor.

Bakın, birkaç ilginç rakam var. Yıllık bilançolara bakıldığı zaman, SigortanınGenel Kurula çıkardığı yıllık raporlara bakıldığı zaman, hastalık sigortası, iş kazası,meslek hastalıkları sigortası ve analık sigortası, son yıllara kadar, para açısından,sürekli olarak, büyük fazlalık vermiş. Bakın, 1990 yılında, o günün kuruyla, bufazlalık 1,5 trilyon lira; 1992’de 4 trilyon lira. Bu paraların hepsi, demin söylediğimşekilde emeklilik sigortasına aktarılmış, orada kullanılmış. Halbuki, bunlar, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için kullanılması gereken paralar idi.

Genel Kurul raporlarında -bütün raporlarda- bu fazlalığı izah etmek için, -her yıl tekrarlanan- şöyle bir tümce var: “Sosyal Sigortalar Kanununun 124 üncü maddesine göre yapılması gereken koruyucu sağlık hizmetlerini yapamadığımız için ve kırsal bölgelerdeki sigortalılara da erişemediğimiz için, bu sigorta kollarında para fazlalığı oluşmuştur” deniliyor ve bu paralar, emeklilik sigortasındaki açığı kapamakta kullanılıyor. Buna mukabil, Sigortanın sağlık hizmetleri geliştirilmediği gibi, bir de suçlanıyor; yöneticiler tarafından suçlanıyor “fazla masraf yapıyorsunuz” diyorlar; ne yapıyorsunuz; mesela “fazla ilaç harcıyorsunuz” diyorlar. Son senelerde arttı; belki, bu son seneler arttı, belki bu son seneler için bir derece haklılar; ama, daha önceki yıllarda, sigortanın sağlık harcamalarına baktığınız zaman, aslında, ilaç masrafının o kadar büyük bir para tutmadığını görüyorsunuz. Hele, o kollarda, şu söylediğim trilyonlara varan fazlalıklar varken, Sigortanın ilaç masrafı, öyle, göze batıcı bir şey değil; ama, emeklilik sigortasında yasaya aykırı olarak para kullanımını kamufle etmek için, devamlı sağlık hizmetleri suçlanıyor. O da kamuoyunda çok yankı buluyor; çünkü, sağlık hizmetleri, bildiğiniz gibi, kamuoyunda çok ilgi çeken, çok sansasyonel olarak kullanılabilecek bir hizmet türü. “Efendim, işte, falan yerde şu kadar harcanmış” filan dediğiniz zaman, herkes “aman ne yapıyorlar, paranız gidiyor” diyor. Halbuki, o “paramız ilaca gidiyor” derken, aslında, para, alt taraftan, sessiz sedasız öbür tarafa gidiyor; onun üzerinde kimse durmuyor.

Şimdi, burada sendikaları suçlayacağım. Bugüne kadar, Genel Kurulların hiçbirisinde, hiçbir sendikacı, çıkıp da, şu söylediğim olayı belirtmemiştir; yani “siz, diğer sigorta kollarında, sağlıkla ilgili sigorta kollarındaki paraları, ne hakla, gidip, emeklilik sigortasında harcıyorsunuz” dememiştir; hep söylenen, bireysel birtakım şikâyetler olmuştur, işte “falan hastanede şu yapılmış, filan hastanede bu yapılmış” denilmiştir; çünkü, o, sendika seçimlerinde, sendikacıya oy getiriyor “bizim başkan gitti, ne güzel söyledi, falan hastaneyi berbat etti, oradaki adamı kötüledi” filan deniliyor. Yani, sendikalar, hiçbir zaman, bozukluğun temeline, çarpıklığın temeline, yanlışlığın temeline inmemişlerdir, hep, yüzeyse! almışlardır.

Biz, Sigortada, iş hekimliğini önplana çıkararak, Sigortayı yeniden sağlık hizmetlerini reorganizasyon etme umutlarına girdiğimiz zaman, hep sandık ki -bu, 1970’li yıllarda oluyor- arkamızda, Avrupa’da olduğu gibi, Batıda olduğu gibi, bir sendika desteği var. Ondan sonra anladık ki, söyle bir destek filan yok. Sendikacıların en ileri gelenleriyle, böyle, içtenlikle, özel olarak konuştuğunuz zaman söyledikleri şu oldu: “Bizim için sağlık konusu birinci derecede önem taşımıyor; bizim için birinci derecede önemli olan ücret meselesidir, toplusözleşmelerdir; toplusözleşmelerde ücret artırımı yaptırmaktır.” “Peki, o zaman, siz şöyle bir sıralama mı yapıyorsunuz; evvela bunu çözeceksiniz, sonra, sıra, belki günün birinde konut işinin çözümüne gelecek, sonra belki günün birinde de sağlığa gelecek; böyle bir sıralamanız mı var? Dışarıda, sendikacılık tarihinde böyle bir şey yok, hepsi beraber çözümlenmiş” dedik “vallahi bizim anlayışımız bu” dediler. Anlaşıldı ki, arkamızda sendika desteği yok. O zaman, biz, üç beş kişi, üç beş tane sivri akıllı, ortada kaldığımızı, işçiler adına, işçi sağlığı hizmetleri geliştirilsin, kurulsun falan diye çırpındığımızı anladık; ancak bilincine varabildik. Niye bu sivri akıllılığı yaptığımız ayrı bir konu.

Şimdi, sendika olayı bu. Size daha çarpıcı örneklerini vereyim, “Bu konuyu Türk-İş’in Yönetim Kurulunun bir toplantısında, bir 15 dakika, bilemediniz 20 dakika ayırarak bana verin, anlatayım” dediğimiz zaman, bu gerçekleşmedi. Ben, niye gerçekleşmediğini, yıllar sonra, bu işe aracılık eden sendika uzmanından öğrendim; Türk-jş Başkanı demiş ki: “Böyle bir konuyu Yönetim Kurulu gündemine getireyim de, arkadaşlarıma gülünç mü olayım.” Konu, iş hekimliğiydi, işçi sağlığıydı. Onun üzerine, bazı arkadaşlar “canım, DİSK var; DİSK daha ileri, daha geniş görüşlü bir işçi kuruluşu; bir de, onunla kotarmaya çalışalım” dediler; o da olmadı. Onun nedenini de, yine yıllar sonra öğrendik; onların gerekçesi de şu: “Biz zaten, gününbirinde, bu işlerin hepsini toptan halledeceğiz, böyle tek tek halletmeyiz” demişler. Böylece, Türkiye’de işçi sağlığı geliştireceğiz diye, biz, üç beş kişi ortada kaldık.

Şimdi, Sigortanın genel tutumu bu. Size, bunun bazı örneklerini, daha somut örneklerini vereceğim. Mesela, yine iş hekimliği açısından, Sigorta hekimlerinin yetiştirilmesi için, eğitimi için, hiçbir zaman, hiçbir çaba gösterilmemiştir; yani, bir hekimi alıyorsunuz, o hekim, kendi fakültesinden mezun olana kadar sosyal sigorta konusunda, sosyal güvenlik konusunda herhangi bir ders görmüş filan değil; ona, sadece, o söylediğim dar anlamda bireyci hekimlik öğretilmiş; şu, hasta- hastalık- hekim üçgeni; o, onu bilen bir insan. Onu alıyorsunuz, doğrudan doğruya hizmete veriyorsunuz; hastane hekimi olarak, dispanser hekimi olarak, Sigorta teşkilatının, sağlık teşkilatının içine koyuyorsunuz. O karşısına gelen kişiyi çalışan işçi olarak görmüyor, göremiyor, herhangi bir insan gibi görüyor; onun için, onun, sadece söylenen şikâyetleri var, kendisinin de o şikâyetleri giderecek tedaviyi yapma amacı var. Orada, onun hizmeti bitiyor. Halbuki, karşısına gelen adam öyle bir ortamdan geliyor ki, o ortamı bilmeden, o işçiyi hekim olarak değerlendirmeniz mümkün değil. Çarpıcı örnekler -örnekleri, aklınızda daha İyi kalır diye söylüyorum- adam, senelerce romatizmadan fizik tedavi görmüş, hiçbir netice alınmamış. En sonunda birisinin aklına geliyor “kardeşim, sen nerede çalışıyorsun” diyor, Et Balık Kurumun soğuk hava depolarında, eksi 10 derecede çalışıyor. Bu adama tonlarla ilaç yutturun, bu adama günlerce fizik tedavi yapın, soğukta çalıştığı sürece, bu adamın romatizması geçmez. Ne yapılacak; son derece basit; iş hekimliğinin kuralı, iş değişimi diye bir olay var. Eğer, sağlık nedenleri onu gerektiriyorsa, adamın işi değiştirilecek. “Tamam, güzel” dedik, bir Sağlık Kurulu raporu “soğuk ortamda çalışması sakıncalıdır.” Adam raporuyla gitti, iki gün sonra geldi “yaktınız beni” dedi. “Niye” dedik “işten attılar beni” dedi. “Nasıl oldu” dedik; İş Kanununda bir madde var “eğer, kendisine bir iş yoksa, bu durumda, bir kişi işten çıkarılır” anlamına gelen bir madde; atmışlar adamı dışarı. Daha sendika deneyimlerini geçirmemiştik “sen sendikalı mısın” dedim “sendikalıyım” dedi “git sendikana, senin işini hallederler” dedim. Gitti geldi “işimiz yok da, seninle mi uğraşacağız” demişler. Şimdi, onun üzerine, ben, Et Balık Kurumunun depo müdürüne gittim “biz bir yanlış iş yaptık, kusura bakmayın; şu adamı Allah rızası için alın da, başka bir yere koyun” dedik“tamam” dedi, aldı, dışarıya verdi. Şimdi, bu iş mi; bu, tam şark işi, oryantal çalışma. Mevzuat arkanızda yok, siz gidiyorsunuz, boynunuz eğik “aman, ne olur şunu yapın” diyorsunuz.

Başka örnekler: Biliyorsunuz benzol olayı diye bir şey var, gazetelerden duymuşsunuzdur. Benzol, yapıştırıcılarda kullanılan, sağlığa son derece zararlı, kan kanseri yapan, lösemi yapan bir madde, bir sıvı. Bu, bir zamanlar -sonradan yasak edildi- ayakkabı yapıştırıcılarında kullanıyordu; lastik ayakkabılar yapılıyordu, onlarda çok kullanılıyordu; sonra, o ayakkabılar da yasak edildi. Bizim büyük hastanelerimizin birinde, hematoloji servisi, daha çok hematolojiyle uğraşan bir dahiliye servisi, başında da bir hematolog hekim arkadaş var. Hastaları dolaşıyoruz; adam lösemi. Dosyasına bakıyoruz, meslek hanesinde “işçi” diyor. Tabiî, işçi; adam sigortalı, hepsi işçi; ama, ne iş yapıyor. “Sen ne iş yapıyorsun” diyoruz, benzolle çalışan ayakkabı yapıştırıcısı. Adam meslek hastası; yani, benzol sonucu, benzolle çalışma sonucu lösemiye yakalanmış bir adam.

Şimdi, bunun pratik sonucu ne -pratik sonucu var; olay, sadece bilgi meselesi değil- meslek hastalığı sayarsanız, adam, çok büyük avantajlarla emekli ediliyor, çok büyük avantajlar kazanıyor; adi hastalık sayarsanız, Sigortada, onun çok altında birtakım avantajlardan yararlanıyor; çünkü, iki sigorta koiu birbirinden farklı avantajlar sağlıyor. Şimdi, bu işçi hekimliği değil, bu, bir genel hekimlik.

Peki, çaresi ne: Elbet çareleri var. Aldığınız sağlık elemanını, buna göre, üç ay, beş ay eğitirsiniz, ondan sonra hizmete verirsiniz. Bir tıp kongresi hatırlıyorum, SKKTıp Kongresi. Bursa’da yaptık. O kongrelerin bir yarım günü, geleneksel olarak gezmeye ayrılır. “Uludağ’a gidelim” denildi. “Uludağ’a gitmeyeceğiz, bu defa Tofaş Fabrikasına gideceğiz, fabrika göreceksiniz” dedim. Hekimlere yapılan kongre. Kıyamet koptu “Uludağ varken bizim fabrikada ne işimiz var” denildi. Zorla gittik; gittik, hiç unutmam, kaportaların yapıldığı büyük presler var; yani, şundan daha büyük bir sac parçasını, madenî parçayı koyuyor, bilmem kaç tonluk presi üzerine basıyor, çamurluk çıkıyor. Karşılıklı iki işçi çalışıyor; bir tanesi sacı presin altına veriyor, öteki oradan çekip alıyor. Şimdi, preste güvenlik donanımı yok -elin alta gitmemesi için, onun bazı mekanizmaları vardır- tamamen işçinin dikkatinebırakılmış. Eğer, sacla beraber elini de altını kaydırıverirse, el gitti; onun için, çok dikkatli çalışmaları lazım. Doktor arkadaşlarla dolaşıyoruz; Bursa SSK Hastanesinden bir doktor arkadaş -yaşlıca da birisiydi- seyretti, seyretti; sonra, bana “vallahi, ben bunu bilmeseydim, ne kadar büyük hata yaptığımı anlamayacaktım. Bu adamların birisi, bana, iki gün evvel geldi, 39 derece ateşi vardı. Ben, tamam, ilacını yazdım ‘çalışırsın’ dedim. Adam ‘ama, ben preste çalışıyorum’ dedi. Hiçbir şey anlamadım; yani, preste çalışmak ne demek, ateşli bir adam preste çalışırsa ne olur. ‘Tamam, tamam’ dedim, adam gitti. Şimdi anlıyorum ki, o adam, o ateşle, en ufak bir dikkatsizlikle elini kaybedebilir ve ben, 15 senelik Sigorta hekimiyim, bunu yeni anladım” dedi. Şimdi, böyle sağlık hizmeti olmaz, böyle işçi sağlığı hizmeti olmaz; ama, bunu anlatamadık. Biz, bunu anlatmak için Sigortanın Sağlık Dairesi Başkanına gittik. Biz, sivri akıllılar grubuyuz ya, hastanede hekimlik yaparken, tutturduk, “bu ülkede meslek hastalıkları vardır, bunları bulup çıkarmak gerekir, işçi sağlığı hizmeti verilmesi gerekir” diye tutturduk. Sağlık Dairesi Başkanı bir hekim arkadaş. Ben, bütün çabamla, Türkiye’de çok sayıda meslek hastalığı olduğunu iddia ediyorum, anlatmaya, kanıtlamaya çalışıyorum; adama dinledi, dinledi; sonunda bana “o hastalıkları bulup çıkarıp da başımızı belaya mı sokacaksın, senden bunu isteyen mi var” dedi. İşte, demin, ta konuşmanın başında söylediğim olay bu. Eğer, o baskı gücü olsa, yeterli talep olsa, o görevde bulunan insan bunu söyleyemez, bunu söylemek cesaretini bulamaz. Onun üzerine ben lafı döndürdüm, işi kurtarayım diye “her ne kadar meslek hastalığı çok gibi gözüküyorsa da, aslında Sigortaya fazla yük bindirmeyecek kadardır” filan gibi saçmalamaya başladım.

Şimdi, bakın, bütün dünyada, bir ülkede, işçi sağlığı hizmetinin yeterli olup olmadığının iki göstergesi vardır; bir tanesi iş kazaları oranıdır, İkincisi meslek hastalıkları sayılarıdır. Eğer iş kazaları çok fazla ise, meslek hastalıkları da çok az ise, o ülkede işçi sağlığı hizmeti iyi işlemiyor anlamına gelir.

Şimdi, bizde, Sigortanın resmî verilerine göre, iş kazaları oranı, Türkiye’de, gelişmiş ülkelerinden 2,5-3 kat daha fazladır; ancak, ölümcül iş kazalarını dikkate alırsanız, bu oran 10 katına çıkıyor; yani, Türkiye’de, iş kazası, gelişmiş ülkelerden fazla.“Meslek hastalıklarının azlığı” dedim; belki tuhafınıza gitmiştir; neden, yani, meslek hastalığının az olması niye hizmetin olmadığı anlamına geliyor; şunun için: Meslek hastalığı, eğer, doğru dürüst bir işçi sağlığı hizmeti yapılmamışsa, organize edilmemişse yakalanamaz, tanısı konamaz; onun için, sayı çok düşük kalır; çok düşük kalması da, işte o anlama gelir.

Şimdi, bizde, yıllarca, yine 1970’lerin ortalarına kadar, 1946’dan itibaren SSK istatistiklerinde meslek hastalıklarına baktığınız zaman, hem sayının total olarak çok az olduğunu hem de meslek hastalığı türü olarak hemen hemen sadece bir tek türde toplandığını görüyoruz; o da, madencilerde olan, toz zararlarıyla ortaya çıkan akciğer hastalıkları. Bunların tanısını koymak kolay; çünkü, akciğer filmi çekiliyor; adamı görmeseniz bile, filme baktığınız zaman, toz zararına uğramış mı uğramamış mı anlıyorsunuz. 1970’lerin ortalarına kadar, kurum, meslek hastalığı olarak, hemen hemen, yüzde 97, sadece bunları yakalamış. Peki, Türkiye’de sadece madencilik mi yapılıyor; iş kollarına göre baktığınız zaman istatistiklere, Türkiye’de sigortalı işçi sayısına göre madencilerin oranı sadece yüzde 5; yüzde 95’i başka işlerde çalışıyor; kimya sanayii var, tekstil var, şu var, bu var; onlarda hiç meslek hastalığı yok. Bu istatistikler, her sene, ILO’ya, Cenevre’ye, merkezine gönderilir. Bir ara ILO’dan yazılar geldi; diyorlar ki: “Siz ne yaptınız da, nasıl bu kadar başarılı oldunuz da, bu meslek hastalıklarını, bütün gelişmiş ülkelerin de altına düşürdünüz, sıfırladınız.” Böyle alaylı yazılar geldi.

Şimdi, meslek hastalığı sayısının azlığı niçin bu anlama geliyor diye, kriter olarak belki size tuhaf gelmiştir; onun anlamın gerekçesi bu.

Demek ki, bir doğru dürüst işçi sağlığı hizmeti verilemiyor, bir genel sağlık hizmeti veriliyor. Orada bir pürüz daha var; genel sağlık hizmetini ele aldığınız zaman, yine Sigorta yönetiminden kaynaklanan şöyle bir yanlış var: Hep, yıllarca “biz, uzmanlık düzeyinde, üst uzmanlık düzeyinde sağlık hizmeti vermeyiz; bu, üniversitelerin işidir; biz, daha dar anlamda hizmet veririz; ne bileyim, bir iç hastalıklarının tanısı koyacak servislerimiz olur; ama, bir kan hastalığı için, hematoloji, gastroentroloji, kardiyoloji gibi üst uzmanlık dalı servisleri yapmayız; o hizmeti, üniversitelerden satın alırız” deniliyor. Sonunda, iş o noktaya vardı ki, ohizmetin satın alınması, Sigortanın paralarının dışarıya akmasına, o kanaldan da dışarıya akmasına mal oldu. Sigortanın elinde çok büyük para imkânları olduğu halde, en iyi üst uzmanlık kliniklerini kuracak imkânları olduğu halde, bu anlayış sonucu, hizmet dışarıdan satın alınmaya başladı ve Sigorta istismar edildi, sömürüldü. Nasıl sömürüldü; gönderiyorsunuz hastayı falanca tıp fakültesine, oradan bir fatura geliyor size, ameliyathanelerde giyilen ayakkabıları bile faturanın içine katmışlar, 6 çift ameliyathane ayakkabısı. Adama üç şişe serum verilmişse, 30 şişe serum. Bütün bu paralar, Sigortadan dışarıya akmaya başladı ve bir türlü anlatılamadı ki, biz, 3-4 bin hekimle hizmet veren bir sağlık kuruluşuyuz, 3-4 bin hekim -ki, bunların büyük kısmı uzman hekim- çok büyük bir potansiyeldir, insan potansiyelidir, eleman potansiyelidir; biz bundan tam randıman alabilmek için, bu sağlık hizmetlerini geliştirmek zorundayız konusu anlatılamadı.

İşte, bütün bunlar parça parça; bunları toparladığınız zaman, Sigortanın genelinin ve sağlık hizmetlerinin içerisinde bulunduğu bugünkü sorunları, sanırım, bir ölçüde açıklıyor.

1970’li yıllara gelindiği zaman, size, Sigortanın sağlık hizmetleriyle ilgili daha somut bir iki örnek vermek istiyorum; onlar da çarpıcı bazı örneklerdir. Bir ölçüde de olsa, özellikle hekimler arasında bir ufak kamuoyu oluşmaya başlamıştı; yani, bu Sigortanın paralarının çarçur edilmemesi, daha iyi hizmet verilmesi ve Sigortanın birtakım başka kuruluşlar tarafından sömürülmesinin önlenmesi için, Sigorta hekimlerinin başını çektikleri bir ufak kamuoyu oluşturuldu. Bunun sonucu olarak, o zamanki beş yıllık kalkınma planlarına bazı maddeler girdi. Bunların bir tanesi, Sigortanın kendi eczanelerini açması idi; yani, Sigorta, dışarıdaki eczaneden ilaç alacağına, kendi hastanesi içerisinde eczane açacak, ilacını toptan alacak ve kâr edecek; perakendecilik ortadan kalkmış olacak. İkincisi, Sigortanın bir ilaç fabrikası kurması ve ilaçlarının hiç olmazsa bir bölümünü kendisinin imal etmesiydi. Bu, beş yıllık kalkınma planın “yapılacak” diye bir hükmü. Bu, hekim, kamuoyunun baskısıyla, biraz Genel Kurullar da, Sigorta Genel Kurulları da buna yatkın olmaya başladılar; 1978’de, Sigortanın bir ilaç fabrikası edinmesi konusu ciddileşti ve ilaç firmalarından, Türkiye’deki ilaç sektöründen büyük bir tepki oldu; çünkü, o güne kadar, Türkiye’dekiilaç sektörü, Millî Savunma Bakanlığının çok az miktarda üretim yapan bir ilaç fabrikası -aslında imalathane düzeyinde- bir yer hariç, tümüyle özel sektörün elinde ve söylenen, ilaç sektörünün çok büyük kârlar ettiği, kendi fabrikalarını birkaç yıl içerisinde amortize ettiği idi. Bir ilaç fabrikası alınması olayı gündeme geldi; en pratik çözüm, satışa çıkarılan bir ilaç fabrikasını satın almak şeklinde karara bağlandı ve kıyamet koptu; özel sektör “sizin göreviniz üretime yönelik işler yapmak değildir; siz, ne hakla, Sigorta olarak böyle işlere kalkışıyorsunuz” şeklinde büyük ölçüde gürültü kopardı. Sigortanın Yönetim Kurulunda da, Yönetim Kurulu üyeleri olarak bu işverenlerin temsilcileri var; onlar karşı duruyorlar, direniyorlar; ama, bir emrivaki şeklinde, çok acele bir şekilde, bir orta büyüklükte ilaç büyüklükte ilaç fabrikası satın alınıyor.

Şimdi, bu fabrikanın kapasitesi, aslında, Sigortanın ilaç gereksiniminin aşağı yukarı 5’te 1 ’ini, bilemediniz 3’te 1 ’ini filan karşılayacak bir kapasite; yani, böyle bir fabrikanın işlemesi dolayısıyla, özel sektörün zararı çok büyük ölçüde olmayacak. Ama, gürültü koptu; neden; nedeni şu: İlaç işinin içyüzünü öğreneceğiz diye gürültü koptu. İlaç işinin içyüzü ne: Bakın şimdi, o zaman, özel sektörde, ilaç satış fiyatları nasıl belirleniyordu; özel sektör, Sağlık Bakanlığına, ürettiği ilaçla ilgili olarak bir beyanname veriyor. Bu beyannamede, hammadde, yardımcı madde, ambalaj giderleri, işçilik, üretim ve kalite kontrol giderleri; yani, bütün girdiler firma tarafından bildiriliyor. Buna belirli bir yüzde katılarak toptancı satış fiyatı ortaya çıkıyor; ona da belirli bir yüzde katılarak perakendeci satış fiyatı çıkıyor ve ilacın fiyatı tespit edilmiş oluyor.

Şimdi, burada işin püf noktası, o ilk verilen beyannamede, firmanın, girdileri bildirirken verdiği rakamlar. Sağlık Bakanlığının kontrolü, sadece bir matematiksel işlemden ibaret kalıyor; bu yüzdeleri birbirine ekleyerek ortaya bir fiyat çıkıyor. Peki, hammadde ve yardımcı madde girdileri, acaba doğru mu bildiriliyor, eksik mi bildiriliyor, fazla mı bildiriliyor. 0 zaman, ilaç sanayii içerisinden, kendi çapında ilaç üreten bir firmanın sahibi -belki ismi bazılarınız bilir, geçenlerde vefat etti- Cengiz Yurtoğlu diye bir eczacı arkadaş çıktı ve “bunlar sizleri aldatıyorlar; aslında, bu hammaddeler, dışarıda çok daha ucuza satılıyor; bunlar gidiyorlar en pahalısınıalıyorlar; çünkü, en pahalısı alınırsa, tabiî, kâr oranı yükseliyor ve daha fazla kâr ediyorlar; halbuki, bu ilaç işini daha ucuza mal etmek mümkün” dedi. Onun üzerine, Sağlık Bakanlığının Eczacılık Genel Müdürü -bir hanım eczacıydı- ticaret ataşeliklerine, bizim elçiliklere, ilaç piyasasındaki hammadde fiyatlarını bildirmelerini isteyen bir yazı gönderdi. O yazıya yanıt gelmeye vakit kalmadan, Eczacılık İşleri Genel Müdürü görevden alındı ve böylece, bu fasıl orada durdu.

Şimdi, Sigorta, o güne kadar, tabiî, büyük ölçüde, ilacını oradan almış. Çok büyük birtakım mücadelelerden sonra fabrika, Sigortanın ilaç fabrikası işletilmeye başlandı. Fabrikanın laboratuvarlarında evvela şu tespit edildi: Piyasadan aldığımız ilaçların içerisindeki etkili madde yüzde 7 ilâ 12 oranında eksik çıktı; yani, aspirin yapıyorsa, aspirinin içerisinde esas etkili olan aspirin maddesini yüzde 12 oranında eksik koyuyor, öyle satıyor. Bizim fabrika, ona benzer maddeyi ürettiği zaman, hammaddeyi tam koyuyor; hastanelere kullanıma yolladık, her taraftan telefon yağdı “bu nasıl ilaç, ötekinden iki tane veriyoruz etkili olmuyor, bundan bir tane yutturuyoruz ağrıyı kesiyor” diye. Ne çıktı ortaya; bir kere, ilaç sektörünün buradan bir kanunsuz kâr peşinde olduğu ortaya çıktı.

İkinci kavga şunda oldu: Biliyorsunuz, ilaç, küçük kutularda, şişelerde, 10- 20’lik taneler şeklinde satılır. O şişe ve o karton, ilaç sanayiinde, girdi olarak büyük para ifade ediyor ve fiyatı ve kâr oranını yükseltiyor. “Bizim hastanelerimiz için, bize, 500’lük şişelerde ilaç imal edin” dedik; yani, hap üretecek, kutulara 20’şer 20’şer koyacağına, bana, hapı 500’lük şişe içerisinde ver, ucuza gelsin; çünkü, o senin 12’lik, 20’lik kutularını, ben, zaten, hastanede açıp bir araya katıyorum; ne diye şişeye, kartona para vereyim, bana 500’lük ver” dedik, vermediler; başaramadık, mümkün olmadı, yaptıramadık. Bizim fabrikada, kendi fabrikamızda yaptırdık.

Sonuçta -lafı uzatmayayım- bakın, elimde, 1981 yılıyla ilgili bir rakam var; Sigortanın kendi raporlarından. O yıl, ilaç fabrikasını ürettiği ilaçların fabrikaya maliyeti 82 milyon lira. Kurum, aynı ilaçları, eğer, piyasadan alsaydı 203 milyon lira ödeyecekti; 82 milyon liraya mal ettiği ilaç yerine 203 milyon lira para ödemiş olacaktı; arada 120 milyon liraya yakın bir fark var.

Daha somut bir şey anlatayım size. Fabrikada ağrı kesici bir tabletin maliyeti 154 kuruş, piyasadan aynı ilacın benzerini aldığınız zaman ödeyeceğiniz para 351 kuruş; aradaki fark boşa gidecek para. Şimdi, bu gibi sigorta kuruluşları, sosyal güvenlik kuruluşları üretime dönük işlere girmeli mi girmemeli mi? O tartışma hâlâ sürer. Bunu yapan ülkeler var. Zannediyorum, Fransa’da, Fransız sigorta kurumlarının, buna benzer, üretime yönelik tesisleri var, bazı şeylerin üretildiği tesisleri var. Bana göre, bu yola gidilmemesi için mantıkî hiçbir sebep yok; eğer paranız varsa, bu parayı da nemalandırmak istiyorsanız, kullanmak istiyorsanız, Sigortada yapıldığı gibi ölü yatırıma yatıracağınıza -yani, Sigorta olarak, gayrimenkule yatırıyorsunuz, kiraya veriyorsunuz; o kira gelirinden pay alıyorsunuz- öyle yapacağınıza, sosyal sigorta kurumlan, çok daha fazla kâr giderici, masrafları önleyici, üretime yönelik yatırımlara niçin yönelmesin.

Kurumda, bunun çok daha basit örnekleri var. Mesela, kurum, her yıl, tonlarla basılı kâğıt, evrak harcar; basılması son derece kolay, çok basit birkaç matbaa makinasıyla basılı evrak basabilirsiniz; kitap basmak filan gibi değil, cetveller, şunlar bunlar… Bunu Yönetim Kuruluna götürdüğümüz zaman kıyamet koptu “biz matbaacı mıyız” dediler.

Peki, 1978-1980’de benzin darlığı var, bütün arabalar, benzincilerin önünde, kuyrukta. Aklı başında birtakım devlet kuruluşları ne yapmışlar; kendileri bir benzin pombası yapmış, kendi benzinini, kendi vasıtalarına veriyor. Sigortanın da dünya kadar vasıtası var; bir benzin istasyonu da biz kuralım da, hizmet adam gibi yürüsün, zaman kaybı olmasın, benzincilerin önünde perişan olmayalım, biraz da ucuza getirelim dedik “biz benzinci miyiz” dediler. Biz benzinci değiliz, ilaççı değiliz, şu değiliz, bu değiliz; biz neyiz; biz, hazır yiyiciyiz. İşçiden, işverenden, primlerden kürekle para akar; biz de, bunu, otururuz, hiçbir çaba harcamadan rahatlıkla harcarız. En fazla yaptığımız iş, gider gayrimenkul alırız, onun içine de ucuza oturan kiracı koyarız; onu da beceremeyiz de, kirayı artırımı da beceremeyiz; on yıl önceki fiyatla orada kiracı oturturuz, oradan gelen paradan hayır göreceğiz diye bekleriz.

Şimdi, Sigorta böyle idare edildi ve bugünkü duruma böyle geldi.

BAŞKAN – Efendim, izninizle, bir 10 dakika ara verelim; daha sonra, kaldığımız yerden devam edelim.

Arkadaşlar, 10 dakika sonra, Engin Bey, tekrar sorularınıza cevap verebilecek. Şimdi, 10 dakika ara veriyoruz.

İKİNCİ OTURUM

Açılma Saati:

BAŞKAN: Mustafa UÇAR

BAŞKAN – Şimdi, gelelim sizin sorularınıza. Önce Sayın Dr.Engin Tonguç’a sormak istiyorum :

Peki, siz ne düşünüyorsunuz; yani, Türkiye’de bu iş nasıl düzeltilir?

DR.ENGİN TONGUÇ – Şunu hemen söyleyeyim: Aslında, bu SSK’nın yönetim takımı, büyük ölçüde, uzun yıllar, biraz da kemikleşmiş şekilde İktisadî ticarî ilimler akademilerinden gelmiştir. Şimdi, kusura bakmasınlar, ben, Genel Müdür Yardımcılığı yaptığım zaman Genel Müdürün yüzüne de söylemişimdir, onlar, bu konuları, bizim istediğimiz genişlikte kavrayacak nosyona sahip değillerdir; onlar, dar anlamda sigorta olayını ele alırlar ve o dar anlamda yürütmeye çalışırlar. Aslında, oralara, yönetim kademelerine, daha çok sizin disiplininizden yetişmiş olan kimselerin gelmesi gerekir. Sigorta’nın bugün içinde bulunduğu çıkmazın başlıca nedenlerinden bir tanesi de budur.

HASAN … – Türkiye’de doktora gitme sıklığı diğer ülkelere göre daha düşüktür; yani, insanlar daha az sıklıkta doktora giderler. Fakat, bildiğim kadarıyla, SSK mensubu insanlar bu hizmetten daha sık yararlanıyorlar; çünkü, SSK’nın geniş bir ağı var; yani, hem hastaneleri var hem dispanserleri var; hatta, daha küçük birimleri de olabilir. Fakat, ülke olarak düşük olduğu için, ben şuna inanıyorum; eğer, bir organizasyon olsa, insanlara “normal gittiğinizden bir kere daha fazla doktora gidin” dense, tüm hastane iflas eder gibime geliyor; yani, hiçbir şey yapamaz ve kilitlenirler. Sonra, siz “işyeri hekimliği sistemi tam otursaydı veya oturtulabilirse, hiçbir sıkıntı kalmayacak, insanlar tam tedaviye ulaşacaklar veyahut da dertleri de kalmayacak” diyorsunuz. Bu bilindiği halde ve öğrendiğimiz kadarıyla maddî olarak da fazla bir külfet getirmediği halde, bu sistem uygulanamıyor. Halbuki, Avrupa’da, doktor fazlası olan ilginç ülkelerden biriyiz; yani, doktor fazlamız var ve bunu kullanamıyoruz. Bu, eğer siyasî bir tercihse, bu da anlamsız; çünkü, bu, öyle ya da böyle, istihdam yaratan bir uygulama olacak. Böyle bir tercihin olması eğer bilgisizlikse, sanıyorum, son zamanlarda, bu bilgiye de eriştik artık, bunun olması gerektiğine eriştik. Bu niye olmuyor? Maddî kaynak var, eleman var; ama uygulanamıyor; yani, bu çok ilginç bîr şey; siyasî tercihin de ötesine gidiyor; buna, artık “ahmaklık” denilebilir. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

DR. ENGİN TONGUÇ – Şimdi, tabiî, bu çeşitli nedenlerle uygulanamıyor. Bir kere, birincisi, anlatmaya çalıştığım gibi, Türkiye’de, hekimlik kavramında bir yanlışlık var; yani, hekim olarak yetiştirdiğiniz kişi, fakültelerde, bu birinci basamaksağlık hizmetine göre yetiştirilmiyor, daha çok uzman hekim olmaya göre yetiştiriliyor ve hekimin bütün amacı uzman hekim olmak. Halbuki, dünyanın hiçbir yerinde, uzman hekim, hastanın sahibi hekim değildir; hastanın sahibi olan hekim, birinci basamak hekimi, pratisyen hekimdir; yani, şu veya bu, ister sosyalizasyon sistemi olsun ister sigorta sistemi olsun ister muayenehane sistemi olsun, iyi bir sağlık organizasyonunda, insanlar, bir belirli pratisyen hekime bağlıdırlar, onun sorumlu hekimi odur. Uzman hekim, danışman hekimdir; ancak o sorumlu pratisyen hekimin gerekli gördüğü hallerde işin içerisine karışan hekimdir ve hastanın sahibi o değildir, sahibi pratisyen hekimdir; geçerli olan sistem budur.

Şimdi, bir kere, doktor, buna göre yetişmiyor. Doktor sayısı fazla. Hatta, Sağlık Bakanlığının açılmış sağlık ocakları var, şehirlerde de var. Ne oluyor; orada bir sürü hekim var; fakat, bunların hepsi, küskün, bezgin birtakım çocuklar. Şunun için; çünkü, fakültelerde, ideal olarak onlara aşılanan uzman hekim olma. O, orada, bir birinci basamak pratisyen hekiminin yapacağı işleri severek isteyerek yapmıyor. Ne yapıyor; ben uzmanlık sınavına ne zaman gireceğim, nasıl hazırlanacağım endişesi içerisinde, oturuyor, ders çalışıyor. Uzman hekimlerden kurulu bir sağlık sistemi olmaz. Türkiye’de, bir kere, bu terslik var. Zaten, oranlar da ters; uzman hekim sayısı gereğinden fazla.

Şimdi, kamuoyu oluşturma bakımından halk da yanlış yönlendirilmiş; halk da, pratisyen hekimi hekimden saymıyor, illâ ki uzman hekim arıyor. Bu son derece yanlış bir şey.

Sigortaya gelince; Sigortada da, söylediğim nedenlerle, Sigortanın yönetiminin büyük ölçüde bu işlerden anlamayan insanların elinde olması nedeniyle, bu birinci basamak hizmeti bir türlü geliştirilmiyor. Bugünkü tablo bu.

HAKAN YOLCU – Şimdi, biliyoruz ki, toplumlarda iki tür etkinlik olabiliyor; ya aşağıdaki kesim birtakım taleplerde bulunuyor ve bir süre sonra, bunu, tüm toplum kabul ediyor ve o gerekleşiyor ya da toplumun duyarlı kesimleri, aydın kesimleri, ezilenlerin haklarını onlardan önce savunuyorlar ve aşağıyı bilinçlendiriyorlar.

Şimdi, siz kendiniz birtakım çabalarda bulunmuşsunuz; fakat, bunun içine, herhalde, meslek odanız olan Tabipler Birliği katılmamış. Şimdi, belki de, toplumda sağlık sorununa en duyarlı olması gereken kesim işçilerden önce tabipler olması gerekirken meslek odası buna niye katılmadı veya katıldıysa, sizin, tıp fakültesindeki müfredatı değiştirmeniz yolunda ne tür çabalarınız oldu?

Bir de, son olarak, artık, bize, her tür hak, dışarıdaki konjonktürün getirisi olarak geldiyse ve konjonktür de, bugün, bu hakları bizden almak yönünde gelişiyorsa, gelişme umudu, tekrar konjonktürün, işte, sosyal hakları geliştirmesi yönünde çabalar içermesiyle mi olacak?

DR. ENGİN TONGUÇ – Şimdi, aslında, meslek odası olarak Tabipler Birliği 1980’den önce önemli bir gelişme gösterdi. Ondan önceki yıllara gelinceye kadar, 1970’lerden önce, meslek odası olarak, Tabipler Birliğinin, önemli bir fonksiyonu yoktu; daha çok defter tasdiki gibi birtakım işierie uğraşıyordu. Halbuki, 1970’li yıllarda, diğer meslek odalarındaki gelişmeye de paralel olarak, Tabip Odası bir önemli atılım gösterdi. Mesela, vakit kalmadı, burada size, tam süre olayından bahsedemedim. Türkiye’de, 1970’li yıllarda, tam süre olayında başı geçen Tabipler Birliğidir. Büyük mücadeleler verdi, hatta, işi durdurma eylemlerine kadar gitti.

Bizim açımızdan, benim konum açısından Tabipler Birliği bizi büyük ölçüde destekledi. O destek olmasaydı, biz, o söylediğimiz küçük kamuoyunu biler oluşturamazdık; yani, öyle bir destek var. Destek ne zaman bitti; destek, 1980’de bitti. 1980 darbesi geldiği zaman, bütün meslek odaları gibi, Tabipler Birliği de kapatıldı; suçlandı, mahkemeye verildi, mahkemeden aklandı; kendini derleyip toparlaması, ancak, 1983-1984 yılında yeniden açıldığı zaman oldu ve bu yeni açılıştan sonra da yine bir atılım yaptı; özellikle işyeri hekimlikleri konusunda çok büyük bir atılım yaptı. İşte, olayı başlatan Gürhan Bey’dir. İşyeri hekimliklerinin bir sertifika karşılığı yapılabileceğini, bunun, ancak Tabipler Birliğinin yetkisinde olduğunu, Tabipler Birliğinin bu eğitimi kendisinin yapacağı -nitekim, kurslar yapıldı, hâlâ yapılıyor- ve ancak bu kurslara girmiş hekimlerin sertifika aldıktan sonra işyeri hekimi olabilecekleri esasını getirdi. Bu önemli bir atılımdı. Bugün, bunların, böyle sertifika almış hekimlerin sayısı birkaç bini geçiyor. Yalnız, tabiî, bunun geliştirilmesi lazım. Burada eksik olan şu: Türkiye’deki demokratikleşme süreci tamamlanmadığı için, bütün meslek odaları gibi, Tabipler Birliğinin de yetkileri sınırlı; yani, bir işyeri hekimini atarken sertifikaya bağlamışsınız, ancak o sertifikası varsa ve Tabipler Birliği izin verirse o işyeri hekimi işyeri tarafından atanabiliyor; ama, örneğin işten çıkarılmasında aynı mekanizma yok, Tabipler Birliğinin öyle bir yetkisi yok. Halbuki, işyeri hekiminin iş güvencesinin olabilmesi için, her türlü özlük haklarının Tabipler Birliğinin kontrolü altında olması gerekiyor; aksi halde, o işyerinde istenilen hizmeti yapacak gücü bulamıyor; işveren, onu, gerektiğinde ezebiliyor. Onun için dışarıda ne yapmışlar; işten atılacağı zaman, işveren, Tabipler Birliğine gidip, işten atılma gerekçesini kanıtlamak zorunda; yani, işte “bu yolsuzluk yapmıştır yahut devamsızdır, şudur, budur” diye kanıt göstermek zorunda; başka türlü işten çıkaramıyor; ama, bizde, istediği zaman çıkarıyor. Ondan sonra, mesela, para olayı, yine işyeri hekiminin maaşı olayı başka esaslara bağlanmış; işyeri hekimi, doğrudan doğruya işverenle muhatap olup da etki altında kalmasın diye, direkt olarak işveren vermiyor da, bir fon kurmuşlar, o fondan veriliyor. Şimdi, biz, bütün bunlardan daha çok uzağız; ama, meslek odası olarak Tabipler Birliği, 1980’den önce büyük mücadele vermiştir, o yüzden, yöneticileri, 1980 sonrası büyük acılar çekmişlerdir; 1983’ten sonra bir toparlanma dönemine girilmiştir. Ben, İzmir Tabip Odasının ilk açıldığı günü hatırlıyorum; işte, askerî hükümet tarafından mühürlenmiş kapıyı açıp da içeri girdiğimiz zaman, her şeyin ortalığa saçılmış olduğunu, bütün evrakın yırtılmış olduğunu ve odanın resmî mührünün yerde olduğunu bulduk. Şimdi, meslek odası olarak, böyle bir darbeden sonra, 1983’ten itibaren tekrar güçlenme sürecine girmiştir.

İkinci sorunuza cevap olarak, hayır, öyle bir girişimim olmadı; çünkü, aslında olması lazım. Mesela uzmanlık sınavlarının filan da Tabipler Birliğinin koyduğu standartlarla yapılması lazım; bütün dünyada uygulamalar böyle; ama, fakültelerin yönetimleri, bir meslek odasının müfredat programına karışmasına ne dereceye kadar yatkın; o, tabiî, Türkiye’de açık bir soru. Yani, bir yerde, bütün olay, herkesin, hangi kurumda olursa olsun, nerede yönetici olursa olsun, demokratik mekanizmaları benimsemesinden geçiyor; o benimseme olmadığı sürece, bu kurumların etkilerini artırma olanağı yok. Bir YÖK sistemine bağlıyken, ben, Tabipler Birliği Başkanıolsam, gidip, YÖK’e, böyle bir öneride bulunamam; çünkü, o sistem öyle bir sistem ki, gidip de onlara böyle bir şey söylemek abes kaçar. Hani, fakülteler, üniversiteler böyle bir demokratik mekanizmayla yönetilse, dediğiniz doğru, böyle bir talepte bulunulabilir; ama, bugünkü sistemde abes olur.

DİLEK ÖNDE – Şimdi, hep, SSK’nın sorunlarından bahsettik. Diğer sosyal güvenlik kurumlarının da sağlık sorunları hemen hemen aynı. Şimdi, hepsinin birleştirilmesi daha etkin sağlık hizmeti verilmesi sonucunu doğuracak belki. Siz, SSK’da çalışırken, bu konuda bir şeyler düşündünüz mü, bu kararları kimler veriyor?

DR. ENGİN TONGUÇ – Şimdi, baştan, SSK’nın, Emekli Sandığından ayrı, Sağlık Bakanlığı kuruluşlarından ayrı, apayrı bir organizasyon olarak ortaya çıkması, aslında, Türkiye açısından büyük sakıncalar getirmiştir; yani, Türkiye’de, belli bir süreç işleyip de belli yıllar geçtikten sonra çeşitli nedenlerle birleştirilmeleri çok zor olan, birbirinden ayrı birtakım sosyal güvenlik kuruluşları ortaya çıkmıştır. Sağlık Bakanlığı, SSK -bir de Bağ-Kur eklendi- Bağ-Kur, Emekli Sandığı. Şimdi, bunların hepsinin statüsü birbirinden farklı. Aslında, doğru olan, pratik olan, akla uygun olan, bunların yerine bir tek sistemin olması, bir tek kuruluşun olması; ki, işleyiş açısından, eşitlik açısından rahat çalışılsın. Ama, maalesef, bu, Türkiye’de olmadı; olmadı, şimdi, birleştirmek çok zor; çünkü, geçmiş yıllarda alınmış birtakım haklar var ve bu haklar, hep, değişik yasal statülere göre alınmış haklar. Birleştirmeye kalktığınız zaman, ortaya, çok büyük yasal sorunlar çıkıyor; statüleri birbirine uyduramıyorsunuz. O zaman geriye ne kalıyor; ilk akla gelen, bunlar arasında, en azından, bir işbirliği ve eşgüdüm. İşte o, Türkiye’de mümkün değil; Türkiye’de, çeşitli kurumlar arasında eşgüdüm ve işbirliği yapamazsınız. Bir yığın resmî toplantıya katılmışımdır, çok defa, o toplantılarda şu duyguya kapılmıştım: Acaba, biz, bu karşılıklı konuşanlar aynı ülkenin insanları mıyız, yoksa, bunların bir kısmı Yunanistan’ın, bir kısmı Bulgaristan’ın, bir kısmı bizim mi filan diye; bizde, böylesine bir korkunç kurumculuk ve kendicilik vardır; biz, kesinlikle, işbirliği, eşgüdüm yapamayız. O zaman geriye ne kalıyor; belki kademeli olarak, yavaş yavaş bunları birbirine entegre etmek. Mesela, biz yönetimdeyken, SSK ile Sağlık Bakanlığı arasında, Sağlık Bakanlığının sağlık kuruluşları ile SSK sağlık kuruluşları arasındaböyle bir entegrasyona gitmenin başlangıcı sayılacak bazı anlaşmalar imzaladık. Ne yapılacaktı; her iki tarafın yataklı kurumlan birbirinden yararlanacaktı. Ne bileyim, diyelim ki Yozgat’ta SSK hastanesi var, Sağlık Bakanlığı hastanesi var; biri tıklım tıklım dolu, öteki boş; çünkü, yatırımlar politik nedenlerle yapılmış; bir tanesi gereksiz yapılmış, öteki gerekiyor, oraya da yapılamamış; biri boş duruyor, öteki dolü. Mesela, bunu karşılıklı kullanalım. Personelimizi karşılıklı kullanalım; izne çıkacak hekimleri öyle ayarlayalım ki -basit bir şey; ama, bir taşra kenti için, pratik bakımdan çok önemli- birbirinden yararlansın, boş kalmasın. Sosyalizasyon uygulanan illerdeki sağlık ocaklarında, SSK hizmetlerinin yürütülmesi için zorluk olarak, Sağlık Bakanlığı “sizin yazı işleriniz çok; biz, bu yazı işlerini beceremiyoruz; bunun için bize yardımcı olun” dedi. Ne yaptık; biz gittik, o sağlık ocakları için, SSK’ya ilave kadro aldık “maaşı bizden verilmek üzere oraya memur koyacağız, bizim bürokratik işlemlerimizi onlar yürütecek” dedik. Şimdi, bunlar, birtakım birleşme, birtakım yakınlaşma teşebbüsleriydi; ama, bunların sürekli olması için, yöneticilerin karşılıklı anlayışlı olması gerekiyor. Ben öyle olaylar bilirim ki, çok önemli konularda, Çalışma Bakanlığı Müsteşarı ile Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarı birbirlerine küsler diye toplantı yapılamamıştır. Şimdi, böyle bir devlet örgütünde işbirliğini yürütmek son derece zordur. Bunun ideali, hepsinin birleştirilmesidir, bir çatı altında toplanmasıdır; ama, o da, dediğim nedenle, daha önce alınmış hakların varlığı nedeniyle çok zor bir olay. Hukukî birtakım sorunlar çıkıyor; mesela, zaman zaman gündeme gelir, SSK’nın hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri şeklinde formüle edilir. Bir kere, mülkiyeti devredemezsiniz; mülkiyeti, hukuksal açıdan ne hakla devredeceksiniz. Onu devlet yapmamış ki; işçinin, işverenin primiyle yapılmış hastane; onu devletin mülkiyetine nasıl vereceksiniz. O zaman, mülkiyeti vermeden, başka birtakım formüller bulalım. Ama, bunun için -aynı noktaya döneceğim- bu formasyonda yetişmiş insanların yönetime gelmesi gerekir. Onlar da, daha çok, işte, sizin bölümde okuyan insanlar oluyor; yani, bu iş, muhasebeci işi değil.

BAŞKAN – SSK konusunda yaptığımız konferansımızın üçüncüsünü de burada sona erdiriyoruz. Buraya kadar gelip bize değerli bilgilerini aktaran, tecrübelerini aktaran Engin Bey1 e teşekkür ediyoruz.

DR. ENGİN TONGUÇ Rica ederim.

Ben de, arkadaşlarla tanıştığımıza memnun oldum; teşekkür ederim.

Hepinize iyi günler.

Diğer Yazılar