Halil Tunç

Halil Tunç

Halil Tunç

5.4.1996

Açılma Saati: 13:45

Oturum Başkanı :

Dekan Yard. Prof. Dr. Pars ESİN

 

Konuşmacı : Halil TUNÇ

BAŞKAN – Efendim, Ankara Üniversitesinin 50 nci Yıldönümü etkinlikleri arasında planlamış bulunduğumuz SSK Üzerine Toplumsal Tarih Tanıtımı Dizi konferanslarından İkincisine hoşgeldiniz.

Bu konferanslar, Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğü ve Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfının desteğiyle ve tabii bizim … sağ olsun, aramıza hoşgeldiler. Sayın Halil Tunç değerlendirecektir. Konusu da, “Kurum Değerlendirmesi” adını taşımaktadır. Tabii, kurum deyince yalnız ve sadece SSK.

Efendim, şöyle bir plan güdeceğiz; Sayın Halil Tunç, konferansını verecek, ondan sonra kısa bir aradan sonra, tekrar toplanıp sorular-cevaplar bölümüne geçeceğiz.

Buyurun Sayın Tunç.

HALİL TUNÇ – Sayın Hocam, hocalarım, değerli misafirler, sevgili gençler; bana verilen bir notta, evvela konferansçının kendisini tanıtmasını istiyorlar. Ben kısaca kendimi tanıttıktan sonra konumuza girmeye çalışacağım.

Ben 1928 yılında Hacıbektaş’ta doğdum, ilk tahsilimi Hacıbektaş’ta yaptım, 1940 yılında Pazarören Köy Enstitüsüne girdim, son sınıfta iken, ağabeyimin ve babamın bir hafta içinde ölümleri, ister istemez aileme bakma yükümlülüğü benim omuzlarıma kaldı ve son sınıftan ayrıldım. Memleketimde işçilik yaptıktan sonra, 1946 yılında Ankara’ya geldim, Otobüs İdaresinde biletçi olarak işe başladım. İlk işçilik tarihim 1946’dır, tam 50 yıldır, ne güzel bir tesadüftür ki, Ankara Üniversitesinin kuruluşunun 50 nci yılı, Sosyal Sigortalar Kurumunun kuruluşunun 50 nci yılı, böyle bir günde anılarımı tazeledim, heyecanlandım.

1946’dan 1948’e kadar Otobüs İdaresinde çalıştıktan sonra 1948’de asker oldum. 1950’de terhis olduktan sonra, Ankara Bira Fabrikasında işçiliğe başladım. O günlerde Türkiye’de demokratikleşme, sivil toplum örgütlerinin yeni yeni kurulmaya başladıkları yıllarda, ben de o rüzgârda Ankara’da çalışan bira fabrikası işçilerini örgütledim, sendika kurdum ve o sendikanın başkanlığını 1960 yılına kadar yaptım. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonları Türk-İş’in Genel Sekreterliğine seçildim, 15 sene aralıksız bu görevi yaptım, 5 sene başkanlığını yaptım, bu 20 senelik dönem içinde yan kuruluşlarda da görevler yaptım. 1972’de Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü seçildim, 6 sene kontenjan senatörlüğünü sürdürdüm, Fahri Korutürk tarafından ikinci defa,tekrar kontenjan senatörlüğüne seçildim. Bu 1980’e kadar sürdü, daha 4 sene alacağım vardı, bildiğiniz gibi, 1980’de 12 Eylül Senato’yu kapattı.

Bu arada, Türkiye’de yeni kurulmaya başlayan teknik birimler, teknik kurumlar arasında yer alan Milli Prodüktivite Merkezinin de ilk Başkanlığına seçildim ve o görevi yaptım. Bu arada bir anımı burada sizlere aktarmak isterim. O dönemde Turgut Özal benim Başkanvekilimdi, Planlama Müsteşarı idi, Necmettin Erbakan da Yönetim Kurulu üyemdi. Yani, bu görevlerim sırasında, politikacıların birçoklarıyla tanışmak, onların siyasi, sosyal, ekonomik felsefe ve görüşlerini de yakından öğrenmek imkânını buldum.

Ayrıca, Cumhuriyet Senatosunda iken Sosyal İşler Komisyonu Başkanlığı yaptım, uzun süre Yüksek Hakem Kurulu üyeliği yaptım. Yüksek Hakem Kurulu üyeliği, bana bir üniversite seviyesinde bilgi birikimi sağladı; çünkü, Türkiye’nin her iş kolundan gelen iş uyuşmazlıkları orada görüşülür, karara bağlanırdı. Daha o senelerde Türkiye’nin bütün sanayi sektörünün, iş hayatının sorunlarını, inceliklerini öğrenme imkânını buldum.

1979 yılında kendi isteğimle Türk-İş Genel Başkanlığından ayrıldım. Amacım, daha rahat bir politika yapmaktı, daha doğrusu rahat bir senatörlük yapmaktı; çünkü, bu kadar yoğun işler o görevimi aksatıyordu. Fakat, söylediğim gibi, ancak onu 1 sene sürdürebildim. 1980’den sonra politikaya atılmak istedim. İlk aşamada Bülent Beyin kurmayı arzuladığı DSP’nin sözcülüğünü yaptım. Fakat, bir süre sonra, tabii bazı uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar dolayısıyla Bülent Beyle yollarımız ayrıldı, SHP’nin Ankara İl Başkanlığını yaptım. Son olarak da Karayalçın döneminde Büyükşehir Belediyesi Danışma Kurulu Başkanlığını yaptım. Şimdi de, Sosyal Sigortalar Kurumu Yönetim Kurulu üyesiyim.

Hemen hemen 50 yıllık çalışma hayatı içinde yaşayan bir insan olarak, deneyimlerimi gelecek kuşaklara aktarmaktan başka bir sorumluluğum kalmadı; ne sendikacılık alanında ne politik alanda bir iddiam yok. Sorumluluk duyduğum konu, bu 40 yıllık birikimimi gelecek kuşaklara aktarabilirsem görevini yapmış insanların huzuru içinde olacağım. Fakat, bu 50 yıllık çalışma hayatımda, denebilir ki sıra işçiliğinden senatörlüğe, Türk-İş Genel Sekreterliğine, Genel Başkanlığına nasıl gelindi; bunu şuna borçluyum: Karşıma çıkan engelleri aşa aşa, çilesini çeke çeke geldim. Yani, sıra işçiliğinden, kontenjan senatörlüğüne, Türk- İş Genel Başkanlığına durup dururken, elimden kimse tutup getirmedi. Sizler gençsiniz, yarın hayata atıldığınızda birinci felsefeniz şu olmalı: Hangi işte çalışırsanız çalışın, işinizi sevmek, başarıya ulaştırmak için gerekli heyecanı duymak şart. Ben bunu duydum ve kanaatimce Türkiye’de pek az insana nasip olan sıra işçiliğinden belirli bir seviyeye geldim.

Bu arada, bir de uluslararası alanda nişan aldım; Alman Cumhurbaşkanı Valler Schev,1975 yılında Almanya’da çalışan Türk işçilerinin sendikalaşması, Alman sendikalarıyla koordinasyonun sağlanması yolunda gösterdiğim çabadan dolayı Büyük Hac Nişanı ile ödüllendirildim.

Kendimi böylece tanıttıktan sonra, kısaca Sosyal Sigortalar Kurumunun 50 yılına geçmek istiyorum. Bilindiği gibi, günümüzde sosyal adalet, sosyal devlet, sosyal güvenlik çok çarpıcı kavramlar. Özellikle çalışanlar için bu kavramlar kutsal kavramlar. Yani, çalışan insanı bu kavramlar heyecanlandırır. Ne yazık ki bugüne kadar bu kavramlar kavram olmaktan öte hiç içleri doldurulamamış, yaşama tam anlamıyla dönüştürülememiştir. SSK da böyle bir kurumdur. Gerçi, insanların ömründe küçük bir zaman değil ama, kurumlarm tarihinde, müesseselerin tarihinde 50 yıl büyük zaman da değil. Yani, o bakımdan karamsarlığa düşmemek lazım. Bence, gerek üniversitelerimiz bunlar cumhuriyetin kurumlan- gerekse yine cumhuriyetin kurumlan olan sosyal güvenlik müesseselerimizin 50 yıllık geçmişi, pek uzun bir geçmiş değil. Karamsar olmaya gerek yok. Bunlar, hatta genç kuruluşlar denebilir.

Bildiğiniz gibi, Türkiye’de sosyal güvenlik, 1936’iı yıllarda gündeme gelmiş olmakla beraber, İkinci Dünya Harbinin girmesi dolayısıyla ancak 1946 yılında hayata geçirilmeye başlanmış; fakat, ilkeleri daha 1936 yılında 3008 sayılı İş Kanunu ile atılmış. 3008 sayılı İş Kanunu, o günün şartlarına göre, bence gerçekten devrim kanunlarından bir tanesi. Çünkü, o günlere kadar işçi günde 16 saat, 18 saat çalışırken, ilk defa 1936 yılında çıkan bir yasayla 8 saatlik çalışma süresine kavuşmuştur. Yine, işçinin yarınını garanti altına alacak müesseselerin kurulmasının ilkeleri de 1936 senesinde kurulmuş. Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra çıkan devrim kanunları arasında İş Kanununu ben bir devrim kanunu olarak kabul ediyorum; çünkü, bu arada bir anımı da anlatmak isterim. İş saatleri tartışması yapılırken, o günün şartlarında 16 saat çalışan işçinin yeni kanuna göre kaç saat çalışması lazım diye de tartışmalar başlamış, bu tartışmalar o kadar yoğunlaşmış ki, kimisi 14 saate indirelim, kimisi 12 saate indirelim, kimisi 10 saate indirelim, kimi de 8 saate indirelim gibi görüşler ortaya atılınca, son olarak demişler ki: “Bu konuda Atatürk’ün görüşünü alalım, ne diyor” Atatürk’e çıkmışlar, “Efendim, iş yasası hazırlıyoruz. Ülkemizde şu anda günlük çalışma süresi 16 saat, bunu kaç saat yapalım?” Atatürk’ün sözü şu olmuş: “Çocuklar, Avrupa’da kaç saat, Batı ülkelerinde kaç saat” diye sorunca, “8 saat efendim” demişler; bunun üzerine Atatürk: “8 saat olacak” demiş. İtiraz etmişler, “Efendim, 16 saatten 8 saate inmez, bunu kademe kademe yapalım” demişler. Atatürk’ün sözü aynen şu olmuş: “Gençler, şu şeyi hiç unutmayın: Devrimler

süratle yapılırsa devrim olur. Eğer devrimler çok süratle yapılmazsa o yozlaştırılır, sulandırılır, devrim kabiliyetini kaybeder. Biz kadının peçesini santim santim kaldırmadık. Bunu da böyle 14 saat, 12 saat, 10 saat değil, doğrudan doğruya kadının peçesini nasıl çektik aldıysak, doğrudan doğru da Avrupa’da 8 saatse 8 saate indireceğiz” gibi bir görüşle itiraz edenleri susturmuş ve 1936 senesinde ilk defa çalışanların mesaileri 16 saatten 8 saate indirilmesiyle daha insanca bir çalışma ortamına kavuşmuşlar.

Burayı şu bakımdan örnek vermek istedim; 1936 senesinden sonra, tabii arkasından İkinci Dünya Harbi gelmiş, 1936’da çıkan 3008 sayılı İş Yasasındaki ilkeler yaşama geçirilememiş. Ta ki 1946 senesinde Çalışma Bakanlığı ve Sosyal Sigortalar Kurumu kurulduktan sonra, bu İş Kanunundaki Atatürk’ündirektifleriyle konulan ilkeler, işçilerin yarınlarına güvenle bakabilmelerini sağlayacak sosyal güvenlik kuruluşlarının kurulmasıyla ilgili yaşama geçirilmeye başlanmış.

Tabii, sosyal güvenlik kavramı çok geniş bir kavram. Hattı zatında insanlık tarihi kadar eski bir kavram; ama, o günlerde adı sosyal güvenlik değilmiş de başkaymış. Mesela, vakıfmış; vakıflar kurmak suretiyle insanlar, çok eski çağlarda yarınlarını güvence altına alma gayreti içinde olmuşlar. Çünkü, insanoğlunun tabiatında var, daima yarınından kaygı duymuş, endişe duymuş. Onun için de, yarınlarını garanti altına almak üzere örgütlenme, yeni teşekküller kurma, yeni arayışlar içine girmiş. İşte, günümüzde bunun adı sosyal güvenlik olmuş. Yani, çağımız da o arayışların sonucu olarak, bugüne kadar gelinen mesafelerde bunun çağımızda adını sosyal güvenlik şeklinde koymuşlar.

Geçmişte vakıflar kurulmuş dedim. Şimdi, bir aralık vakıflar dini teşekküller olarak yorumlanmış. Halbuki, eğer Türk tarihini incelersek, vakıflar daha 3 250 sene önce, Türkler tarafından Asya’da kurulmuş teşekküller. O kadar çeşitli vakıf kurulmuş ki, yani insanlara sadece yardım etmek, insanların geleceklerini güvence altına almak yanında, hatta hatta, daha ileri giderek, bütün canlıları korumak, onların sağlıklarıyla, onların durumlarıyla ilgilenmek bakımından da vakıflar kurulmuş. Mesela, en eski vakfı Etiler, Ettürkler kurmuş, Hun İmparatorluğu devam ettirmiş, Avar Devleti, Göktürk İmparatorluğu, Uygur Devleti, Hazar Türkleri, Tuna-Bulgar Devletleri, Volga-Bulgar kavimleri, Sağmanoğulları, Gazneliler, Karahanlılar, devam edip gidiyor. O günden bu yana vakıflar aracılığıyla insanlar yarınlarını güvence altına almak yerine, çağdaş olarak, İkinci Dünya Harbinden sonra 1946’da dünyadaki demokratikleşme yolundaki gelişmeler Türkiye’yi de etkilemiş, Türkiye’de de 1946 yılında hem Çalışma Bakanlığı kurulmuş hem de Sosyal Sigortalar Kurumu -o günkü adıyla İşçi Sigortaları Kurumu- olarak kurulmuş.

Kurulduğu günden bu yana 50 sene geçmesine rağmen, üzülerek ifade etmek lazım ki, hâlâ o eski adı, İşçi Sigortaları Kurumu hüviyetinden kurtulamamış. ‘Yani, bir sosyal güvenlik müessesesi şeklini alamamış. Bildiğiniz gibi, sosyal güvenlik, tüm çalışanları şemsiyesi altına alan bir kuruluştur; çünkü, şu anda SSK’nın iştirakçilerinin yüzde 99,9’u işçilerdir. Ancak, avukatlar, ayrıcalıklı olarak o günün şartlarında, hiç de SSK’ya girmemeleri lazım gelirken, bir miktar avukatımız -bunların sayılarını verecek değilim- SSK’ya bağlanmak için Mecliste gerekli kulisleri yapmışlar, kanun değişikliğiyle SSK’ya bağlanmışlar.

Zaman geçmiş, bildiğiniz gibi, sigorta dallarından, işsizlik sigortası hariç, tüm sigorta dalları SSK’da artık gelişmeye, uygulanmaya başlamış. Bu 1962 yılına kadar devam etmiş, 1962 yılında artık bu İşçi Sigortaları Kurumunun adının değiştirilmesi ve kapsamının genişletilmesini amaçlayan bir görüşle, SSK kurulması yolunda bir gayret içine girilmiş. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, Sosyal Sigortalar Kurumu kurulması yolunda ilkeler belirlenmiş ve isminin de Sosyal Sigortalar Kurumuna dönüştürülmesi öngörülmüş.

Sizler yarın hayata atılacaksınız veya konunuz da tamamen ülkede sosyal politikalar, iktisadi politikalar, buna benzer Siyasal Bilgiler Fakültemizde verilen öğretimin doğal sonucu olarak belirli görevlere geleceksiniz. Şunu bilmenizde fayda umarım: O Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planını mutlaka ama mutlaka, zamanınız olduğu sürece, alın okuyun. Türkiye’de ilk defa çok ciddi araştırmalara dayanan, çok iyi niyetli, Türkiye’nin çağdaşlaşmasını, gelişmesini amaçlayan bir Plandır o, ama maalesef, herşeyde olduğu gibi, o Plan da İkinci, Üçüncü ve bugün Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planını yaptık bildiğiniz gibi, yozlaştırılmış. Fakat, talebeler olarak mutlaka ve mutlaka Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planını okumanızı öneririm,

Bakın, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında sosyal güvenlik sistemiüzerinde ne gibi çalışmaların yapılması lazım geldiğini, Plan ilke ve hedeflerinde belirlemişler. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planının sosyal güvenlikle ilgili hedefleri şöyle: Sosyal güvenlik alanında 15 yıl içinde gerçekleştirilecek hedefler şunlardır: “Herkes için ihtiyarlık ve sağlık sigortalarını kapsayan genel bir sosyal güvenlik düzeni kurulacaktır. Bütün sosyal güvenlik çalışmalarının bir elden yürütülmesi sağlanacaktır; ancak, Sigortalıların özel yararları ve durumları bu düzen içinde göz önünde bulundurulacaktır…” Ben fazla zamanınızı almamak için devam etmiyorum; “Bu sosyal güvenlik müessesesinin de çekirdeği İşçi Sigortaları Kurumu olacaktır.” denilmektedir. O zaman da İşçi Sigortaları Kurumundan Sosyal Sigortalar Kurumuna dönüşün ilk işaretlerini burada görmekteyiz. Bu ilkelerden sonra 506 sayılı Kanun çıkıyor ve adı Sosyal Sigortalar Kanunu oluyor. Yalnız, bu arada Sosyal Sigortalar Kanunu çıkarılırken, arkasından Plan ilkelerine ters düşen bir şekilde bir Bağ-Kur olayı ortaya çıkıyor, yani bağımsız çalışanların sosyal güvenlik müesseseleri olarak. Halbuki, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, sosyal güvenlik müesseselerinin bir çatı altında toplanması, Emekli Sandığı, SSK ve bankaların sandıkları, buna benzer ne kadar sosyal güvenlik kuruluşu varsa, bunların bir çatı altında toplanması öngörülüyor. Fakat, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planının bu ilkeleri göz ardı edildiği için bu sağlanamıyor. Sağlanamayınca ne oluyor; işte, sosyal güvenlikte karmaşa başlıyor. Mesela, Bağ- Kur kuruluyor, o zaman kurulduğu yıllarda, benim görevim icabı, Türk-İş’in Genel Sekreteri idim, ilgilileri uyardım, Türkiye’de ekonomik bakımdan toplumun seviyesi belirli bir seviyeye gelmediği sürece, daha açık ifadesiyle çalışanlar asgari insanca yaşayacak bir ücrete kavuşmadıkları sürece, ihtiyari sigorta sistemleri Türkiye’de tutmaz. Çünkü, biliyorsunuz Bağ-Kur ihtiyari sigorta sistemi; kaynağından kesilmiyor, Bağ-Kur’a gideceksin, primini ödeyeceksin ki, orada hizmetlerin sayılsın. Bir insan eğer geçimini sağlayamıyorsa, gidip prim ödemez. Bugününü düşünür, yarınını düşünmez; ancak, geçimini normal şartlar altında sağlayan insanlar yarınını düşünebilir ve yarın için de bir yatırıma gider, primini öder. Nitekim bugün Bağ-Kur işlemez durumda, gerek fonksiyonları icabı gerek mensuplarına bağladıkları aylıklar seviyesi bakımından düşük seviyede.

Yani, görülüyor ki, daha o günlerde sosyal güvenlik sistemimizde sağlıklı bir adım atılamadı. Bunun nedenlerini araştırdığımızda karşımıza bazı şeyler çıkıyor; neden olamadı?.. Bir kere, sosyal güvenlikle ilgili hizmetlerin,politikaların üretilmesi yeri olan Çalışma Bakanlığı bu konuya çok istekli, çok heyecanlı bir şekilde başlamadı. Birden, Çalışma Bakanlığında, diğer kuramlarımızda olduğu gibi, yöneticiler ve bakanlar çok sık değişti. Düşünebiliyor musunuz, 50 yıllık Çalışma Bakanlığında 47 bakan geldi gitti. Bir bakan geliyor, çalışma hayatının belirli politikalarını belirleyici bir çalışma yapıyor, yaptırıyor, sosyal güvenlikle ilgili çalışma yaptırıyor, tam onu uygulama alanına koyacağı zaman, bakan gidiyor, başka bir bakan gidiyor. Tüm o hazırlıklar geri plana atılıyor, o yeni gelen bakan kendi felsefesine uygun bir çalışma yapıyor… Böylelikle hemen hemen 50 yılda 50 çalışma bakanı dolayısıyla, boşa gitmiş denemez, ,belki insafsızlık olur ama, heder olmuş, kaybedilmiş yıllar olarak bakılabilir. Bu, Kurum için de geçerli. Kurum da, genel müdürleri çok sık değişen bir Kurum. Yalnız Kurumumuzda değil biliyorsunuz, Türkiye’nin her yerinde bu böyle. KIT’lerin bu hale düşmesinin tek sebebi değil ama, en önemli sebeplerinden bir tanesi, KİT yöneticilerinin sık sık değiştirilmesinde aramak lazımdır. Çünkü, o büyük KIT’lerde, büyük kuruluşlarda bir senede onun başına gelen umum müdür ancak kurumu tanıyabilir, tanıması lazım ki kuruma hayatiyet versin, kurumu sağlıklı bir yönetim şekliyle ilerilere doğru götürsün. Tam adam geliyor, kurumu tanıyor, KİT’i tanıyor, fakat bir sene sonra yönetimi değişiyor. Yani, bu, ülkemizin bir zaafı. Bürokrasimizdeki bu zaaf devam ettiği sürece, ne kadar çağdaş kanunlar çıkarırsak çıkaralım, bu kanunların uygulama alanı pek bulunmuyor. Buna bu bakımdan işaret etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Kurumun bugün içinde bulunduğu konular, bildiğiniz gibi, hemen hemen Türkiye’de gündemin birinci maddesi değilse bile sık sık işgal ediyor, hergün basınımızda olsun, radyo ve televizyonlarda olsun, “Kurum batıyor” , “Kurum iflas etti” , “Emeklilerin durumu ne olacak?..” gibi tartışmalara tanık oluyoruz. Elbette Kurumun sıkıntıları var; fakat, Kurum, 1946 senesinde o kadar sağlam esaslara göre kurulmuş ki, düşünebiliyor musunuz, 1946’da İngiltere sigorta sistemini kuran Beveric isminde bir uzman, Türk sigorta sistemini de kurmuş. Biliyorsunuz, sosyal güvenlik sisteminde İngiltere oldukça ileri bir ülke. İngiltere’de hâlâ işleyen sosyal güvenlik sistemini kuran Beveric, Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında da, SSK’nın kurulmasında da rol almış ve çalışmalara katılmış.

Dahasını söyleyeyim, o ilk yıllarda, hakikaten fevkalade sağlıklı bir şekilde gelişen yasası bakımından, çalışmaları bakımından oldukça çağdaş olan Kurum, bugün neden bu hale gelmiş?.. Düşünebiliyor musunuz, o günlerde, biliyorsunuz İkinci Dünya Harbinde -Hocalarım bilir- Avrupa’dan Türkiye’ye kaçan profesörler vardı. Bu profesörlerden Türkiye geniş çapta yararlanmış, gerek hukuk alanında olsun, gerek sosyal siyaset alanında olsun, gerek ekonomik alanda olsun yararlanmış. Mesela, bunlardan bir tanesi de, Ernest Hişşt isminde bir ordinaryüs profesör, SSK’nın ilk Yönetim Kurulu Başkanı. Sene 1946 ve SSK, yasası gereği idari ve mali bakımdan özerk bir kuruluş. Politikacılar kolay kolay müdahale edemiyor. İlk müdahale, 1946 yılında, zamanın Çalışma Bakanı Profesör Sadi Irmak tarafından bir müdahale olmuş, Kurumun fonlarından 50 binliralık bir fonun başka bir kuruma aktarılması yolunda Sadi Irmak telkinde bulunmuş. O Alman Profesör -işte bugün belki Almanya’yı Almanya yapan da odur, prensip sahibi insanlar- demiş ki: “Bu Kurumun parası hiçbir yere devredilemez; çünkü, işçi ile işverenden toplanan primlerle bu Kurum yaşıyor. Devletin katkısı yok. Devletin katkısı olmadığı bir yerde de devletin tasarruf hakkı yoktur” diye Yönetim Kurulu Başkanlığından istifa etmiş.

O günlerde Kurumun işlerine müdahale önlenmiş. Hatta, o kadar demokratik bir örgütlenme biçimi konmuş ki, Yönetim Kurulunda 2 işveren üye, 2 işçi üye, 1 Kurum çalışanlarından üye, 1 Kurum emeklilerinden üye gibi, hükümetin, yani politikacıların çok az olduğu sayı, diğer tarafta işçi ve işverenin ağırlıkta olduğu bir yönetim kurulu uzun süreler SSK’yı yönetmişler ve o günlerde gerçekten SSK mensuplarına büyük hizmetler yapmış. Ama, giderek bu değişmiş, politikacılar SSK’dan ellerini çekmemeye başlamışlar ve bugün SSK’nın bu hale düşmesinde tek sebep değil ama, politikacıların büyük rolu olmuş. Mesela, neler yapmışlar; bir bakan gelmiş, kendi bölgesinde hastane yapın demiş. Bir yerde bir hastane yapılması için orada bazı şartlar aranır, ne kadar sigortalı vardır, diğer hastanelere yakınlık derecesi nedir, gibi, yani bunlar geniş çapta araştırılır ve bilimsel olarak orada bir hastane kurulması lazım gelirse hastane kurulur. Bugün öyle hastanelerimiz var ki, mesela bir bakan gelmiş, Sinop- Boyabat’ta hastane yaptırmış. Bugün yatacak hasta yok, milyarlar yatırılmış oraya. Bir bakanın siyasi tercihiyle oraya yapılmış. Başka bir bakan gelmiş, “Afyon-Yoncalı’da termal tesisleri kurun” demiş. Derhal milyarlar yatırılmış, fakat o tesisler hâlâ işlemiyor. Başka bir bakan gelmiş, “Kozaklı’ya termal tesisler kurun” demiş, Kozaklı’ya milyarlarca lira yatırılmış, o pırıl pırıl tesislerimiz şimdi işletilemiyor, çürümeye terk edilmiş. Her eylem bir ihtiyaçtan doğar, ihtiyaçtan doğmayan eylemler sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Eğer Kozaklı’da ihtiyaçtan doğan bir yatırım olsaydı, bugün herhalde bu durum olmazdı. Bunlar yakın zamanlara kadar gelmiş. Yani, bunu sadece eski iktidarlar mı yapmış; hayır. Yakın zamanda, hatta sosyaldemokrat niteliği olan bir siyasi partimizin bakanı da gelmiş, “Hatay’da hastane yapın” demiş. Hatay’ın burnunun dibinde İskenderun Hastanesi var, doluluk oranı yüzde 50. Yani, yüzde 50 yatak boş; burnunun dibinde, ama bakan “Olsun, benim seçim bölgem orası, bir de orayı yapın” Yani, böylesine Kurumun fonları, imkânları politikacıların tamamen kişisel çıkarları istikametinde kurularak bu hale gelmiş.

Bugün tartışılan konuların en önemlisi yaş konusu. Biliyorsunuz, Türkiye’de neden 43 yaşında işçi emekli oluyor, Avrupa ülkelerinde, başka ülkelerde bu yaş oranı 60, 65. Bu tartışılabilir. Ama, Türkiye’de bir konuyu ele alırken çok geniş kapsamlı ele almaya mecbursunuz. Yalnız işçileri ele alamazsınız, alırsa tepki görür. Mesela bugün memurlarımız var, 43 yaşında emekli oluyor; ama, hiçbir gazetede, hiçbir televizyonda “Neden memurlar 43 yaşında emekli oluyor” tartışması yapılmıyor. İşçi de haklı olarak diyor ki: “Memur 25 senede emekli oluyorsa, ben daha ağır şartlar altında çalışıyorum, ben de memur gibi 2 5 senede emekli olayım” diyor. İstenen bu. Ve gayet tabii, herkes de 43 yaşında emekli olmuyor; 25 senesini doldurduktan sonra isteğiyle emekliolmak isterse emekli olabiliyor. Bunu, şunun için söylüyorum; elbette sosyal güvenlik sistemimizin bazı aksaklıkları var, bugün reforma ihtiyacı var; ama, bu ihtiyaç belirlenirken, yalnız bir kesimi ele almak, tartışmaları bir kesim üzerinde yoğunlaştırmak yararlı ve bizi sağlıklı neticelere götürmez. Onun için, Türkiye’de ele alınacaksa, tüm çalışan kesimin sosyal güvenlik konuları ele alınmalı, memur- işçi ayrımı yapılmadan, bunlar birlikte mütalaa edilerek, birlikte yeni bir düzenlemeye kavuşturulmalı.

Değerli arkadaşlar, Siyasal Bilgiler mensupları olarak şunu hiçbir zaman unutmayın; yarın çalışma hayatına başladığınızda, karşınıza birçok sorunlar çıkacak, birçok engellerle karşılaşacaksınız. Türkiye’nin sorunu üretim sorunu. Yani, Türkiye üretimi artırmadığı sürece, diğer sorunların üstesinden gelemez, Türkiye’de üretimin artması şart. Üretimin artması için neler yapmak lazım; bir kere, üretimin anası işçidir. Yani, üretimin anası olan işçinin sosyal güvenliğini çok sağlıklı bir şekilde güvence altına almak şarttır. Çünkü, işçi insanca yaşayacak bir yaşam düzeyine ulaşmadığı, yarınına daima kaygıyla baktığı sürece verim artışı beklenemez. Öyleyse, evvela insan unsuru olarak, çalışanı, üretimin anası olan işçiyi, onun sorunlarını birinci planda tutacaksınız bu bir. Kaldı ki, kalkınmadan bahsediyoruz, kalkınmanın temel yükünü de taşıyan işçilerdir. Yani, işçi olmadan, o temel yükü taşımadan kalkınma olamaz. Yalnız para, yalnız makine, tek başına değer taşımaz. Onu işleten, onu varlık haline getiren, ondan bir sonuç alan güç, insan gücüdür. Onun için, her halükârda çalışanların sosyal güvenliklerini ele aldığımızda, bunların mutlaka dikkate alınması lazım geldiği kanaatindeyim.

Sosyal Sigortalar Kurumunun başka sorunları; mesela, bildiğiniz gibi, sigortacılık sistemi tamamen nimet-külfet esasına göre ayarlanır, işler. Yani, evvela külfetine katlanacaksın, onun nimetinden yararlanmak imkânını ancak bulabilirsin. Fakat, Kurumda son 1970’li yıllarda “Yakacak yardımı” diye çalışanlara bir yardım yapmak istemiş devlet, bir kanun çıkarmış, Kurumun haberi yok, Kurumdan bir şey sorulmamış ve bu ismi değişmiş, “Sosyal yardım” adı altında giderek miktar o kadar büyümüş ki, hemen hemen emekli maaşının yüzde 40’ı kadar da ayrıca sosyal yardım verilmeye başlanmış. Fakat, bu sosyal yardım primi işçiden alınmıyor. Tamamen devletin yapması lazım gelen bir yardımı, Kurumun üstüne yıkmışlar, bugün Kurumun en büyük sorunu budur. Yani, devlet kendisinin yapması lazım gelen bu yardımı SSK’nın omuzlarından alırsa, SSK göründüğü gibi, batmıştır, battı, artık kurtulmaz gibi bir görüş geçerli bir görüş olmaz. Mesela, size rakam vermek isterim -gerçi rakamlar konferanslarda pek sevilmez ama, çarpıcı olduğu için vermek isterim, konuşmamı rakama boğmak istemiyorum- bugün SSK aylık olarak 22 trilyon 600 milyar lira ödeme yapar. Bunun 13 trilyon 392 milyonu aylıktır, 9 trilyon 208 milyarı da sosyal yardımdır. Yani, şu sosyal yardımın Kurum bütçesinden çıkmaması lazım. Çünkü, Kurum bunun karşılığını almamış. Devletin kendi bütçesinden ödemesi lazım gelen bir fon. Yani, evvela, bir kere meseleye buradan başlamak lazım; bir.

İkincisi, her halükârda Kurumun kuruluş kanunundaki amaçlarına uygun, idari ve mali bakımdan özerkliği mutlaka korunmalı, bu özerkliğe saygı duyulmalı, bu özerklik her türlü saldırıdan sakınılmak. Yoksa, istediğiniz kadar yasa çıkarın, istediğiniz kadar çalışma yapın, SSK’yı bugünkü durumundan kurtarmak mümkün değildir.

Arkadaşlar, bakın, SSK nereden nereye gelmiş; konuşmamın bir bölümünde söyledim, gayet güzel başlamışız. Büyük bir gayret içinde, büyük bir heyecan içinde. Devrim yapan insanlar, Türkiye’de çalışanların güçlüye karşı güçsüzü koruma inancıyla çok işler yapmışlar. SSK’nın ilk kurulduğu yıllarda 30 memuru, 6 daktilosu, 9 da müstahdemi varmış. Bugün bakıyoruz 67 bin kadrosu, fiili çalışan da 56 bin. Yani, 9’dan 56 bine varan ve Türkiye’nin her tarafında faaliyet gösteren, hastanelerin sayısını vermeyeceğim, bugün sağlık bakımından hemen hemen 25 milyon insana hizmet veren bir kuruluş haline gelmiş. Bu SSK, gerçekten, Türkiye’nin geleceğini düşünenler, Türkiye’nin geleceğinin daha sağlıklı, daha demokrat bir şekilde gelişmesini isteyenler, SSK’nın bu durumdan kurtulması için ellerinden gelen çabayı göstermeliler. Bu arada tabii, üniversitelerimize, özellikle Siyasal Bilgiler Fakültemize çok görevler düşüyor. Nitekim sosyal siyaset okutan hocalarımız bu konuya ders programlarında yer vermeli, hatta makaleleriyle raporlarıyla bunu teşvik etmeli. Çünkü, söylediğim gibi, günümüzde sosyal devlet kavramı, her halükârda içi doldurulmalıdır.

Sosyal devlet deyince, lügata bakarsınız, uzun bir tanıtım görürsünüz, hocalarınız size sosyal devleti belki 5-10 sayfada anlatırlar. Ben, pratikten gelmiş bir insan olarak sosyal devlet deyince şunu anlıyorum: Sosyal devlet, güçlüye karşı güçsüzü koruyan devlettir. Güçsüzü nasıl korur; sosyal devletin belirli ilkeleri vardır. Eğer sosyal devlet o ilkeleri benimsemezse, sosyal devlet olmak vasfına kavuşamaz. Nedir bunlar; eğitim hizmeti, sosyal devletin asli görevlerinden biridir; savsaklanamaz, devredilemez, başkalarına verilemez. Sağlık; sosyal devletin asli görevlerinden biridir. Eğer sağlık sosyal devlet tarafından yeteri kadar ilgi görmüyor, yeteri kadar sağlık konularında gayret göstermiyorsa, ona sosyal devlet denilmez. Sosyal güvenlik de sosyal devletin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Öyleyse, her halükârda bu ana üç konu; eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik. Biz sosyal devletsek, eğer Anayasamızın ilgili maddelerinde Türk Devletinin nitelikleri belirlenirken sosyal devlet deniyorsa, bunlar sağlanmadığı sürece bizim sosyal devlet olmamız mümkün değildir. Mesela, sosyal devlet, eğitimde fırsat eşitliği sağlayan devlettir. Eğer fırsat eşitliğini sağlayamıyorsa, o devlet sosyal devlet değildir.

Fırsat eşitliği nasıl sağlanır; “bugünkü eğitim sisteminde fırsat eşitliği var” derseniz, kendinizi aldatırsınız. Sizler, bu fırsat eşitliğinden yararlanarak geldiğinizi iddia edecek değilsiniz herhalde. Emin olun, 1950’li yıllarda, 1960’lı yıllarda Türkiye’de eğitimde fırsat eşitliği daha sağlıklı idi. Çünkü, köyünden gelen bir köylü çocuğu da üniversiteye girebiliyordu. Ama şimdi fırsat eşitliği kalktı, üniversiteye girmek için özel dershanelerden ders almak lazım, özeleğitim görmek lazım ki, üniversite imtihanını kazanıp, o üniversiteye girmek imkânına kavuşabilesiniz. Öyleyse, eğitimde fırsat eşitliği nasıl sağlanır; çok sayıda üniversite açarsın, üniversitelere imkân verirsin, bilim adamı yetiştirirsin, fırsat eşitliğini böyle seçme sınavlarıyla değil, doğrudan doğruya okuma şevki olan insana o fırsatı verirsen, fırsat eşitliğini sağlamış olursun. Şu anda ülkemizde eğitimde 1950’li, 1960’lı yılların fırsat eşitliği yok. Öyleyse, bir ülkenin kalkınması, kalkınmış denilmesi için de belirli unsurlar var.

Bir, bir ülkenin fabrika bacaları, o ülkenin kalkınmışlığının göstergesi değildir. Bir ülkenin kalkınmışlığı, o ülkenin eğitime verdiği önemdir, eğitime ayırdığı paydır. Eğer eğitime yeterince pay ayırmıyorsa, o ülkenin kalkınmışlığı sözde kalır yahut uzun seneler bocalar gider. Yine, bir ülkede fabrika bacaları kadar hastaneler yapılmıyorsa, üniversiteler kurulmuyorsa, o ülkede “Yalnız fabrika yapıyorum, kalkınıyorum” edebiyatı da boş bir edebiyattan ileriye geçemez.

İsterseniz, ben 50 yıllık deneyimimi bütün ayrıntılarıyla burada anlatma olanağına sahip değilim, zamanımız da buna müsait değil, sizlerin kafasında düğümlenen sorulara cevap vermek için, konuşmamızın bundan sonraki bölümünü sizlere ayırmak isterim; eğer uygun görürseniz. O vesileyle belki de şu anda değinmediğim konulara değinmek imkânını buluruz.

Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bu imkânı verdiği için de, gerek Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanına, Dekan Yardımcısına, özellikle Sevgili Hocama, çünkü talebeliğini bilirim, asistanlığını bilirim, daha saçlarında falan kır yoktu. Gelirdi Türk-İş Kütüphanesinden yararlanmaya çalışırdı. O zamandan sosyal siyasete karşı, sosyal politikaya karşı bir özlemi, eğilimi vardı. Ama, şimdi artık kendisini gururla profesör olarak görüyoruz ve görevine, biraz da yalnız böyle statik olarak bir profesörden ziyade, yaşamın içinden gelen, olayların içinde yaşayan bir arkadaşımız olarak da kendisiyle her zaman gurur duyuyoruz; hepsine teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Efendim, Sayın Halil Tunç’a biz de çok teşekkür ediyoruz. Türk İş’in bütün imkânlarından ben de yararlanmıştım, onu hatırlatmak istiyorum.

Şimdi, Konferansımızın sorular ve cevaplar bölümüne geçiyoruz.

İlk soruyu Sayın Engin sormak istiyorlar; buyurun efendim.

YUSUF ENGİN (Hak-İş Genel Eğitim Sekreteri) – Efendim, çok güzel bir tebliğ sundunuz, teşekkür ederiz. Herşeyden evvel, şu an hep beraber hizmet ettiğimiz kuramların oluşmasında çok büyük hizmeti geçen birisi olarak, sizlere ayrıca teşekkür ediyoruz.

Ben, fazla zaman almayı düşünmüyorum; yalnız, şu konuda eğer düşüncelerinizi bize aktarır ve bizi aydınlatırsanız çok sevineceğim. Tebliğinizin başından sonuna kadar şunu gördüm, bir tespit, doğru mu, doğruysa Türk Halkı olarak bunu nasıl çözebiliriz: Türkiye’de çok ciddi bir yönetim problemi var.Yani, çalışma bakanlarının sayısını, bürokraside görev yapan insanların sayısını, vesair kuramlarda… Yani, başta merkezi yönetim olmak üzere, bütün kuramlarda çalışan insanların hizmet sunabilmesi için yeterli sürenin ve zamanın tanınmadığını görüyoruz. Bu, yönetim problemini Türkiye nasıl çözebilir? Bu genel bir soru. Bu konuda aydınlatırsanız sevineceğim; çünkü, çok büyük bir deneyiminiz var, onu biliyoruz. Zatı âlinizi yaklaşık 30 yıldan beri takip eden birisiyim.

İkinci husus, belki birçok şıklar altında sorulabilir ama, bir tanesi bence, SSK’nın bu duruma gelmesinin en önemli sebepleri -zatı âlinizin de belirttiği gibi- yönetim anlayışı olmakla beraber, ‘sanki böyle devlet -biraz daha açmak istiyorum- bütün kuramlarıyla beraber, kendisini dolandırmak isteyen -beni bağışlayın biraz sokak tabiriyle söylüyorum ama- soymak isteyen kesimlere âdeta sevinç ve saygı gösterileri yapıyor, çığlık atıyor, kendilerine çok büyük şeyler ikram ediyor. Yani, devlet yönetimi -tabii burada devleti kastetmiyorum, devlet çok saygın bir kurumdur, hepimizin mutlak mecbur olduğumuz, ihtiyaç duyduğumuz, olmasında en ufak şüphe olmayan bir kurumdur. Ben burada yönetim anlayışını eleştiriyorum- nasıl olur da yanlış yapanlar, devleti vergi ödemeyerek soyanlar, SSK’yı prim ödemeyerek dolandıranlar saygı görür, denetlenmemek kaydıyla, denetim mekanizmasını işletmemek kaydıyla veya şekliyle saygı görür, taltif edilir. Namuslu, dürüst diye tabir edilen, yani vergisini ödüyor, sigorta primini ödüyor, normal mevzuatın belirlemiş olduğu… Doğru veya yanlış, o ayrıca tartışılır, yani mevzuatın yanlışlığını tartışırsınız ama, uygulamada herhalde o değişinceye kadar da bir esneklik göstermemeniz gerekir. Mevzuat kendilerine birtakım şeyler tanımış. Bu esneklikten de istifade ederek, çalmaya, çırpmaya, soymaya devam ediyor. Bence, biraz önce zatı âlinizin de belirttiği gibi, yani geçen cuma günü de sordum, burada olan değerli yöneticiler hatırlayacaklar. Birincisi, devlet veya SSK, prim alması gereken kesimlerden yeterli veya gerekli primi alamadığı için şöyle, 4 milyon civarında insan Sigortaya prim ödüyor, aslında çalışan 10 milyonun üzerinde veya 12-13 milyon, hatta fiili istihdamı dikkate alırsak 20 milyonu aşıyor. Yani, 8-9 milyon daha SSK’ya prim ödemesi gereken insan varken, Kurum, bunlardan, her ne hikmetse primini alamıyor, devlet vergisini alamıyor. Adı belli olmayan, amacı belli olmayan, kime hizmet ettiği belli olmayan fonları gitmesi gereken kesintiler gitmiyor. Ayrıca, kayıtlı olup da kesilen miktarı da tahsil edemiyor. Birtakım af yasalarıyla falan, anaparasını ödersen, işte faizini de almayız deniyor. Enflasyonun yüzde 70 ile yüzde 150’ler arasında seyrettiği bir dönemde, faizi afederseniz, anaparayı almakla dürüst hareket etmiş olmazsınız. Yani, anlatılması gereken, konuşulması gereken çok değişik şeyler var.

Bir diğer konu, SSK, 1991 ’e kadar artı veriyor. 1991’den sonra sosyaldemokrat bir partinin de ortağı olduğu hem de o Kurumu -sizin de biraz önce belirttiği gibi- direkt yönettiği bir anlayış işbaşına geliyor, arkasından her sene açık veriyor ve bu sene tahmin edilen 200 trilyonun üzerinde bir miktar. Yani, Türk sosyaldemokratı, Batılı anlamdaki sosyaldemokrat anlayış arasındaki fark nedir? Bu fark üzerinde de bir iki cümle söylerseniz sevineceğim.

Teşekkür ederim.

HALİL TUNÇ – Değerli arkadaşlar, arkadaşımızın birinci sorusu, devletin yapısı; devletin yapısı nasıl değişir?..Herşeyden evvel durup dururken devletin yapısını değiştirmek mümkün değil. Türkiye’de, tüm insanlar, eğer demokratikleşme yolunda çaba gösterirlerse, tüm insanlar sivil toplum örgütleri içinde örgütlenirlerse, baskı grubu olarak, devleti yönetenlere gerekli baskıyı yaparlarsa, devletin bu hantallıktan kurtulması mümkün olur. Yani, kısacası, devletin bugünkü halinden kurtulmasının tek çıkar yolu, toplumun tüm kesimlerinin sivil toplum örgütleri içinde örgütlenmesi, bir baskı grubu olarak politikacıları devamlı kontrol altında tutması. Burada da en büyük baskı grubu olarak sendikalara görev düşer. Ben burada anlamtak istemedim, sendikalarımız da -itiraf ediyorum- SSK’ya yeteri kadar sahip çıkmamışlar. SSK’nın fonları, çok sembolik fiyatlarla Devlet Yatırım Bankasına yatırıldığı zamanlarda, sendikalar seslerini duyurmamışlardır, dememişlerdir ki: “Bu fonlar bizim primlerimizle teşekkül etmiş, bunu siz keyfi olarak kullanamazsınız”

Bir örnek vermek isterim, Türkiye’de 707 sayılı Gecekondu Kanunu çıktı. Gecekonduların ıslahı için fonlar oluşturuluyordu. O zaman da SSK’dan her sene 50 milyon lira bu fona aktarılmasını öngören yasa çıktı, kararname falan değil. Ben o zaman Türk-İş’in Başkanı idim, Türk-İş olarak evvela Danıştaya gittik, dedik ki: “Buna hakkı yok, devletin bunda 1 kuruş katkısı yok. Bu, işçi ve işverenlerden toplanmış primlerdir, böyle bir amaç dışında kullanılamaz. Anayasaya aykırıdır” Anayasa Mahkemesine gidildi, Anayasa Mahkemesi bizim görüşümüzü kabul etti ve yasayı iptal etti. Mesela, sigorta primleri affedildi, primlerden doğan cezalar affedildi, gördük ki hiçbir sendikamız bunu Anayasa Mahkemesine götürmedi.

Bir kere, para, işçinin ve işverenin. Üçüncü bir şahıs, bu parada hiç katkısı olmayan bir şahıs bu para üzerinde tasarrufta bulunuyor ve “Bu alacaklarımı affettim” diyor. Bu, hukuk mantığı içinde de mümkün değil. Yani, hiç ilgin olmayan, hiç katkın olmayan bir para üzerinde sen af yetkisini, vazgeçtim yetkisini kullanabilir misin ve SSK’nın milyarlarca lirayı bulan prim borçları affediliyor. Yani, görünen o ki, yalnız SSK’nın yönetiminde değil, hatta politikacısında değil, biraz da SSK’ya sahip çıkması lazım gelen kuruluşlarda aramak lazım.

İkinci konuya gelince; devlet yapımız hantal, çünkü öyle konular konuşuyoruz ki, son zamanlarda, en çarpıcı örneğini vereceğim, “Efendim, bir bankanın yönetim kurulunda bulunan milletvekili bankanın yönetim kurulunda üyeliği devam etsin mi etmesin mi?..” Tartışmanın yoğunluğu bu; ama, kimse çıkıp da aynı bankanın sahibi milletvekili hakkında tartışma yok, ama tartışma, tamamen o bankanın yönetim kurulu üyelerinde. Yani, olaylar çok açık bir şekilde, esas dibine inilerek, araştırılarak, sağlıklı bir çözüm bulunamadığı için bunu örnek olarak verdim, tabii bunları çoğaltmak mümkün, her konuda çoğaltmak mümkün. Görüşlerinize elbette katılıyorum. Bugün kaçak işçi çalıştırılıyor, sigorta primi kaçırılıyor, vergi kaçırılıyor… Bunun çözümlerini yalnız yasalarla pek halledemezsiniz. Bu, bir zihniyet meselesi, bir kültürmeselesi, bir eğitim meselesi, fakat, hiçbir zaman karamsar olmayın. Karamsarlık yenilgi demektir, karamsarlığa düştüğünüz gün yenilirsiniz.

Bugün Türkiye’de kat edilen mesafeyi de küçümsemeyin, her şeyimize rağmen… Beyler, 1940’lı yılları, 195O’li yılları düşünün; 1940’lı yılların, 1950’li yılların işçisini düşünün. O zaman işçi deyince şu akla gelirdi: Basit, sırtında semeri olan, görgüsüz, bilgisiz, tahsilsiz, yani sıradan bir şey. İşçiye kız vermezlerdi gençler; emin olun. “Memurun ölüsü de para, dirisi de para” derlerdi; çünkü, memurun o günlerde sosyal güvenliği vardı, Emekli Sandığı vardı. Ama, çok şükür, bugün işçi toplumda saygınlık kazanmıştır. Hatta 1960’lı, 1970’li yıllarda -bugün söylemiyorum- mühendisler, mimarlar “Ben işçiyim” diye mahkemeye gider karar almaya çalışırlardı. Çünkü, işçinin ekonomik ve sosyal hakları, mühendisin ve mimarın haklarından daha ileri idi. Bir Karayolunda mühendis şoförüyle giderken, bir piknik yerinde yemek gerektiğinde, parayı şoför vermeye kalkıyordu. Mühendise diyordu ki: “Sen âz alıyorsun, senin yemek paranı ben vereyim” O günlerden bugünlere geldik. Yani, Türkiye, her şeye rağmen, kat ettiği mesafe küçümsenecek mesafe değildir. Biz 1940’lı yıllarda yemekhanemiz yoktu. Ben kamu kuruluşunda çalışırdım, yemeklerimizi verirlerdi, gider çayırın üzerinde ya da bir sandığın üzerinde yemek yerdik. Ama, çok şükür bugün, her şeye rağmen, işçinin durumu düne nazaran küçümsenecek şekilde değil. Bugün işçi toplumda saygınlık kazandı. İşçinin görüşlerine itibar ediliyor. Yeter ki işçi gücünün bilincinde olsun, o gücü gösterebilsin. Mesela, 1950’li yıllarda -gençler, bunu bilmenizde fayda umarım- bir kamu kuruluşunda çalışmış olmamıza rağmen- ben tahmil tahliyede çalışırdım- işçiler sandıkları sırtlarında taşırlardı, sırtlarında semerleri vardı -bayağı hayvanlara vurulan semerler vardı- belleri el büyüklüğünde nası^bağlamıştı, çok ilkel şartlar altında çalışırlardı. Bu haksızlığa, bu duruma isyan etmemin neticesi, sendikacılık hareketine başladım, işçilerin o durumunu görüyordum. Sendika başkanı oldum, bir gün Gümrük ve Tekel Bakanı fabrikaya geldi. O günlerde de haddine mi düşmüş bir işçinin bakanın karşısına çıkmak, hatta müdürün karşısına çıkmak. Her şeyi göze aldım, bir tahmil tahliye işçisini aldım yanıma, “Bakan geliyor” dediler, Hadi Suman idi bakan, Allah rahmet eylesin. Bakanın önünü kestim, bakan kızdı tabii, müdürün gözüne baktı falan; ama, ben hiç aldırış etmedim, hemen işçinin gömleğini sıyırdım yukarı doğru, önceden hazırladığım toplu iğneyi sonuna kadar batırdım sırtına. İşçi irkilmedi bile, çünkü, bir nasıl bağlamıştı ki 4-5 santim. Bakan kızdı bana, “Ne demek istiyorsun?” deyince, “Sayın Bakanım, şunu demek istiyorum: İşçilerimizin sırtı nasır bağladı, şu semerleri atalım da bir palet yaptırın da artık sandıkları vagonlara sırtımızla taşımayalım” Nitekim, Bakan sözünde durdu, bir ay sonra o paletler yapıldı, artık işçi vagonlara paletlerle sandık taşımaya başladı. O günleri yaşamadınız ve siz de yaşayasınız istemiyorum. Onun çilesini biz çektik ama, elbette şimdiki nesil daha mutlu, daha çağdaş, daha uygar bir şekilde iş hayatını sürdürsün.

Bunları şunun için söylüyorum; geçmişi çabuk unutan bir milletiz. Geçmişin iyisini de kötüsünü de çabuk unutuyoruz ve unuttuğumuz için de, zaman zaman olayları teşhiste yanılgıya düşüyoruz. Çünkü, geçmişibilmediğimiz için yanılıyoruz. Yani, her meseleyi tartışırken, geçmişi mutlaka hesaba katın, geçmişte ne idi, ne oldu, yarın ne olması lazım gelir, bunun muhasebesini yapın ki sağlıklı karar verebilesiniz.

Bilmiyorum cevaplayabildim mi…

Evet, başka sorusu olan arkadaşımız var mı?..

Buyurun Sayın Hasanbeşoğlu.

ALİ OSMAN HASANBEŞOĞLU (Orman Mühendisleri Odası) – Efendim, gerek kuruluşlarımızda olsun gerek başka hususlarda olsun, bilhassa yabancı kelimeleri kullanarak işleri anlaşılmaz hale getiriyoruz. Mesela, kimisi Parlamento der, kimisi Arapça Meclis der, kimisi de Kurultay der. Sigortada da bu böyle olmuştur. Sigorta, İspanyolca yahut İtalyanca da “Güven” anlamına gelen bir kelimedir. Fransızca bilenler bilir, “Securite” kelimesi, sigortanın, AzerbaycanlInın Türkçe kelimeleri kullandığı gibi, bir başka şeklidir. Sigorta güven demektir; fakat, Türkiye’de “Güven Sigorta” diye sigorta şirketi kurulmuştur. Yani, adam “Sigorta Sigorta” dese de aynı, “Güven Güven” dese de aynı. Şimdi, tabii sigortada nedir; sigorta, arızi meseleler dolayısıyla güven veren bir kuruluştur. Siz yangına karşı 1 kişiyi sigorta ettirdiğiniz zaman, 1 kişi yandığı zaman 999 kişiyi arkasına dizmek demektir. Bunun temelinde aktuarye hesapları vardır. Herhalde SSK yahut Emekli Sandığı yahut Bağ-Kur bu hesaplarla hiç ilgileri yoktur ki, batma noktasına gelmişlerdir.

Şimdi, ben çoğu zaman latife ediyorum, SSK Genel Müdürlüğünden memurlar dağıldığı zaman, “Yahu, burası Selimiye Kışlası kadar, yatırılan primler bunların maaşına yetmez” diyorum. Kaldı ki, 71 vilayette aynı dağılım saat 17.30’da yapılmaktadır. Yani, basitten bir hesapla, diyelim ki SSK da sigortalı sayımız 1 000’dir -hesap yapılabilir, burada gençler zaten bunun içinyetişmektedir- bu kadar kişiye 5 hemşire, 2 müdür, şu kadar kâtip falan deneceği yerde, mebus efendilerin gönderdiği kartlarla sonsuza kadar oraya memur almak, zaten batırılmak için yeter bile.

Etimoloji bakımından bir başka konu, hakikaten bu Türkiye için yaradır: Efendim, devlet dairesinde çalışıyor -bu SSK’da da vardır- daktilo yazıyor, fakat bu işçi kadrosundadır. Diğeri de daktilo yazmaktadır, ama memur kadrosundadır. Çak acayiptir. Bakın, size bir etimolojik olarak, Fransızca “Türev” derler, bir kelimeden bahsedeceğim: Umur, iş demektir; eskiler bilirler Umuru Adliye. Emir, iş vermedir; amir, işverendir; Arapça memur da, işçi demektir. Peki, bir kimse, memur Arapça işçi, öbürü de işçi Türkçe işçi. Bu ayrılık, devletin temelinde hakikaten -bu sigorta konusu olsun, maaş konusu olsun- yara olarak devam etmektedir. Birileri çıkıp, işçiyle memur aynı kişidir; birisi Arapçadır, birisi Türkçedir” diye bu Parlamentodan söylemiyor, biz bunu bekliyoruz. Bu ayrılık sona ersin. İşte, bahsettiğiniz şekilde mühendis işçiden para alır, halbuki gördükleri iş iştir. Yani, İngilizlerin dediği gibi, busines is business… Mimar da aynı şeyi yapmaktadır. Hatta mimarın bizde işçi olduğu belli değildir, çünkütulum giymez. Mühendis tulum giymez; ayıp sayar. Bence, bu etimolojik hususlara riayet edilirse işler düzelecek gibi geliyor.

Çok teşekkür ediyorum efendim.

HALİL TUNÇ – Akşam saat 17.30’da SSK Genel Müdürlüğü mesai bitiminde görüyoruz binlerce kişi çıkıyor dediniz. Bir teşekkülde, o teşekkülün bütçesinin belirli bir fonu idari masraflar olarak hesaplanmıştır. Dünyanın her tarafında bu böyledir. Genellikle de bir teşebbüsün bütçesinin yüzde 10’unu geçmemesi lazım gelen idari masraflar, yani personel masrafları falan… İnanır mısınız, o SSK mesai bitiminde binlerce kişi çıkıyor dediğiniz yerde, SSK’nın genel bütçesi içinde idari masrafların payı yüzde 2’dir, yüzde 10 bile değildir. Yani, o kadar tasarruf yapılmıştır. 25 milyon insana hizmet verdiğini hesaba katmak lazımdır. Yani, o konuda SSK her halükârda birçok kuruluşlardan daha tasarruflu, genel bütçesinin yüzde 10’una kadar idari masraflar yapma yetkisine sahip olduğu halde, ancak yüzde 2 seviyesindedir.

Bu konunun aktuarye hesapları yapılmış mıdır?.. SSK aktuarye hesapları yapılmıştır. Ama, politikacılar Meclisten bir kanun çıkarırken, SSK’dan sormamışlardır, sormak gereğini duymamışlardır: Bunun aktuarye hesabı yapıldı mı, bu külfeti karşılayabilir misiniz?.. 11 tane borçlanma kanunu çıkmıştır; ama, hiçbirinde de politikacılar, bu borçlanma suretiyle SSK’nın aktuarye hesapları buna cevap verebilir mi ihtiyacını duymamışlardır. Yoksa, SSK’da aktuarye hesapları yapılmaz olur mu, mutlaka yapılmıştır.

Son konuya geliyorum; yüzde yüz haklısınız. Türkiye’de çalışanlar tek tip bir statüye kavuşturulmadığı sürece, Türkiye’de, gerek sosyal güvenlik sisteminde olsun gerek toplusözleşme ve grev sisteminde olsun gerek çalışma hayatının diğer konularında olsun, bu kargaşa devam edecektir. Dünyanın her tarafında “Çalışanlar” tabiri geçer. Nitekim, 1961 Anayasasında da mutlaka bilinçli olarak “Çalışanlar” tabiri konulmuştur. Ancak, “Kamu kuruluşlarında çalışanların toplusözleşme, grev hakkı yasayla düzenlenir” denilmiştir. 1961 Anayasası çok çağdaş bir anayasa idi; ama, maalesef kıymetini bilemedik, o ara rejimler, 12 Mart muhtıraları, 12 Eylül ihtilalleri, bu 1961 Anayasasını -Türkiye’yi çağdaş uluslar seviyesine çıkaracak o Anayasayı- kuşa çevirdiler ve bugün bu sorunlarımızın kökeninde yatan en belli başlı nedenlerden bir tanesi de 1961 Anayasasının kıymetini bilemedik, Türk Toplumu olarak sahip çıkamadık. Toplumlar, yasalarına, haklarına, özgürlüklerine sahip olduğu sürece, o haklardan yararlanma hakkına hak kazanırlar. 12 Mart oldu, askerler “Değiştirdim” dedi, değişti. 12 Eylül oldu, 5 paşa geldi, “Bunlar lüks” dedi, değiştirdi. Bir Genelkurmay Başkanımız Memduh Tağmaç şunu ifade etti: “Efendim, Türkiye’de sosyal haklar iktisadi haklardan ileri gitti, Türkiye onun için bu hale düştü” Biliyorsunuz, ondan sonra 12 Eylülde Anayasa tamamen kuşa çevrildi. Yani, görünüşte katılıyorum ama, bunu yalnız hükümetlerden beklemek değil. Tekrar ediyorum: Türk Toplumu, sivil toplum örgütleri şeklinde örgütlenip, haklarını savunmada kararlılık göstermediği sürece, bir baskı grubu olarak, daha doğrusu politikaları seçerken o bilinçle seçmediği sürece, futboltakımı tutar gibi siyasi parti tuttuğu sürece, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bu sorunlarının üstesinden gelmesi pek mümkün değildir derim.

Buyurun Sayın Geçer.

BURÇAK ÇUBUKÇU (Çimento Müstahsilleri İşverenleri Sendikası) –

Bu okulun Çalışma Ekonomisi bölümünden mezunum, onu belirterek sözlerime başlamak isterim.

Devletin katılmadığı gibi, primlerini de ödemediği bir zamanda yaşadık biz. Daha sonra, dediğiniz gibi affedildi. Şimdi, özerklik mi, özelleştirme mi diye birtakım şeyler yaşanmaya başladı.- Çözüm ne sizce? Devlet Kurumdan elini çeksin mi, çabuk mu çeksin, hani devrim gibi? Yoksa, yavaş yavaş mı çeksin? Yoksa, çekmesin de başka bir şey mi yapılsın?..

İkinci sorum: Kayıt dışı ekonomiyi nasıl engelleyeceğiz?.. Bir de kayıt dışı ekonominin içerisinde eksik kayıtlı ekonomi var. Hani şu, asgari ücret üzerinden prim ödeyip de daha fazla parayla çalışılması konusu.

Sorularım kısaca bu kadar, teşekkür ederim.

HALİL TUNÇ – Efendim, bir işverenden böyle bir soru, çok umut verici. Gerçi arkadaşımızın Siyasal Bilgilerden yetiştiği belli, o felsefeyi hâlâ muhafaza ediyor, kendisine teşekkür ederim. Sorduğu sualler, bir işveren temsilcisinin sorması lazım gelen sualler değil. Tamamen sosyal içerikli ve çalışanların yararına sualler.

Birinci konuya cevabım şu: Türkiye’de artık o kadar güncel hale geldi ki özelleştirme, özerkleştirme, tabii bunlar tartışılıyor, tartışılmaya da devam etmeli. Ben şahsen, daha özel sektörün çalışanlara emeklerinin hakkını isteyerek verdiği, gönlünce verdiği seviyeye geldiği görüşünde değilim. Yani, emin olun, sendikalara bugün tahammülleri kanun zoruyladır. Eğer kanun zorlamasa sendikalara bile tahammülleri yoktur, toplusözleşme masasına kanun zoruyla oturuyorlar. Daha, Türkiye’nin kamu iktisadi teşebbüslerinden, devletin kamudan, ekonomik hayattan elini çekmesinin zamanı geldiği kanaatinde değilim. O bakımdan, özelleştirmeyi, hele böyle büyük çapta bir özelleştirmeyi içime sindiremiyorum. Tabii, yetkili bir kişi değilim, ancak kişisel bir düşüncem. Ama, bu haliyle kamu kuruluşları devam edemez. Mesela, SSK’yı ele alalım. Hastanelerimiz artık bir merkezden idare edilemeyecek hale geldi. Her halükârda, yerinden yönetim dediğimiz, özerkleştirme, yani hastane işletmeciliği şeklinde, hem sağlık hizmetlerinin daha iyi verilmesi hem de merkezi yönetim yerine, yerinden yönetim prensiplerinin yeni bir düzenlemeyle bu hantallıktan kurtulunabileceği kanaatindeyim.

Kayıt dışı ekonomi ve sigorta primlerinin kaçırılması konusuna gelince; bu bir zihniyet meselesi. Arkadaşlarım, ne acıdır ki, siz yüksek tahsil yapmışsınız, birçok mühendislerimiz bordrolarına bakın işveren tarafından ya 15 milyon lira ya 10 milyon lira gösterilmiş. Yani, yasada ne öngörüldüyse onun üzerinden prim yatırırlar. Halbuki aldığı ücret 80 milyon liradır, 100 milyon liradır. Onunvergisi yatırılmaz; sırf vergiden ve sigorta priminden kaçınmak için bordroda onların ücretlerini düşük gösterirler. Bu bir zihniyet meselesi. Yani, bunu yasalarla da kolay kolay önleyemezsiniz. Türkiye’de bir de şu zihniyeti yenmeye mecbursunuz: Geçen gün, kendimi savunacak değilim ama, bir gazete şöyle bir haber: Efendim, ilkokul mezunu bir kişi nasıl olur da SSK Yönetim Kurulu üyesi olabilir?.. Herhalde kastedilen kişi benim. Yani, köy enstitüsünü bitiremediğime göre, elimde tek tahsil belgesi olarak ilkokul diploması var. Toplumda bir küçümseme; yani, bir insanın kendi gayretiyle başarısıyla bir” yere gelmesini küçümseyen zihniyet var. Ama, bunun yanında, bir Sakıp Ağanın, o da ilkokul mezunu, ne bileyim, Türkiye’de trilyonlara varan bir serveti nasıl yaptı? Bu adamın tahsili nedir diye tartışan yok. Yani, hem işçi hem ilkokul mezunu olur da böyle bir makama, bir Yönetim Kurulu üyeliğine, bir Bakanlığa nasıl gelir!..Bu çok tartışılır; ama, Türkiye’de tartışılmayan, yine ilk mektep mezunu bir kişi trilyonlara sahip olmuştur, bu kişinin nitelikleri nedir ki bunca trilyona sahip oldu gibi bir tartışmayı Türkiye hâlâ yapamaz.

Yani, özetlersek, bu bir eğitim meselesi, bir kültür meselesi. Tabii, zamanla olacak şey bunlar, toplum haklarına sahip çıkarsa, toplumda demokratikleşme çok süratle gelişirse bunları önlemek mümkün. Bunları yasalarla önleyemezsiniz, kamuoyu baskısıyla önlersiniz. Kamuoyu baskısı nasıl teşekkül eder; toplum bilinçlenir, örgütlenir, baskı grubu olarak görevini yaparsa, bunların çoğu -olmaz demiyorum, yine olur bu kabil olaylar ama- toplumun baskısı neticesi bu alışkanlıklarından vazgeçerler. Hâlâ bizim işverenlerimiz, yeni yeni yeni nesle devrediyorlar ama hâlâ babadan kalma metotlarla işi yürütüyorlar, “Ben işverenim, istediğimi yaparım” zihniyetinde; hayır, dünyanın hiçbir yerinde bu yok, tarihe karıştı. Yani, mal benim, mülkiyet hakkı… Artık mülkiyet kavramı değişti. Yani, artık, “Bu mal benim, ben istediğim gibi tasarrufta bulunurum” zihniyeti çağımızın zihniyeti değil. Bu, zaman meselesi.

Buyurun Sayın Geçer.

MESUT GEÇER (SBF. Çalışma Ekonomisi Endüstri İlişkileri Bölümü 3 üncü Sınıf Öğrencisi) – Ben, öncelikle bir çerçeve çizmek istiyorum. Yıllar önce Sayın Bülent Ecevit ile de yolunuz ayrılıyor. Arkasından en son sosyaldemokrat iktidarı eleştiriyoruz, özellikle SSK açısından. Bu çerçeve içerisinde, ilk soruyu soran beyefendinin işaret ettiği şekliyle Türkiye’deki sosyal demokrasi anlayışı ile Batıdaki sosyal demokrasi anlayışı arasında bir fark görüyor musunuz? Varsa, bunlar neler?

İkinci olarak da, bu temsil grupları dışında, yani iki sosyaldemokrat parti dışında, Türkiye’de sosyal demokrasiyi temsil edebilecek bir başka grup var mı, varsa nerede?..

HALİL TUNÇ – Teşekkür ederim.

Efendim, sosyal demokrasi, sosyal demokrat, demokratik sol kavramları, tabii çağımızda değişik şekilde yorumlanabiliyor, değişik şekilde anlaşılıyor. Dünyamızda bir değişiklik başladı. Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra,dünyada bu kavramlar yeni boyutlar kazandı. Daha açık ifadesiyle, doktrinler temelinden sarsıldı. Artık, doktrinler yerine, uzay çağı, teknoloji çağı, makine çağı başladı. Bu çağın da gerektirdiği yeni bir siyasi anlayış arayış içinde toplumlar. Türkiye de bunların içinde.

Şimdi, program bakımından DSP ile CHP arasında farklılık yok, olması da mümkün değil. Eğer, o ben bir sosyaldemokrat partiyim diyorsa, bu sosyaldemokrat partilerin evrensel kuralları vardır. Yani, siz ulusal demokratik sol, ulusçu sosyaldemokrat gibi bir kavramı eğer benimsemiş görünürseniz bu inandırıcı olmaz. Artık dünya küçüldü. Yani, dünyada sosyaldemokratlar var, komünistler var, demokratik solcular var, Hıristiyanlar var… Bu arada, bir de Sosyalist Enternasyonal var. Buna biliyorsunuz, demokratik ülkelerin, sosyaldemokratları, demokratik sol partileri kapsıyor, o Sosyalist Enternasyonalin belirli kuralları, ilkeleri var. Onları benimsemediğiniz sürece, adınız ne olursa olsun, inandırıcı olamazsınız.

Bir de, konuşmamın bir bölümünde söyledim, sosyaldemokrat partilerin belli başlı sorunları şu, ilkeleri, amaçları şudur: Eğitim, sosyal devlet tarafından verilir. Sağlık, sosyal devlet tarafından verilir ve sosyaldemokrat partilerin vazgeçilmez ilkeleridir bunlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, gelir dağılımı. Sosyaldemokrat partilerin en büyük hedeflerinden biridir. Ülkede adil bir gelir dağılımını sağlayacak düzenin kurulması. Gelir dağılımını sağlayacak vasıtalar da nedir; bu vasıtaları bulmak, işte toplusözleşmeler, sosyal güvenlik kuruluşları, eğitimde fırsat eşitliği. Yani, ancak bunlarla ülkelerde adaletli bir gelir dağılımı sağlanabilir. Yani, kısaca sözün özü şu: Bir sosyaldemokrat parti, “Ben sosyaldemokrat partiyim” demekle sosyaldemokrat parti olamaz. Sosyaldemokrat partilerin vazgeçilmez nitelikleri vardır, kuralları vardır, kurumlan vardır. Ancak, onları içine alan, eylemlerinde, tavırlarında, düşüncelerinde o görüş istikametinde politikalar üreten partiler sosyaldemokrat partidir. Ben Sayın Ecevit ile 1957 yılından beri tanışırım. Çalışma Bakanlığı döneminde gecemiz gündüzümüz beraber geçti. Çok iyi niyetli olduğuna inanıyorum, fakat bazı konularda aynı görüşte olmadığımı ifade etmek isterim. Ayrıldığımız nokta da, biraz evvel izah ettiğim konularda yeteri kadar, gayreti inşallah gösterirler, bundan sonra gösterirler… Şu anda, biraz evvel bir arkadaşım da söyledi, 4 sene sosyaldemokratlar koalisyon ortağı oldu ama, zaman zaman, maalesef… Daha açık ifade edeyim, mesela, bence bir sosyaldemokrat partiden bakan olan insan, herşeyden evvel sosyal güvenlikte, eğitimde, sağlıkta tutumlarıyla, davranışlarıyla, Bakanlar Kurulundaki icraatlarıyla kendilerini göstermeleri lazım. Çok saygı duyduğum Murat Karayalçın, 5 sene Danışma Kurulu Başkanlığını yaptım, birgün kendisine sitem ettim, gitmiş Toplu Konut İdaresinden birifing almış. Dedim ki: “Sayın Başkan, elbette toplu konut da önemli; fakat, siz partinin başkanı olarak eğer birifing alacaksanız, evvela gelin Sosyal Sigortalardan çalışma hayatı ile ilgili birifing alın, sağlıkla ilgili birifing alın, eğitimle ilgili birifing alın, sosyaldemokratlarm başkanı olarak bunlara öncelik verin, ağırlığınızı koyun. Yani, devlet bütçesinden bunlara katkılarını artırın, bunların sorunlarını çözün…” Yani, yalnız programına belirli ilkelerikoyan bir parti, sosyaldemokrat parti olamaz, eylemi önemlidir. Yani, bugün partilerimizin birçokları -gerek sağda olsun gerek solda olsun- parti programlarıyla eylemleri arasında büyük uçurumlar vardır. Onun için de, her zaman güveninirliklerini yavaş yavaş yitiriyorlar. Mesela, sosyaldemokrat partilerin bugün düştüğü durum, gerçekten üzücü bir durum. Toplumun büyük kesimi çalışan kesim, tamamen sosyaldemokratların oy potansiyeli o kesim olmasına rağmen, sosyaldemokratlar, bildiğiniz gibi, son seçimlerde yüzde 10 barajını dahi aşamayacak duruma geldi. O çalışan işçi, emeğiyle geçinen işçi, oyunu sosyaldemokratlara vermesi lazım gelen işçi, sosyaldemokratlara oy vermedi. Nedenini ararsanız, sosyaldemokratlar o güveni, o topluma veremedi. Bunu itiraf edelim, özeleştiri olarak; bunu açık yüreklilikle söyleyelim. Onun için, eğer sosyaldemokrat partiler kendilerine bir çekidüzen vermezlerse, toplumun beklentilerine, toplumun ihtiyaçlarına, toplumun özlemlerini giderici politikalar üretemezlerse, maalesef, bu güdüklükte kalırlar. Hatta, eğer böyle giderse, giderek de güçlenmek yerine, zayıflarlar.

Buyurun.

BÜLENT GÖĞER – Öncelikle konuşmama, Hak-İş’ten gelen Beyefendiyi ve üstadımı eleştirmekle başlayacağım. Çünkü, bizim konumuz burada SSK’yı tartışmakken, olayı, Türkiye’de sosyaldemokrat partilerin ne yapıp ne yapmadığına yönelttiler. Bu, bence yanlış; çünkü, işçilerin sağlığını korumak veya SSK’nın nasıl olduğunu görmek, sadece sosyaldemokrat partilere kalmış bir şey değildir. Yani, diğer partiler niye bu alandan kendilerini soyutluyorlar. Bir kere bu sorun var. Beyefendi az önce söyledi, işçi halen daha fabrikadan çıkıp da gidip bir ANAP’a oy verebiliyor, mesela.

Soruma gelmek istiyorum: SSK’nın Yönetim Kurulunda bir üye olarak siz, denetimde neden zayıf olduğunu açıklamadınız veya toplanan bu fonların nasıl toplandığını, hangi zorluklarla toplandığını belirtmeyip, bu fonların nerelerde kullanıldığını açıklamadınız. Yani, bu konulara bir açıklık getirirseniz sevinirim.

HALİL TUNÇ – Teşekkür ederim.

Tabii, konumuz, SSK’nın 50 yılını, geçmişini, bugününü ve geleceğini değerlendirmek. Bakın, sorular sualler üzerine bu görüşlerimi açıkladım. Yoksa, konumuz burada politika yapmak değil.

Bugün SSK’da işçi ve işveren yeteri kadar temsil edilemiyor. Bunun bilinmesinde fayda var. Atamalarla gelenler ağırlıkta; politikacıların atadığı kişilerin yönetimde ağırlıkta olduğu bir dönem yaşıyoruz. Yoksa, işçiler ve işverenler gerçekten çoğunlukta olsa, SSK’nın zaten bu duruma düşmesi herhalde mümkün değildi. Yani, o bir gerçek. Herhalde sosyaldemokrat partilerin eleştirilecek durumları yanında, sağcı partilerin onun üç dört katı daha eleştirilecek yanları var. Ben o konulara girmek istemedim, soru soruldu da onun için cevap verdim. Ben, ömrümün 50 yılını çalışma hayatı içinde görevim icabı politikacıları deneyim imkânına sahip oldum, görmek imkânına sahip oldum, onların siyasi, sosyal, ekonomik görüşlerini öğrenmek imkânına sahip oldum. Osayede benim siyasi kanaatimin teşekkülünde bu etkenler rol oynadı. Zaten, tabiatı icabı -ben her yerde söylerim- bir işçinin sağda olması mümkün değil, hiç kuşkusuz; arkadaşım ister alınsın, ister darılsın. Bir işçi tabiatı icabı soldadır, sosyaldemokrattır. Ben kişiliğimi, benliğimi hiçbir zaman inkâr etmedim, bu durumumu da herkes bilir. Mesela, Büyük Atatürk dışında, ben, İnönü, Bayar, Menderes, ondan sonra gelen bütün cumhurbaşkanları ve başbakanlarla, görevim icabı, konuşmak, tanışmak, tartışmak imkânını buldum. Onun için, politikacıların felsefelerini yeteri kadar bilen bir insanım. Tabii, konumuz o değil, konumuz politika değil, konumuz felsefe değil. Onun için, o konulara girmek istemiyorum. Yoksa, bu konularda 50 yıllık bilgi birikimim, yeteri kadar sizin bu sorduğunuz sualleri geniş çapta aydınlatmak imkânını verecek kadar deneyimim var. İnşallah Siyasal Bilgilerde hocalarım da bana destek olurlarsa, bir müsait zamanda, Türk sendikacılık hareketinin siyasal bakımdan nereden nereye geldiğini, siyasal bakımdan hangi kanatta yer alması lazım geldiği yolundaki düşüncelerimi de bir konferans vesilesiyle arz ederim, anlatırım.

Efendim, eskiden işçiler yönetimde 2 kişiyle, işverenler 2 kişiyle, çalışanlar 1 kişiyle, işçi emeklileri de 1 kişiyle, çoğunluk seçimle gelmişinsanlardan teşekkül ederdi. 12 Eylülden sonra bu Kanun değişti, 1’e indirdiler ve atama ile gelenler ağırlıkta oldu. 12 Eylülden sonra, bir hayli, birçokdemokratikleşme konularında yapılan kısıtlamalardan SSK da nasibini aldı. Yani, şu anda zaten işçiler söz sahibi değil, sembolik temsil ediliyorlar.

Buyurun efendim.

DR. FATMA ARDIÇ – (Sağlık Bakanlığı) – Ben Kurumum adına gelmiyorum.

Devlet yapısının hantallığı, özelleştirmenin temeli olarak sunuluyor. SSK’da da son günlerde özelleştirme üzerine yoğun tartışmalar var. Bu SSK’nınözelleştirilmesi konusunda, devlet ya da Kurum açısından bakıldığında,özelleştirmenin yapılması mümkün mü?

Bir de, dünyada böyle sosyal güvenlik kurumunun özelleştirilmiş olduğu ülkeler, örnekler var mı?

Teşekkür ederim.

HALİL TUNÇ – Efendim, Kurum yönünden, işçiler yönünden SSK’nın özelleştirilmesi mümkün değil. Neden değil; kim özelleştirecek? Devlet kendi malını özelleştirebilir, satabilir. Kendi malı üzerinde istediği tasarrufta bulunabilir; fakat, SSK’da devletin 1 kuruş katkısı yoktur. Katkısı olmayan, malı olmayan, başkalarına ait olan bir kuruluşu nasıl özelleştirebilir. Mesela, Sakıp Ağanın bir fabrikasını devletleştirebilir mi?.. Hayır. Onun için, SSK’nın da hiçbir zaman özelleştirilmesi mümkün değildir. Zaten böyle bir eğilimin başarıya ulaşacağına da kani değilim.

Başka ülkelerde, Şili’de denenmiştir; fakat, bugün o konuya girmek istemiyorum. Hemen hemen dünyanın her demokratik ülkesinde sosyal sigortalarkurumuna devletin katkısı vardır. Bir istisna Türkiye’dir, devletin katkısı yoktur. Ha, son zamanlarda, “Açıklarını kapatıyoruz” falan deniliyor. O açık kapatmak değildir, Anayasaya göre devletin yapması lazım gelen bir görevdir o. Çünkü, işçi, bir vatandaş olarak devletin sunduğu sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı var. Yani, ben işçi olarak gideyim bugün devletin Numune Hastanesinde muayene olma hakkına sahibim. İşçi, zamanında bununla yetinmemiş, ek bir vergi vermiş, bu primleri ek vergi olarak kabul edin. İşveren de işçi adına o vergiye katılmış. Ben, daha iyi sağlık hizmeti alabilmem için, yarınlarıma daha güvenle bakabilmem için ek vergi ödemişim, özellikle sağlık hastaneleri bakımından. Bırakınız ihtiyarlık sigortasını, diğer sigorta dallarını. Benim, ek vergi vermek suretiyle daha iyi sağlık hizmeti alabilmemi sağlayan prim katkılarımla kurulmuş bir şeyi devlet nasıl özelleştirir; bu mümkün değil. Biraz evvel söylediğim gibi, bu olsa olsa, daha rasyonel çalışmayı sağlayıcı, yeniden düzenleme, daha iyi sağlık hizmeti verebilecek, yerinden yönetim suretiyle bu aksaklıkları giderici bir formül geliştirilebilir, yasalaştırılabilir. Ama, başka türlü mümkün değildir.

Buyurun…

MUSTAFA UÇAR (SBF. Çalışma Ekonomisi Bölümü 3 üncü Sınıf Öğrencisi) – Şimdi, konuşmanızın başında dediniz ki: “Kurumun kuruluş amaçlarına uygun idari ve mali özerklik sağlanmalı, devletin katkısı olmalı ve devletin asli görevlerinden biri de zaten sosyal güvenliktir” Şimdi, devletin denetiminde SSK’nın durumu ortada. Aktif-pasif dengesi tamamen bozulmuş. Aylık 15 trilyon gelir, 22 trilyon gider var. 1 çalışan başına da 1,93 emekli düşüyor. Şimdi, bu aşamada şunu sormak istiyorum: KİT’leri yok pahasına elinden çıkarmaya yönelmiş bir devletten bu reformları yapmasını nasıl bekleyebiliriz?

Bir de, şu bulunduğumuz aşamada sendikaların tavrı ne olmalıdır? Oluşuma ne gibi bir katkıda bulunabilirler?

Teşekkür ederim.

HALİL TUNÇ – Şimdi, Kurumun bu hale düşmesinden Kurum sorumlu değil dedim. Yani, devletin müdahaleleri, ^devletin yapması lazım gelen hizmetlerin birçoklarını Kuruma aktarmalarından Kurum bu hale düşmüş ifadesini kullandım. Şimdi, peki, devlet bunu nasıl yapacak; devlet, işçinin kendi primleriyle oluşturduğu bir şeye, zamanında ondan yararlandıysa, onun faturasını bugün ödemeye mecbur. Geçmişte Kurum fonlarını Devlet Yatırım Bankasına çok düşük faizlerle yatıran devlet… Kurum değil, işçi değil, yani bu hale gelmesinden sorumlu işçi değil, Kurum değil. Ona göre, devlet bunun çözümlerini de bulmalı. Şöyle bir görüş mü ileri sürmek istiyorsunuz: Devletin imkânı belli, bu imkânlar karşısında ne yapabilir?.. Elbette, aynı görüşe katılıyorum. Bugün devletin gelirleriyle giderleri arasında büyük farklar var. Biliyorsunuz, dış borçlar var, iç borçlar var. Bunun yolu, adaletli bir vergi sisteminin kurulmasıyla mümkün. Daha çok kazanandan çok vergi alacak, daha az kazanandan az vergi alacak. Bugün vergi kaçaklarımız var, bunun çaresini dedevlet bulmalı. Gerçekten, milyarlar, trilyonlar kazanan kişilerden de o kazancı nispetinde vergisini almalı. Bugün İskandinav ülkelerinde hemen hemen kazancın yüzde 90’ı vergi olarak gidiyor; ama, bizde kim diyebilir ki kazancının yüzde 90’ını vergi veriyor. Yani, bunun yolunu devletin bulması lazım, Parlamentonun bulması lazım. Bu bulunamıyor diye, SSK’yı elden çıkarmak, SSK’nın mallarını özelleştirmek yahut özel sektöre devretmek gibi bir politika herhalde çağımızın politikası olmamalı. Kaldı ki, işçilerin buna müsaade edeceğini de hiç sanmıyorum.

Tabii, buna sivil toplum örgütleri de sahip çıkmalı, özellikle sendikalar sahip çıkmalıdır. Yani, sendikalar,’ mutlaka ve mutlaka bu konuda bütün ağırlıklarını koymalı, üretimden gelen güçlerini gerektiğinde koymalı, devletin bu tasarrufuna engel olmalıdır. Yalnız, insafsızlık yapmayalım, iki üç gündür bu konularda toplantılar yapılıyor, Çalışma Bakanlığının ifadesi, devletin böyle bir niyeti olmadığı yönünde.

Söz Çalışma Bakanlığından açılmışken, şunu söyleyeyim, işçi kesimi gerçekten şanslı. Emin Kul gibi, işçi kökenli, Türk-İş’in Genel Sekreterliğini yapmış, 37 yıllık iş hayatından gelmiş bir insanın Çalışma Bakanı olarak bulunması, gerek Sosyal Sigortalar bakımından güvence gerekse işçiler bakımından güvence. Ben ümit ediyorum ki, yani Emin Kul, bir partinin bakanı olmasına rağmen, çok gerçekçi, çalışma hayatının sorunlarını bilen, Kurumun sorunlarını bilen, çok gerçekçi yaklaşımlarla bu sorunları çözebilecek nitelikte bir arkadaşımız. Emin Kul’un bugün Çalışma Bakanı olması Kurum için şanstır.

Buyurun efendim.

NAİL YILMAZ (Sanayi Kamu Çalışanları Sendikası Yönetim Kurulu) –

Efendim, bir iki soru soracağım, gerçi arkadaşım da sordu ama, net bir cevap olmadı.

Sendikaların siyasal iktidarlara bakışı nasıl olmalı?.. Örneğin, Hükümet Programlarına özelleştirmeyi yerleştiren partilerin iktidarında sendikaların nasıl uyumlu çalışacağını nasıl açıklıyorlar?

Bir de şu var: Sizin anlattığınız şu semerci olayı. Yani, tek başına bir işçiyi alıp, bakanın karşısına çıkıp, işte toplu iğneyi batırıp sorunları çözdüğünüzü anlattınız. Ama, bu alttan gelen bir olay değil. İşte, örgütlülüğün zayıflığı burada. Yani, olaylar kişiselleştiği zaman çözüm olmuyor.

Bir de şu konuya değinmek istiyorum: Şimdi, toplumun örgütlenmesi sadece yeterli mi? Yani, kapitalizmi göz ardı ederek, nereye karşı örgütleneceğini bilmezse, bu örgütlenen toplumlar ne yapabilir? Hedef önemli. Nedir bu hedef; kapitalizmin olması lazım. Yani, hepsi ayakta kalıyor.

Bir örnek de şu, demin söylemiştiniz, Emin Kul sendikacılıktan gelme bir bakan; ama, 12 Eylülde Sadık Şide de Bakan oldu ama, işçi hareketine vurduğu darbeler ortada. Bunları ülkemizde hep yaşadık.

Bir olay da şu: İşte, bir ilkokul mezunu müteşebbisin trilyonluk olduğunu ve bunun yargılanmadığı; ama, bir sendikacının zenginliğinin tartışıldığı söyleniyor. Ama, şimdi sendikacı kapitalist değil ki, diğeri kapitalist.

BAŞKAN – Pardon, zenginlikten bahsedilmedi, yüksek mevkilere gelmesinden bahsedildi. O laf telaffuz edilmedi.

NAİL YILMAZ – Her neyse, ben bu şekilde o zaman söylüyorum… Tabii, kapitalistin hedefi daha çok kâr; ama, bir sendika liderinin – amacı, örgütlü toplumu daha öne çıkarmak.

Benim sorularım bu kadar, teşekkür ederim.

HALİL TUNÇ – Efendim, örgütlenme konusunda, tabii çok şey söylenebilir. Bugün memurlarımızın örgütlenmede neden geç kaldıklarının bir sebebini de kendilerinde aramak lazım. Biraz evvel ifade ettiniz, aşağıdan yukarıya doğru bir örgütlenme olursa sağlıklı bir örgütlenme olur. Yoksa, yukarıdan aşağı örgütlenmenin mümkün olduğu, fakat sağlıklı olmadığı gerçek. Geçmişte yaşadığımız dönemlerde bunun sayısız örneklerini gördük.

Değerli arkadaşlarım, memurlarımız geçmişte kendi sorunlarını tek başlarına halledecekleri kanaati yaygın kanaatti. Yani, örgütlenme bilinci, işçiye nazaran memurda çok geç gelişti. İşçi, çaresiz olduğu için, gerek kültür seviyesi bakımından gerek ekonomik bakımından, ister istemez örgütlenme şuuru, bilinci işçide daha erken gelişti ve onun için ülkemizde işçi sendikaları, memur sendikalarından daha önce gelişti, bilinçlendi, güçlendi. Hatırlarsınız, 12 Marttan önce memur sendikaları vardı. Gerçi fonksiyonları sınırlı idi ama, sendika niteliğindeydi. Şimdi, memurlarımız bu sendikalarına sahip çıkamadılar, yani koruyamadılar, haklarını savunamadılar. Yani, her halükârda memurun aşağıdan yukarıya bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi ve kendi hayatıyla ilgili, özlük haklarıyla ilgili, toplum içindeki durumu itibariyle sorunlarını çözecek güce erişmesi lazım. Yani, baskı grubu olarak başka şey düşünülemez zaten.

Şimdi, Sadık Şide meselesini tartışacak değilim; fakat, bir Sadık Şide ile Emin Kul’u mukayese etmeyin, onu söyleyeyim. İkisini de tanıyan bir insanım, Sadık Şide benim Genel Sekreterliğimi yaptı, Emin Bey benim Başkanvekilliğimi yaptı. Onları gıyaplarında tartışmak istemem; fakat, şu kadarını söyleyeyim, bir Sadık Şide ile Emin Kul’u aynı tutmam.

Özetlersek sevgili kardeşim, durum şu: Her şeyi hükümetlerdenbeklediğimiz sürece, her şeyi politikacılardan beklediğimiz sürece, bizim sorunlarımız daha çok seneler gündemde kalır. Biz, oylarımıza sahip çıkmazsak, biz haklarımıza sahip çıkmazsak ve örgütlenemezsek ve diğer toplum örgütleriyle iyi diyalog kuramazsak, ortak hareket etme imkanlarını bulamazsak, bu sorunları tartışmaya daha senelerce devam ederiz.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Efendim, SSK Genel Müdürü Sayın Kemal Kılıçdaroğlu söz istemişlerdi, kendilerine söz veriyorum.

Buyurun efendim.

KEMAL KILIÇDAROĞLU (SSK Genel Müdürü) – Teşekkürler Sayın Hocam.

Sayın Halil Tunç ile Genel Müdürlüğünü yaptığım Kurumun Yönetim Kurulu üyesi iken tanıdım kendisini; ama, öğrencilik yıllarımda Halil Tunç’u Türk-İş Genel Başkanı olarak zaten tanıyorduk. Onun grevlerde göstermiş olduğu cesareti, gazete manşetlerindeki demeçlerini hâlâ hatırlarım.

Burada bazı konuşmalar oldu, ben aslında söz almayacaktım ama, özellikle genç arkadaşlarımızın kafalarında bir soru işareti kalmasın diye cevap vermek istiyorum. Hak-İş’ten değerli işçi arkadaşımızın söylediği, 1991 yılına kadar SSK’nın durumu iyi idi, 1991 yılında eksi vermeye başladı ve oradan da tabii, bazı siyasal çağrışımlara yol açan bir ifade kullandı. Şimdi, SSK’nın durumu, aslında geriye doğru gitmeye 1969 yılından itibaren başlıyor. Ben Kurumun Genel Müdürü olduğum zaman, ziyaret ettiğim her işçi konfederasyonu başkanına ve işveren konfederasyonu başkanına şunu söyledim: SSK’yı iyi tanımak istiyorsanız, mutlaka kendi bünyenizde bir SSK masası oluşturun. Yani, bu Kurumu mercek altına yatırmanız lazım, bu Kurumda ne oluyor, ne bitiyor… Bunu yapmadığınız sürece, SSK ile ilgili olarak yüzeysel ve sığ bilgilerle konuşmak zorunda kalırsınız. Oysa, bunların mutlaka işçi kuruluşlarımız tarafından aşılması lazım.

Şimdi, niçin 1969’dan başlıyor; çünkü, ilk Borçlanma Yasası 1969 yılında çıkıyor. Artı, 1971 yılında Antuan Zelenka isminde bir uluslararası çalışma örgütü uzmanı Türkiye’ye geliyor ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine hitaben bir rapor yazıyor, diyor ki: “Ey Hükümet, eğer önlem almazsanız, yakın bir gelecekte SSK, maaş ödeyemez noktaya gelebilir” Yıl 1971! Önlem mi alınmış; hayır. Tam tersine, Sayın Halil Tunç’un da belirttiği gibi, 11 tane daha borçlanma yasası çıkmış. Şimdi, kimi suçlayacaksınız?!.. Bu Borçlanma Yasası çıktığı zaman, onları alkışlayan sosyal tarafları suçlamayıp da kimi suçlayacaksınız?!.. Belki suçlanması gereken en son kesim siyasal partiler. Çünkü, sizin mal varlığınız üzerinde politika yapan insanlara siz izin verirseniz, kusura bakmayın, onlar da politika yaparlar.

Bir şey daha söyleyeyim, biliyorsunuz, belki bir ansiklopedinin yazması gerekenleri, daha doğrusu yazdıklarını bazen bir karikatür köşesinde görebilirsiniz. Bundan yıllarca önce 4 karelik bir karikatür görmüştüm, o karikatür şöyle idi: Her seçim döneminde önde giden insanlar değişiyor; ama, hiçbir zaman arkadaki insanlar değişmiyor. Şimdi, böyle bir sistemi siz kendi politik hayatınızda kabul ediyorsanız, A partisi olsun, B partisi olsun, C partisi olsun, fark etmiyor, sistem gene gidiyor. O halde, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanlar olarak şunu yapmamız lazım: Önce, o arkada gidenleri değiştirmemiz gerekiyor ki, önde gidenleri daha sağlıklı saptayabilelim.

Yine, bir şey daha söyleyeyim, tabii, sosyal tarafları da bu kadar sert suçlamak belki yanlış olabilir; ama, bizim güzel bir atasözümüz var, önce iğneyikendimize batıralım ki, öbür tarafa çuvaldızı batırma imkânımız olsun. Şimdi, borçlanma yasaları çıkıyor, herkes alkışlanıyor. Siyaset adamları, siyaset meydanlarına çıkıp “Erken emekliliği getireceğim” dediği zaman, hep beraber alkışlıyoruz, ne güzel erken emeklilik gelecek!.. Artı, SSK’nm yönetiminde işçi ve işveren çoğunluğu kaldırılırken, hiç ses çıkarmıyoruz. Bir gecede ölçümleme kaldırılırken hiç ses çıkarmıyoruz. Kurumun müfettiş muavinliği kadroları iptal edilirken hiç ses çıkarmıyoruz. Ondan sonra da, “SSK niye bu hale geldi” deme hakkını acaba kim kime sormalı!.. Şimdi bir değerli arkadaşım şunu söyledi: “Kurumun aktuerya dengeleri var, buna göre yapılması lazım” Bir diğer arkadaşımız Kurumun örgütlenme sorunlarından bahsetti. Bunların hepsi işin tali boyutu, yani ikinci derecedeki sorunları. Birinci derece sorun, mutlaka bizim çözmemiz gereken kendi kişisel kararlarımız ve bu kişisel kararlar birleşip toplumsal karara dönüştüğü zaman, o zaman SSK kurtulur.

Şimdi, genç bir arkadaşımın çok güzel bir sorusu oldu ve belleklerimizde yine bir soru işareti oluşturabilir: “Bu hale getiren devlet; peki, siz bu devletten nasıl reform bekleyebilirsiniz!” Aslında, bu, şu soruyu akla getirmemeli: Siyaset adamına olan güveni sarsmamalı. Siyaset adamına olan güven sarsıldığı andan itibaren biz ülkemizde başka çıkış yolları, yani ya darbeler ya başka nedenlerle de bu tür çağrışımları davet edebiliriz. Siyaset adamını biz seçiyoruz, o siyaset adamı kendiliğinden oraya gitmiyor. O halde, mutlaka çözümü de siyasal ortamda ve siyasal karar mekanizmaları getirecektir. 1950 yılında, 1960 yılında, 1980 yılında, 1990 yılında fark etmiyor; ama, ortada bir güzel olay var: Türkiye’de insanların kültür birikimi daha fazla oluyor, insanlar daha güzel tartışabiliyorlar, konuşabiliyorlar, daha uygar ortamlarda bir arada olabiliyorlar. Ama, bütün bu tartışmalardan sonra meydana şu gelecek: Evet, siyaset adamı yozlaştığı zaman, onu siyaset sahnesinden çekecek olanlar da bizleriz. İş yapmadığı zaman çekecek olanlar da bizleriz; ama, iş yapacak insanları oraya taşıyacak olanlar da bizleriz. O halde, bizim üstümüze düşen görev… Tabii, diğer bir soru var: Devlet nedir? Devlet kim arkadaşlar; devlet bir sistemdir, bir organizasyondur. Yani, devlet dediğimiz üçüncü bir yaratık, üçüncü bir grup yok. Bu sistem içerisinde, örneğin SSK olarak devletin içinde bir kurumuz, devletten ayrı bir kurum değiliz; ama, yeri geldikçe, bizi devletin batırdığını da söylüyoruz. Aslında bizi batıran devlet değil, siyaset adamlarının geçmişte yapmış oldukları yanlışlıklar. Bunu, çoğu siyaset adamı gayet açık yüreklilikle söylüyor zaten.

Bir de şu var: Sosyal politika, dünyanın en pahalı olan politikalarından birisidir ve en zor olan politikalarından birisidir. Gelir dağılımını kimse dengelememiş ki bütün dünyada, biz kalkıp birdenbire bu gelir dağılımını dengelemeyi kaldıralım veya sağlayabilelim. Ha, bu, uzun ve yorucu bir zaman sürecini gerektiren bir olay.

Ben, SSK ile ilgili kısaca bunları ifade edeyim. Sayın Halil Tunç’un bir güzel anısı daha var, özellikle belki sendikal hayatta veya öyle bir toplantı olursa orada söyler ama, genç arkadaşlarımızın duyması açısından iyi olur diyedüşünüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam bir sohbet sırasında anlatmıştınız: Zonguldak’taki bir grizu faciasını bir bakanla beraber gezdiğinizi ve o arada da bir toplusözleşme görüşmesi olduğunu ve çok küçük bir rakamla bu pazarlıkların günlerdir devam ettiğini anlatmıştınız. Ben, bunu özellikle genç kardeşlerimize anlatırsanız sevinirim.

Saygılar sunuyorum arkadaşlar.

HALİL TUNÇ – Efendim, Çeltek diye bir özel şirketin maden ocağı var. 1965 yılında iktidar değişikliği oldu Bülent Ecevit Çalışma Bakanlığından ayrıldı, yerine İhsan Sabri Çağlayangil oldu. O grizu faciasında 250 işçimiz toprak altında kaldı. Sayın Bakan telefon etti, “Ben gidiyorum, sen de gelecek misin?” dedi, ben de “Elbette geleceğim” dedim ve beraber gittik. Aşağı ineceğiz, kurtarma çalışmaları var; fakat, tek bir kişi kurtarılamadı. Çökmüş, içerisi sıcak, girilemiyor. Bakan heveslendi, “Ocağa girelim” dedi. Ocak ilkel bir ocak, özel sektörün. Ben de “Peki girelim” dedim. Ocağa ağızdan girdik, doğru dürüst de yol yok, kafamızı öne eğiyoruz, daha 100-200 adım gittik, Bakan dedi ki: “Yapamayacağım, çıkalım” dedi. Çıktık, ocağın başında iki tane taş var, birine o oturdu, birine ben oturdum. Dedi ki: “Halil Tunç, istismar etmeyeceğine söz ver, sana bir itirafta bulunacağım” Ben de, “Peki Bakanım, madem itirafta bulunacaksın, niye istismar edeyim” deyince, “Bak, bu ocağa girip 8 saat çalışmak şöyle dursun, gittiğimiz yere kadar dahi gidip gelmek bu ücretle yapılacak bir şey değil” dedi. O zaman da, yani 1965 senesinde işçi günde 9 lira yevmiye alıyor. Dedim ki: “Peki Sayın Bakanım, madem böyle bir itirafta bulundunuz, o ağır şartları yaşadınız ve gördünüz -o günlerde Asgari Ücret Tespit Komisyonu Çalışma Bakanlığının yetkisindeydi- Asgari Ücret Tespit Komisyonunu toplarsınız ve yükseltirsiniz.” Yani, şunu söylemek istiyorum, tabii sohbet uzun geçti, öyle ağır şartlarda ki, emin olun 200 metreyi gidemedi, “Burada 8 saat çalışmak şöyle dursun, bu para karşılığında 200 metre dahi yürünmez” dedi. Hakikaten sözünde durdu, geldi, Asgari Ücret Tespit Komisyonunu topladı, ilk defa maden iş kolundaki 9 lira yevmiye 12,5 liraya çıktı. Yani, şunu söylemek istiyorum: Yaşanırsa, olaylar görülürse, politikacılar da katılıklarını sürdüremiyorlar. Daha açık ifadesiyle konuşmamı şöyle bağıtlamak istiyorum: Biz, kişi olarak, sivil toplum örgütleri olarak, sendikalar olarak meselelerimize sahip çıkarsak, devleti güçlendirmek, devleti doğru yollara kanalize etmek, devleti demokratikleşme yolunda baskı altında tutmak ve sorunlarımızı halletmek imkânına sahip oluruz. Ama biz olaylara ilgisiz kalırsak, olaylar bizi ilgilendirmiyor diye her olaya düşüncelerimizle katkıda bulunmazsak, konuşmalarımızla katkıda bulunmazsak, tartışmazsak, bu durum, bu sorunların çözümü göründüğü kadar kolay değil ve tekrar ediyorum -konuşmamın bir bölümünde söyledim- gençler, karamsar olmayın. Ülkemizin çok sorunu var, ama her şeye rağmen karamsar olmayın; çünkü, karamsarlık yenilgi demektir. Hele siz okulunuzu bitirdiğinizde çalışma hayatına yeni atılacaksınız, öyle karamsar bir vaziyette atılırsanız, başarı şansınız yok denecek kadar az olur.

Ben, gerek bu konuşmamızı izleyen değerli konuklarımıza, Hocalarıma, Sayın Genel Müdürümüze, Genel Müdür Yardımcımız Bülent Beye, özellikle siz gençlere teşekkür ediyorum. Tekrar başka bir vesileyle birlikte olmak dileğiyle hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, tabii misafirlerimize teşekkür etmenin ötesinde, bir tecrübe anıtı olarak aramızda bulunan ve bizi aydınlatan Sayın Halil Tunç’a özellikle teşekkür etmek istiyorum ve SSK konusundaki konferanslar dizimizin İkincisini burada kapatıyorum.

Kapanma Saati: 15.45

Diğer Yazılar