İlhan Altan

İlhan Altan

İlhan Altan

ÜÇÜNCÜ OTURUM

11 Nisan 1996

Oturum Başkanı:

CELAL GÖLE

(A.Ü. SBF Dekanı)

Konuşmacılar:

İLHAN ALTAN

BAŞKAN – Müştereken düzenlenen Sosyal Sigortalar Kurumu Üzerine Toplumsal Tarihî Tanıklıklar dizi konferanslarından, bu üçüncüsüne hepiniz hoş geldiniz.

Sizleri, Fakültemizin, tarihî çatısı altında misafir etmekten dolayı gerçekten büyük mutluluk duyuyoruz. Dizi konferanslarımızın üçüncüsü, ümit ettiğimiz şekilde son derece ilgi çekiyor. Öğrencilerimiz tarafından, genç nesiller tarafından gerçekten çok ilgi çekiyor; ama, bugün maalesef aramızda genç öğrencilerimiz, ülkemizin yarınını oluşturacak genç kuşaklar burada yok. Sebebi de, bugün Fakültemizde ara sınavların başlamış olmasıdır, yoksa öğrencilerimize önceden kayıt sistemiyle, sadece kayıtlı olan 20 kişiyle sınırlı olduğu için alıyorduk ve kendilerinin çok ilgisini çekiyordu. Ama bu ve gelecek haftaki toplantımızda ne yazık ki genç arkadaşlarımız burada olamayacaklar. Ancak, bir başka mutluluğumuz, bu konferanslar her hafta muntazaman, hem videoya alınmakta hem de kayda geçirilmektedir. Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğüyle yapmış olduğumuz centilmenlik anlaşması gereğince, bu dizi konferansları ki, 12 tanedir, bir kitap halinde yayımlama mutluluğuna da erişeceğimizi tahmin ediyorum.

Lafı fazla uzatmadan, bugünkü konuşmacımız Sayın İlhan Altan’a, bu dizi konferansına katıldıkları için gerçekten sizler adınıza, Fakültem adına teşekkürlerim sunmak istiyorum.

Buyurun İlhan Beyefendi.

İLHAN ALTAN – Sevgili ve muhterem dinleyiciler; hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Efendim, ben Sigortada iki defa umum müdürlük yaptım. Birinci devre, 1954-1958; ikinci devre 1966-1970 ve böylece 8 küsur sene orada hizmetim vardır ve zannediyorum ki, süre itibariyle oranın duayeniyim; çünkü, 3 aylık umum müdürlük yapanlar vardır. Ama, temenni ederim ki, bundan sonra bu rekor kırılsın. Bu süre zarfında sayın arkadaşlarım, elbette birçok hatıralarım olmuştur. Ben, müsaade ederseniz evvela onlardan başlayayım. Arz edeceklerim hep umum müdürlük zamanıma aittir, onu da belirteyim.

O devrelerden birinde Bakanlar Kurulu bir karar veriyor, “Bir İşçi Meskenleri Fonu kurulsun” diye ve bunun ilk kuruluşunda 30 milyon lirasını -tabiî o zamanın parasıyla- Sigorta verecek, 15 milyonunu Emekli sandığı verecek, 15 milyonu da Emlak Bankası verecek ve bu şekilde teşekkül eden fonlarla binalar yapılacak ve sonra evi olmayanlara taksitle devredilecek. Tabiî, bunun üzerine İmar ve İskân Bakanlığı mütemadiyen sıkıştırıyor, parayı bir an evvel verelim diye. Fakat, bu paranın nasıl kullanılacağı belli, işte inşaatta kullanılacak; ama, Sigorta yahut Emekli Sandığı hatta Emlak Bankası bunu ne şartlarla verecek?.. Yani, bunun faizi, geliri, süresi, bunlar yazılı değil, rastgele yazılmış bir karar; ama, Heyeti Vekile kararı. Mütemadiyen, hem kendi Bakanım hem de İmar ve İskân Bakanı sıkıştırıyor. Arkadaşları topladım, kendileriyle müzakeratta bulunduk ve neticede şûraya gitmeye karar verdik. Tasavvur edin, bir umum müdürlük, Heyeti Vekile kararına karşı Şûraya şikayet ediyor. Çünkü, burada çok haklıydık. Bizim Teşkilat Kanunumuza göre, Sigorta, fonda biriken paralarını 4 yere yatırabilir; Birincisi, devlet tahvili, İkincisi bankalara, üçüncüsü gayri menkul edinme, dördüncüsü de, işçi meskenlerine kredi vermek. Yani, bunun bir beşincisi yok. Sonra, biz bu fonda biriken paraları usulüne tevfiken bir gelir temin edecek memba bulmamız lazım geliyor. Çünkü, aktueryel hesaplar ona göre hesap edilmiş. Yani, size şöyle arz edeyim: Fonda biriken paralar, Sigortanın patruvana dahil değil. Bu ne gibi, mesela bankada birçok mevduat da bulunuyor, peki, bu bankaya verilen paralar, faiz işlesin veyahut biraz gelir getirsin diye veriliyor, sonra bunlar bankanın patruvanından sayılmaz ki, bankanın kendine mahsus sermayesi var, şusu var, busu var, girdileri var, vesaire… Yahut da bu parayı kullanmak suretiyle kendine bir menfaat temin eder. Bunda böyle bir şeyler yok. Neticede, biz tabiî birçok yerden -biraz zılgıt da yedik- ve neticede Şûra bize hak verdi. Bunu bir hatıra olarak arz ediyorum.

Yine bir hatıramı arz edeyim; zamanın Bakanı, yaş hadlerini indirmek istedi. Şöyle; kadınlar 60, erkekler 50 idi; bunları 5’er yaş geri çekmek istedi. Kendilerine anlattık, dedik ki: “Bu, aktueryal hesaplara göre yapılmıştır. Biz teknik bilanço vermek mecburiyetindeyiz. Biz bunu hesap ettirelim de ona göre arzı malumat ederiz” Neticede, hakikaten aktuaryade kıymetli arkadaşlarım vardı, Beyefendi de bahsettiler. Onlar bunu hesap ettiler, “Primleri 1 misli yükseltmek lazım gelir. Eğer bu şekilde olursa, yani eğer 5 yaş geri alınırsa, primin yüzde 22 olması lazım geliyor” dediler. Ama, ne işçi bu külfeti çekebilir ne de işveren. Çünkü, o zaman işverene yüklediğiniz şeyler sonucunda onun imal ettiği şeyleri etkileyecek. İşçi ödesin diyemezsiniz; çünkü, işçiye ne veriyorsun ki, ondan 1 misli daha fazla prim almak istiyorsun?.. Hülasa, bunu yine üst makama arz ettiğimiz zaman dediler ki: “Sizin fonda şu kadar paranız var; bu biter mi?!..” Ama, gördük ki bitti işte.

Yine Sayın Bakanlardan birisi, benim ikinci gittiğim günlerden biriydi, elinde bir liste dedi ki: “Şunların icabına bak.” Şimdi, ben oraya ne olmuş olarak geliyorum, -tabirimi mazur görün- ip çeken çingene.

Tabiî, kendisine hayır denilmez, “Hayır” kelimesi, benim esasen düşündüğüm, aklıma gelen bir şey de olmaz, “Tetkik ettireyim” dedim. Kendileri “Ben tetkik ettim” deyince, “Ama, ben umum müdür olarak tetkik ettirmeliyim” dedim. “Peki” dedi. Sonra baktım, en başta bahsettiği adamlar Kurumun direği vaziyetinde. Eğer bunlar giderse -ki 30 kişilik bir listeydi o- Kurum çökmez ama, çok müteessir olur. Biz bunu oyalamaya çalıştık, nihayet bir gün çağırdı, bana dedi ki: “Size şifahi olarak emirler verdim, bunu yapmadınız, bu sefer yazılı olarak bizzat kendim imza edeceğim” Peki, şimdi buna karşı ne denebilir?..

Dedim ki: “Sayın Bakanım, bu sizin imzanızla olmuyor, benim imzamla oluyor” Ama, hakikaten benim görüşüme göre bu bir terbiyesizliktir; ama, başka türlü nasıl yapabilirdim, mütemadiyen sıkıştırıyor. Sonra, bir iki tane değil ki, alıp bir yerden başka bir yere veresin, her neyse…

Sayın gençler, yarın idarenin başına geçeceksiniz, bakan da olacaksınız, belki ta Başbakan, Reisi Cumhur, bunlar, ileride sizlerin olacağı şeyler.

Bunlardan şu çıkıyor; yani, bu kuruluşun muhakkak özerk bir kuruluş olması lazım gelir; ileride onu size arz edeceğim.

Bir gün bir sayın milletvekili geldi, dedi ki: “Filan yerdeki müdürü derhal azledin, siz etmezseniz Bakana gideceğim, o da etmezse Başbakana gideceğim, o da etmezse ta Çankaya’ya çıkacağım” Malum pozlarla söyledi; dedim ki, “Bakalım, anlayalım suçu neymiş” Bunun üzerine “Suçu olmaz mı, benim haberim olmadan odacı tayin ediyor” Yani, evvela bir umum müdüre “Şunu at” dediği zaman, o insanın büyük bir suçu olması lazım. Çünkü, işe son vermek öyle o kadar basit değil sayın arkadaşlarım. Onun çoluk çocuğu var falan… Ha, affedilemeyecek bir suçu olursa, amenna, hadi bir tecrübe edelim dersiniz, biraz idare edersiniz. Ama, tamamen “atın” diyor. İdarede bulunan arkadaşlar çok daha iyi bilirler, aslını ona söyleyemezsin, çünkü bağırır, çağırır; bu zihniyetteki adamdan her şey beklenir. Allah sizleri öylelerinden korusun.

Sonra, “Sigorta gayri menkul edinebilir” dedik ya, Sigorta belediyeden bir arsa almıştı, şu Kızılay’da şimdi işhanının bulunduğu yer, 4 cadde arasında, yani tam yüzük taşı şeklinde. Fakat, Planlama Kurulu, “Siz yatırım müessesesi değilsiniz” diye, bizim orayı realize etmemize mani oldu. Nihayet, bir resepsiyonda onu gördüm ve onunla beraber konuşarak Başbakanın yanma kadar geldik, dedim ki: “Beyefendi, böyle böyle bir meselemiz var, rica ediyorum, lütfen bize yardımcı olun…” Adam demesin mi ki: “Orayı cami yaptıracağım” Tasavvur edin, 4 cadde arasında 7 dönümlük bir yeri, hepimizin bildiği yer. Bunu Başbakanın yanında söylüyor, ben tabiî bir şey söyleyemedim; çünkü, burada söylenecek hiçbir şey yok. Evet, şimdiki bina oraya inşa edildi ama, çok şeyler kaybedildi; çünkü, hakikaten o kadar güzel bir arsa olamaz yani. Biz onu belediyeden alırken, belediye bize “35 kat müsaade vereceğim; ama, Ankara’yı sembolize edecek bir bina yapacaksınız” dedi. Onun başka bir hatırası daha var, onu arz edeyim; biz o 7 dönümlük yeri, o zamanın parasıyla 5 milyona almıştık. Bugün 5 milyon lirayla pazara gidemiyorsunuz. Belediyeden bu fiyata alındı diye, beni Yassıada’ya kadar götürdüler, bu da kesiyorum onu…

Yine, bir hatıram var, onu da arz edeyim; bazı umum müdürleri İstanbul’a çağırdılar. Sayın dinleyiciler, onu arz ederim, bunlar birer hatıra. Yani, ileride idarenin başına geçtiğiniz zaman bunları yapmayın, her neyse… Bilhassa üzerinde durdukları Sosyal Sigortalar, Emekli Sandığı, Emlak Bankası, Ziraat Bankası, yani genellikle bunların müdürleri var toplantıda. O zaman da İstanbul, İzmir ve Ankara gibi şehirlerde yollar genişletilmekte idi. Bu cami arsası denilen Kızılay’daki arsayı dediğim gibi belediyeden satın almıştık; çünkü, belediye bu verdiğimiz paraları da caddeler dolayısıyla istimlak edilen yerlere yatıracaktı. Belediye o zaman o hale düşmüştü ki, Allah rahmet eylesin, Başkan “Belediyeye gidemiyorum” diyordu, bunun için o kadar ucuza alınmıştır, her neyse… Sonra, dediler ki: “Bir banka açmak istiyoruz; Sosyal Sigortalar fondaki paralarıyla iştirak etsin, Emekli Sandığı keza biriken paralarıyla yani topladığı primlerle iştirak etsin, Emlak Bankası bilhassa bu işi emlak bakımından o da iştirakte bulunsun, Ziraat Bankası keza iştirak etsin ve sonra bununla, belediyeler para bulamıyorlar, onun için istimlak edilen arsaların paraları verilemiyor. Burada bu şekilde bir nevi belediyeler bankası gibi olsun.” Ama, belediyeler de iştirak edecek, bilhassa Ankara ve İstanbul belediyesi iştirak edecek. Onlar da paraları olmadığı için, mevcut gayri menkulleriyle yani arsalarıyla binalarıyla -tabiî bu binaların içinde kullandıkları binalar da var- iştirak edecekler. Bizim Teşkilat Kanunumuzun bazı yerlerde çok noksanları vardı ama, bazı yerlerde de işimize yarıyordu, dedik ki: “Bizim mevzuatımıza uymadığı için bizi bu işten affedin.” Benim gibi, aynı şekilde zamanın Emekli Sandığı Umum Müdürü de aynı yoldan bize katıldı, “Biz emeklilerimiz için para bulmakta zorluk çekiyoruz ve gelir getirecek yerlere yatırmak mecburiyetindeyiz” dedi ve neticede o da olmadı. Biz de tabiî puandan kaybettik.

Sigortaya ilk genel müdür olduğum senede genel kurul toplantısı oldu, SSK’nın genel kurulu epeyce gürültülü olur; çünkü, orada hem işçi delegeler vardır hem işverenler vardır hem akademisyen delegeler vardır hem de bakanlık temsilcilerinin delegeleri vardır. Tabiî, gazeteciler de baştan sonuna kadar delege gibi çalışırlar. Sonra, Sigortanın İdare Heyetinde -geldiği zaman size arz edeceğim- 4 delegenin 2’si işçilerden 2’si de işverenlerden, ayrıca Mâliyenin mümessili var, ayrıca Bakanlığın vardı, bir de umum müdür… Baktım, işçi delegeleri işçilerin arasında dolaşıyor Kongre de başlamış. Kongreye de Bakanlık tarif eder, sonra riyaset eder bakandır yahut yerine birini mümessil tayin eder. Yani, özerkliğe hiç sığmayan bir durum. O gezen delegeye “Niçin orada dolaşıyorsunuz?” diye sorduğum zaman, dediler ki: “Siz yeni geldiniz, işçiler konuşmalarında biraz ileri geri gidebilirler. Sizi sıkabilirler yahut üzebilirler, onun için çok konuşmayın diye tembih ediyoruz” Kendilerine dedim ki: “Arkadaşlar, bu olanlar, bütün sene işçileri dinliyorlar, yani bütün sene hep şarj oluyorlar; bırakın konuşsunlar da burada deşarj olsunlar. Ki, burada yapamazsa, ne olur, sokağa dökülür, sonra kahvelerde dökülür… Oralarda işi daha başka egzaje ederek anlatılır.” Hakikaten bu tesirini gösterdi, bu işçilere intikal ettiği zaman, onların susturmasından daha tesirli oldu, daha az konuşmaya başladılar.

Asla unutamayacağım bir hatıram daha var, onu da anlatmak istiyorum. Ben umum müdür olduğum zaman umum müdürlük Kızılay’da 6-7 muhtelif binada çalışılıyordu. Sonradan şimdiki merkez binasını yaptırdık, oralardan taşınacağız; fakat, bizim bu ana binanın altı petek gibidir. Yani, bütün dosyalar hepsi oradadır; ama, şimdi sığıyor mu bilmem. Sonra, işte o binalardan oraya taşınmak için bir taşıyıcı ile anlaştık ve arkadaşlara da söyledim, “İşte filan firma ile anlaştık, ona göre meşgul olun. Taşıyıcılara da tembih edin, buradaki dosyalara dikkat etsinler -çünkü, onlar bunun ne olduğunu bilmezler- bunlar karışırsa, işimiz çok zorlaşır, düzeltemeyiz” Bir pazar günü taşınıyorduk, ben de daireye gittim filan, bir de baktım arkadaşlar, bizim memurlar karınca gibi, bir taraftan dosyaları getiriyorlar, bir taraftan ellerinde birer kendi masalarının çekmecesini çekmişler, dosyaları içine koymuşlar. Memur arkadaşlarımız, mademki bunlar karışırsa işimiz zorlaşır, biz kendimiz taşıyalım demişler. Yani, insan şöyle bir baktığı zaman hakikaten karınca işçisi gibi, hani bir taraftan giderler, bir taraftan gelirler ya, onun gibiydi, bu beni çok mütehassıs etmişti. Hâlâ o arkadaşlarımı saygıyla anarım ve huzurunuzda da anıyorum.

Yine, bu Sigorta ile pek ilgili değil ama, Sigortaya ait bir hatıram var. Bir ara rahatsızlanmıştım, Hacettepe Hastanesinde yatıyordum, tomografi filan aldılar ama, sonra tomografiden bir şey çıkmadı, onlar başka türlü yorumlamış, her neyse, onun için beni uzun bir taramadan geçirdiler ve sonra profesörler toplantısında, yani heyette beni konuşturmaya çalışıyorlar: İşte, nerede doğdun, nerede büyüdün, hangi mektepleri bitirdin, nihayet vazife konusuna geldiler, dedim ki: “Şurada şurada çalıştım, Sosyal Sigortalarda da şu kadar çalıştım” Hemen profesörün biri ayağa kalktı: “Be kardeşim, biz üç beş tane işçiyle başa çıkamıyoruz, sen milyonlarla nasıl başa çıktın. Sen şimdiye kadar can vermediysen, bu hastalıktan hiç bir zaman can vermezsin”

Muhterem arkadaşlarım, sayın dostum Fındıkoğlu bahsettiler ama, ben de kısaca arz edeyim, nasıl başladı, nasıl bitti filan diye. Sigortanın esas Teşkilat Kanunu 4792 sayılı Kanundur ve bu 9 Temmuz 1945’te çıkmıştır; ismi de İşçi Sigortaları idi. Sonradan bu 506 sayılı Kanunla isim değişti, Sosyal Sigortalar Kurumu oldu. Neden isim değişti: çünkü, gazeteciler de buna dahil edildi, sonra avukatlar dahil edildi, sonra mahalle bekçileri dahil edildi… Aslında, onlar işçi sınıfında değiller, çünkü avukat işçi sınıfında olamaz, müstakil çalışan insanlar. Nihayet adı ne olsun, Sosyal Sigortalar Kurumu olsun denildi ve o şekilde Sosyal Sigortalar Kurumu oldu. Sonra ilk çıkan kanun da 4772 sayılı Kanundur; İş Kazaları, Meslek Hastalıkları; sonuna Analık Sigortasını da ilave ettiler, sonra 4900 sayılı Malûliyet, İhtiyarlık, Ölüm Sigortası Kanunu, 5502 sayılı Hastalık Analık Sigortası Kanunları ve buraya ait çıkan kanunlar. Bir de 228 sayılı Kanun vardır ki, o da muhtelif sigorta kuruluşlarında çalışanların çalıştığı sürelerin birleştirilmesi. Mesela, Emekli Sandığında çalışmış, Sosyal Sigortada çalışmış, emeklilik zamanı gelince isterse -tabiî, kanunda birtakım şartlar var, o şartlara haizse- bu hizmetler birleştirilebiliyor.

Ben daha fazla başınızı ağrıtmayacağım; yalnız, Sigortanın bugünkü düştüğü durum gazetelerde falan çıkıyor. Onlara, mesela, neler yapılabilir; benim biraz da orada çalışmış olmam dolayısıyla görüşlerimi… Tabiî, şahsi olmayan belgelerim de var, oradan buradan aldıklarım da var. Bunları şöyle tespit etmiştim, müsaade ederseniz onları size okuyayım:

Sigorta Teşkilat Kanununa göre, fonda biriken paraları 4 yerde kullanabiliyor; devlet tahvili, bankalara yatırma, gayri menkul edinme ve işçi meskenlerine kredi verme. Sosyal bünyesi dolayısıyla kârı ve zararı ne olacağı bidayette bilinemediğinden, aktuaryel hesapların işlemesi bakımından, işletmelere rant getirecek diğer yerlere yatırım yapmak riskli bulunuyor. Yani, Sosyal Sigortalar … herhangi bir kuruluşa yatıramaz, ancak bu tespit edilen yerlere yatırabilir; ama, gayri menkul bakımından o tarafa gidebilirdi. Ama, bu sefer de “Arazi rantiyen olamaz” diye bir şey çıkardılar, böyle bir şeyle karşılaştık. Yani, biz bu yöne gitmeyi denedik. Çünkü, aktüaryel hesapları bidayette düşüneceksiniz, aktüaryel hesaplar çok teknik bir kısımdır, orası Sigortanın da beynidir. Mesela, demin de söylediğim gibi, ihtiyarlıkta 6 işveren, 5 işçi veriyor, 11 oluyor. Neden 11 de, 12 değil ya da neden 10 değil, işte, aktüaryel hesaplar bunları hesap ediyor. Yani, bir işçi kaç yaşında emekli olabilir ve emekli olduğu devreye kadar ne kadar prim vermiştir, sonra, ne kadar ödeme yapılacaktır?.. Mesela, Sigortanın -şimdi değişti mi bilmiyorum ama- benim zamanımdaki hesaplara göre, bir işçi emekli olduktan sonra 15 sene kendisine yatırımda bulunuyor. Tabiî, bu 15 sene yaşıyor manasına değil; çünkü, öldüğü takdirde, mirasçılarına yahut hanımına, çocuklarına, hatta ana ve babasına, Sigorta dilinde buna hak sahiplerine, yani bakmakla mükellef olduğu kimselere maaş bağlanıyor. Kendisine ödenmiyor ama, mirasçılarına ödeniyor. İşte, bunları hesap işine aktüaryel hesaplar deniliyor ve bunu her sene genel kurula arz etmek üzere ve Sigorta ILO’ya bağlı olduğu için, oraya da biı nüshası gidiyordu o zamanlar. Şimdi gidip gitmediğini bilmiyorum. Buranın bu hesaplarını yapan mütehassıs da -Beyefendi de bahsetti- Zelenka diye dünya çapında bir mütehassıs. Hatta Zelenka, daha benim ikinci gidişimde emekli olmuştu, fakat kuruluşu onu bırakmadı, emekli olduktan sonra dahi onu ücretle çalıştırdı ve bu şekilde istihdam ediyordu. Bunun merkezi de Berlin’dir.

İşte, onun içindir ki, fonda biriken paralar hepsi bankaya verilemez; çünkü, hakikaten yüksek meblağlar. Ancak bankaya verilenler, rutin işlerde, yani Sigortanın paraya ihtiyacını karşılamak üzere bir kısmı oraya verilebilir. Sonra, bunu takip edenler de var, bizim fonda kaç paramız vardır falan diye daima takip edilir; çünkü, tahvil için en baş müşteri Sigortadaki fonlardır. Tabiî, o zaman devlet tahvilleri de fazla gelir getirmiyordu ve sonra böylece, Sigorta açık veriyordu. Zaten sağlık sigortası daima açık veren bir kuruluştur. Hatta, bu yalnız Türkiye’de değil, diğer ülkelerde de öyledir; çünkü, mütemadiyen ilaç fiyatları artmaktadır, personel fiyatları artmaktadır. O açıklan da İhtiyarlık Sigortası Fonları ile karşılanıyordu. Devletin şimdi Sigortaya borcu -bir yerde okudum, eğer rakam doğruysa- 1,4 katrilyon. Tabiî, devlet bunu taksitlere bağlayarak ödemesi ve böylece Sigortanın biraz selamete ermesi. Bir de, işverenlerin prim ödememesi var, bu da çok büyük bir zarar Sigorta için. Bana verilen rakama göre, 115 trilyon. Bakın arkadaşlar, rakamlara bakın. İşçi, işveren bu primleri ödeyecek ki Sigorta da iş görsün. Sonra, bu paralar, yalnız işçinin vermekle mükellef oldukları değil, işverenin verdiği paralar da var. İşverene ücretini verirken Sigorta paralarını kesiyor, onları da işletiyor. Hem kendi primleri vermiyor, onu işletiyor ve hem de sigortalının parasını kesiyor, yatırmıyor, yatırmadığı için bunu da kullanıyor. İşvereni de düşünmek lazım; çünkü şunu söyleyeyim: Arkadaşlar, Sigorta üç ayak üzerindedir: İşçi-İşveren-Devlet. Devletin buradaki vazifesi, bu üçgeni daimi tutabilmek için, kâh o tarafa meyleder, kâh bu tarafa, bu şekilde muvazeneyi temin eder, üç ayak üzerinedir Sosyal Sigortalar. Onun içindir ki, bakınız, yıkılmıyor ham dolsun; çünkü, sağlama bağlamışlar, iki ayak üzerinde olsa sendeleyebilir.

Hergün gazetelerde okuyorsunuz, emeklilik yaşının düzeltilmesi ile ilgili konu var. Daha evvelki Bakan galiba bu konuda kanun da hazırlamıştı. Biz, dünyada tek başına yaşayan bir millet değiliz, diğerleriyle beraber yaşıyoruz ve sonra, bütün sigortalar ILO’ya bağlı, yani oranın üyesi ve o sık sık toplantılar yapar, onun toplantılarında bütün sigorta kurumlan hakkında verilmiş raporlar vardır. Şöyle ki, bir Asya Kurulu vardır, bir Avrupa Kurulu vardır, bir Amerika Kurulu vardır, hatta Afrika Kurulu vardır, daha birtakım elemanlar tarafından, bunlar yaptıkları genel kurul sonunda ayrılır. Mesela, bu sene Asya Grubuna Türkiye baksın derler, yani o tetkik edecek. Neden şudur; bütün sigortalarda gerek primlerde bir yükselme yapıp, gerek yaşlarda bir oynama filan yapılırsa yahut da… Mesela, bizim maruz kaldığımız meslek hastalıkları vardır. Biz bazı kömür madenlerinde çalışanları -onların ciğerlerine kömür tozu gidiyor, verem hastalığına yol açabiliyor, fazla riske maruz kalıyorlar, biz bunlara meslek hastalığını dahil etmiştik. Ben bir kongrede bulundum, bizi muaheze ettiler. Dedim ki: “Bizim böyle bir hususiyetimiz var. İşte, madenlerimizi modern çalıştıramıyoruz, çünkü rezervleri müsait değil. Çünkü, bizdeki kömür yatakları şu masa kadar ya vardır ya yoktur, onlarda 3-4 metredir, onun için makineyle yapıyorlar. Çıkan kömürü arabalara dolduruyor, kendi kendine hareket edip gidiyor. Modern çalışma bu. Bizimkiler kazma kürekle. Neden kazma kürekle; çünkü, bu katmanlar makine çalışmasına müsait değil.” Bize dediler ki: “Peki, neden bunu yapıyorsunuz?..” Biz durumu anlattık ve onlara da sorduk, “Siz niçin ilgileniyorsunuz?” Diyorlar ki: “Bu, meslek hastalığı yapınca, bizim işçimiz de, bakın, Türkiye sanayi bakımından bizden daha geri olmasına rağmen, o işçisine bu hakkı vermiş, biz de istiyoruz derler, isyan ederler”

Bütün bunlardan sonra asıl yapılacak iş, Sigortanın özerk bir hale getirilmesi. Beyefendi de bahsettiler. Aklımıza gelenler bunlar. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum arkadaşlar. (Alkışlar)

Diğer Yazılar