İzzet Çetin

İzzet Çetin

İzzet Çetin

ONUNCU OTURUM

Konuşmacı:

İZZET ÇETİN

(Harb-İş Sendikası Genel Başkanı)

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 15.30

BAŞKAN: Kâzım COŞKUN

PROF. DR. ALPASLAN IŞIKLI – Doç.Dr. Gürhan Fişek arkadaşımız, geçen sene çok anlamlı bir etkinlik başlattı. Geçen yılın önemi, hem Siyasal Bilgiler Fakültemizin kuruluşunun; yani, fakülte olarak kurulunun 50 inci Yıldönümü olmasıydı hem de ülkemizin çok önemli müesseselerinden biri olan Sosyal Sigortalar Kurumunun kuruluşunun 50 inci Yıldönümüydü. Bu iki 50 inci Yıldönümünü, Gürhan Fişek arkadaşımızın, hocamızın girişimleriyle anlamlı bir şekilde birleştirdik ve Sosyal Sigortalar Kurumunun tarihinin anlaşılmasına yönelik bir konferanslar dizisi başlattık. Bu konferanslar dizisi banta alınıyor ve bölüm bölüm yayımlanması için de, faaliyetler, girişimler, bugünden başlatılmış bulunuyor.

Bu konferanslar kimler tarafından veriliyor; bu konferanslar, Sosyal Sigortalar Kurumunun geçmişinde önemli ve etkin yeri olan sendikacı, işveren, bürokrat, sosyal politika alanında söz sahibi değişik kesimlerden insanlar tarafından veriliyor. Geçen yıl böylece bir dizi konferans verildi. Bu yılki konferansların çok anlamlı ve önemli bir konuşmacıyla başlaması ve onun takdiminin de bana düşmüş olması benim açımdan mutluluk ve heyecan verici bir vesile oluşturuyor.

Sayın İzzet Çetin Harb-İş Sendikamızın Genel Başkanıdır. Harb-İş Sendikası, nicelik olarak, ülkemizin en büyük sendikalarından değil; yani, üye sayısı en çok olan sendikalarından değil; ama, Türk sendikacılığının gündeminin, Türkiye’nin, sosyal, siyasal yaşamının gündeminin belirlenmesinde ve bu gündeme çok aydınlık bir perspektif kazandırılmasında olağanüstü etkinliği olan, özellikle son dönemlerde, Sayın İzzet Çetin’in Başkanlık görevini yürüttüğü son dönemlerde olağanüstü bir misyon yüklenmiş olan sendikamızdır ve özellikle Türkiye’de kamu girişimciliğine karşı yürütülen ve evrensel boyutlu bir planın parçası olarak yürütülen saldırıları göğüslemeye yönelik örgütsel ve düşünsel plandaki çabalar Sayın Çetin’in sendikasında müstesna bir üs kazanmıştır. Harb-İş Sendikasının öncülüğünde ve onun temelini oluşturduğu KİGEM -adını duyduğunuz- diye bir vakıf oluşturulmuştur. Bu vakıf, Türkiye’de kamu girişimciliğinin korunması ve özelleştirme adı altında yürütülen bu saldırıların göğüslenmesi bakımından çok önemli bir direniş merkezi olarak işlev görmektedir. Bu Harb-İş Sendikasının, Türkiye’de, Türkiye’nin gelişimi, Türkiye’nin çıkarlarının korunması bakımından önem taşıyan çabalarından, katkılarından yalnızca bir tanesidir; ama, herhalde, özellikle anılması gereken bir tanesidir.

Bu oturumu, bizim son derece demokratik bir biçimde yürütülen faaliyetlerimizin bir parçası olarak, IV. sınıftan Kâzım arkadaşınız -sizin de arkadaşınız- yönetecek ve İzzet Bey, lütfedip, kendisini de takdim edecek; öyle bir şey yaptık, kendi kısa özgeçmişini kendisi sunacak.

Gerçekten önemli bir konuyu, önemli ve anlamlı bir konuşmacı bir tarafından dinlemek fırsatını hep beraber bulduğumuz için mutlu ve heyecanlı olduğumu belirterek, sizlere de başarılar diliyorum.

Sayın Başkan, teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

KÂZIM COŞKUN – Fakültemizin değerli hocaları, sevgili arkadaşlar; SSK Üzerine Toplumsal Tarih Tanıklığı Dizi Konferansımızın İkincisini gerçekleştirmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Konuşmacımız, SSK Yönetim Kurulu’nda İşçi Temsilcisi olarak görev yapmış olan ve şimdi Harb-İş Genel Başkanı Sayın İzzet Çetin.

Konferans şöyle yürüyecek: İlk önce, İzzet Bey SSK üzerine görüşlerini aktardıktan sonra sorulara geçeceğiz ve soruların yanıtlanmasıyla sona erecek.

Ben, sözü uzatmadan, SSK üzerine görüşlerini sunmak üzere, sözü İzzet Bey’e bırakıyorum.

İZZET ÇETİN (Harb-İş Sendikası Genel Başkanı) – Sevgili arkadaşlarım, merhaba.

Ben, öncelikle, Gürhan Hocama, Alpaslan Hocama ve Kâzım arkadaşıma teşekkür ediyorum. Siyasal Bilgiler Fakültesinde yükseköğrenimi tamamlamayı arzulayan yüzbinlerce, milyonlarca insandan birisiydim; bu arzum gerçekleşmedi; ama, burada okuyan değerli arkadaşlarımla, bugün, böyle bir konferansta buluşmak, benim için çok anlamlı. Bu imkânı verdikleri için, ayrıca teşekkür ediyorum.

Kısa özgeçmişim istendi. Bana göre, bir insanın kendi kendisini tanıtması kadar zor bir şey yok. Ben, kısaca, klasik bir özgeçmiş sunmak istiyorum.

1953 yılında Bolu İline bağlı Kıbrısçık İlçesinin Karacaören Köyünde, sekiz çocuklu bir ailenin üçüncü bir evladı olarak doğdum. İlkokulu, ortaokulu ilçemde, liseyi Bolu Ticaret Lisesinde okuduktan sonra -biz, o zaman Siyasala giremiyorduk- Siyasalda okuma isteğim ve arzum yüzünden, hemen lise farklarını verip, üniversite sınavlarına girdim; ama, o yıllarda şans gülmedi. Daha sonra, Ankara İktisadî Ticarî İlimler Akademisine bağlı Sevk ve İdarecilik Yüksekokulunu bitirdim. İşçilik yaşamım, 1975 yılında, büro işçisi olarak, Gölcük Tershanesinde başladı. O yıllarda, DİSK’e bağlı Aster-İş Sendikasında, hemen işe girer girmez, dört yıl, amatör olarak görev yaptım. Gazi Üniversitesinde -o zaman Ticarî İlimler Akademisinde- görev alma isteğim nedeniyle, 1980 yılında sendikadaki görevimden isteğimle ayrılmıştım. 12 Eylül oldu, biz de üniversiteye giremedik ve işçilik yaşamımızı sürdürdük.

Harb-İş sendikasına 1986 yılının ocak ayında üye oldum; daha doğrusu, üye kabul edildim. 1986 yılı ekim ayında Gölcük Şube Başkanlığına seçildim. Altı yıl Şube Başkanlığı yaptım; daha sonra, 1992 yılı ekim ayında Genel Başkanlığa seçildim ve o günden bugüne kadar da, Genel Başkanlık görevini -ikinci dönem oluyor- sürdürüyorum. Evliyim ve iki çocuğum var.

Değerli arkadaşlar, gerçekten, Alpaslan Hocam önemli bazı konulardan söz etti; ama, bu sendikal hareketin ya da Türk Harb-İş Sendikasının ya da bir başka sendikanın iyiliği ya da etkinliği değil, kötüler arasında belki biraz göze batanı olarak algılamak lazım. Türkiye’de tüm kurumların çürümeye yüz tuttuğu bir dönemde, sendikaların da istenilen görevleri yerine getiremediğini açıklıkla söyleyebilmeliyim herhalde.

Tabiî, bugünkü konumuz SSK üzerine, Sosyal Sigortalar Kurumu üzerine. Belki birkaç konferans daha yapıldığı için biliyorsunuz, Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden sonra en büyük bütçeye sahip bir kurum. Önce, size, genel bilgi açısından, bu kurumun fizikî yapısından kısaca söz etmek istiyorum. Kurum, illerimizde 87 sigorta müdürlüğü, 25 sigorta ödeme bürosu, 3 sağlık işleri müdürlüğü, 2 inşaat emlak sigorta müdürlüğü, 2 satın alma sigorta müdürlüğü, 2 hukuk işleri sigorta müdürlüğü, 2 ihtiyarlık sigorta müdürlüğünden oluşuyor. Yataklı sağlık tesisi, 27 350 yatak kapasiteli ve 114 yataklı tesise sahip. 95 hastanesi var, 8 doğumevi, 4 sanatoryumu, 2 meslek hastalıkları hastanesi, 2 ruh sağlığı hastanesi, 1 fiziki tedavi merkezî, 1 çocuk hastanesi, 1 de ihtisas hastanesi var. Sosyal Sigortalar Kurumunun 147 dispanseri ve 227 sağlık istasyonu var. Bunların hepsi, 1996 yılı verileri. Diş tedavi ve protez merkezi sayısı 8. 1970 yılında kurumun personel sayısı çıkıncaya kadar, malî haklar yönünden kurum personelinin 657 sayılı Yasaya tabi olması öngörülmüştür. 1994 yılında kadar kurumun personel yasası çıkmamıştır. 1994 yılında, kurum personelinin 657 sayılı Yasayla ilişkisi tümüyle kopmuş, bugün kurumun personel statüsü belirsiz. Bunun altını çizmek istiyorum; sosyal güvenlik kurumlarında çalışanlar o kurumun kurallarına tabi olmayınca, kuruma yabancılaşma başlıyor, işçilere hizmet vermesi gereken kurum, giderek, memur statüsünde çalışsın ya da başka statülerde çalışan personel tarafından hizmet görülmeye başlayınca, ister istemez, kendisine de yabancılaşmaya başlıyor. Kurumda aktif sigortalı sayısı 4 milyon 370 bin, emekli sayısı 2 milyon 330 bin; Sosyal Sigortalar Kurumunun şemsiyesi altında bulunan toplam nüfusumuz yaklaşık 25 milyon; yani, Sosyal Sigortalar Kurumu, yaklaşık olarak 25 milyon kişiye hizmet veriyor. 1996 bütçesi 419 trilyon lira idi. Tabiî, bunda 200 trilyon da açıktan söz edildi. Kurumun malî olanaklarının darlığı nedeniyle, ülkemizde uygulanan diğer politikalar gibi, yanlış politikalar yüzünden kurum da batıyor, özelleştirilmeli, sağlık sistemin genel sağlık sistemine dönüştürülmeli, hastaneler satılmalı; işte, kurum, 2 çalışana karşı 1 emekliye hizmet veriyor; o nedenle, emeklilik yaşının yükseltilmesi başta olmak üzere, pek çok suçlamaya maruz kalan bir kurum.

Tabiî, kurumun sorunlarına, ben, burada, herhalde, konu açısından girmeyeceğim. Tanıklık bölümü, esas itibariyle, kurumun ne olması, nasıl yönetilmesi, genel kurullarının nasıl gerçekleştiği ve perde arkasında olup biten olayların yaşadıklarımızla ilgili bazı örneklerle tamamlanması şeklinde olacak. Vakit kalırsa, soru-cevap bölümünde de, kurumun sorunlarına ilişkin düşüncelerimi aktarabilirim.

Değerli arkadaşlarım, kurumun üçlü yapısından söz ettim; yani, devlet, işveren katkıları ve işçiden kesilen sigorta primlerinden oluştuğu için, yönetiminin de o şekilde temsil edilmesi gerekiyor. Aslında, 1996 yılına kadar, Sosyal Sigortalar Kurumuna devlet katkısı yok. İşin ilginç tarafı, dünyada, sosyal güvenlik sistemleri içerisinde devlet katkısı olmayan tek kurum Türkiye’deki Sosyal Sigortalar Kurumu idi. 1996 yılında, kurum, emekli maaşlarını ödeyemez konuma getirilince, ister istemez, devlet bütçesinden maaş ödemek için pay aktarımı başladı ve iyi yıla yaklaşan bir zamandan beri, devlet katkısından da söz edilir oldu; ama, devlet, sosyal devlet olma özelliğini yitirdiği için ve hiçbir zaman da gerçek anlamda sosyal devlet ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olmadığı için, çalışanına karşı hep cephe almış bir devlet.

Tabiî, böyle olunca, üçlü yapıdan söz ediyoruz, ama, Sosyal Sigortalar Kurumu, varlığını tamamen işçilere borçlu olan bir kurum; çünkü, Sosyal Sigortalar Kurumunun varlıklarını, işçilerden kesilen primler ve onlar adına işverenlerin ödediği primler oluşturuyor, devletin bir katkısı yok; ama, yönetimine gelince, devlet çoğunlukta; karar mekanizması, Müdürler Kurulu ya da Yönetim Kurulu olarak değerlendirdiğimiz organda, hükümetlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Şu anda, Sosyal Sigortalar Kurumunun Yönetim Kurulunda, sadece 1 işçi temsilcisi, 1 işveren temsilcisi, 1 emekliler temsilcisi bulunuyor; Genel Müdürü dahil 3 kişiyi de, 4 kişiyi de hükümet atıyor; yani, bir bakıma, hükümet, hiç katkıda bulunmadığı bir kurumu Genel Müdüründen tutun, Yönetim Kurulunun da büyük bir çoğunluğunu atayarak, istediği gibi yönetiyor, istediği kararları aldırabiliyor, istediği şekilde etkileyebiliyor.

Sosyal Sigortalar Kurumunun Genel Kurulu da, işçilerden; yani, sendikaların temsilcilerinden, işverenlerin temsilcilerinden ve hükümet temsilcilerinden oluşuyor. Üç kesim de, kendi temsilcilerini, yasada öngörüldüğü şekilde belirliyor. Bizi esas ilgilendiren bölümüne gelince; yani, işçi sendikaları, üye sayılarının büyüklüğüne göre, sendikaların Sosyal Sigortalar Kurumuna tabi olarak çalışan üyelerinin sayısına göre delege tespiti yapıyorlar. Yaklaşık 80 delege görev yapıyor. Sosyal Sigortalar Kurumunda, sendikaları Türk-İş temsil ediyor; çünkü, en büyük konfederasyon olması nedeniyle, temsil hakkı halen onda. Orada da -parantez içerisinde söylüyorum- diğer iki konfederasyonla Türk-İş arasında, temsil yönünden, bir mücadele, bir kavga halen sürüp gitmekte. Doğrusu, herhalde, ayrı ayrı temsil yerine, konfederasyonların birleşmesi ve tek çatı altında toplanması.

Bunu söyledikten sonra, sigortadaki delegelik üye sayılarına göre belirleniyor demiştim. Sendikalar, kongreden önce bir araya geliyor, kendi temsilcilerini kendi aralarında belirledikten sonra, bir centilmenlik anlaşması çerçevesinde, buna, işveren tarafı da, hükümet tarafı da itiraz etmiyor. Aynı şekilde, hükümetin atadıklarına sendikalar ya da işverenlerin atadıklarına sendikalar ve hükümet de itiraz etmiyor ve Genel Kurulda organların seçimi yapılırken, tarafların gösterdiği adaylar oylanıyor ve hemen hemen herkes oy veriyor.

Tabiî, Genel Kurullarda, perde arkasında ilginçlikler yaşanıyor. Örneğin, 1988 Genel Kurulu idi. O Genel Kurul, zannediyorum, 41 inci Genel Kurul. Tabiî, herhalde, buraya geçmeden önce, Genel Kurulun görevlerinden söz etmeliyim. Değerli arkadaşlarım, bir bakıma, Sosyal Sigortalar Genel Kurulu, 1980 yılına kadar, her yıl toplanırdı. Sosyal Sigortalar Kurumunun sorunlarını, yatırımlarını, önceliklerini, sağlık yönüyle, emekliler yönüyle, personel yönüyle ele alır ve her yıl, kurumun eksiklikleri, noksanlıkları tartışılırdı. 12 Eylülden sonra, Genel Kurul, önce iki yılda, 1984 yılından sonra da üç yılda bir yapılmaya başlandı; yani, Genel Kurulun, üç yıllık süre için, planlamadan yatırıma kadar, ne yapılması gerektiğini tartışması, konuşması gerekir; ama, Genel Kurulda, tabiî ki, Sosyal Sigortalar Kurumunun sorunları giderek derinleştiği için, hep, sağlık sistemimiz, hastanelerimiz, emeklilerimizin durumu, yaşlılarımızın, sakatlarımızın durumu konuşulur oldu; gerçek anlamda sosyal güvenlik sisteminin ne olması gerektiği; yani, sosyal güvenlik sisteminde devletin katkısı talep ediliyor; ama, yönetiminin nasıl olması gerektiği, özerklik talebinden ne anlaşıldığı asla ayrıntılarına girilip, yönlendirici bir yapıya kavuşmadı. Ben de, yaklaşık on yıldan bu yıla Genel Kurullara katılıyorum; ama, istenilen düzeyde değil, sadece bakanların bile alkış almak için gelip gittiği, kimi zaman Çalışma Bakanlarının katılmadığı bir Genel Kurul serisi yaşanıp gidiyor.

Tabiî, değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumunun üçlü yapısından söz etmiştim. Orada esas olması gereken, işçilerin; yani, gerçek sahiplerinin çoğunlukta olması, hükümetin temsilcilerinin sadece sembolik olarak, bir gözlemci statüsünde olması. Sosyal Sigortalar Kurumunun siyasal iktidarlara bağımlı olmaması gerekir, özerk olması, Yönetim Kurulunun Genel Kuruldan aldığı yetkileri ve görevleri özgürce uygulayabilmesi, o kararları hayata geçirebilecek gücü olması gerekir. Genel Müdüründen tutunuz, diğer organlarında görev alan memurlara kadar atama işlemlerinin, Yönetim Kurulunca, özerk bir Yönetim Kurulunca yapılabilmesi gerekir. Örneğin, bugün, Sosyal Sigortalar Kurumunda telefonu açtığınızda “günaydın” diyebileceğiniz bir yönetici kalmamıştır “selamünaleyküm” demeniz gerekir. Yani, o konuma gelinceye kadar kurumla oynanıyor; ama, Genel Kurullarda, bu konu, üzerinde ciddice durulması gereken, tartışılması gereken bir noktaya taşınamıyor. Nedenleri, işte, örnek olayda anlatacağım tarzda uygulamalardan kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, yaşadığım örnek olay şu: 1988 yılında Gölcük Şube Başkanıydı. Biraz evvel kısa özgeçmişim bölümünde de söyledim, üniversite mezunu olmam nedeniyle, 1988 yılında, o zamanki Genel Başkanım, Harb-İş Sendikası Genel Başkanı Sayın Kenan Durukan, sendika tarafı adayları belirlemek üzere bir araya geldiğinde, bir biçimde, işte, asil üye belirlendi. O günlerde Çalışma Bakanı, o zaman ANAP İktidarı işbaşında olduğu için İmren Aykut Hanımefendiydi. Kenan Bey, sendikaların ortak toplantısında, işte, benim üniversite mezunu olduğumu, bu işi yapabileceğimi, hem sendikalara hem kuruma yararlı olabileceğimi anlatarak beni aday gösterdi ve bütün sendikalar, bütün sendikacılar, oybirliğiyle, benim adaylığıma karar vermişlerdi. Tabiî, ertesi gün Genel Kurul başladı; biz, Genel Kurul salonuna gittik. Saat 11.00’e doğru, o zamanki Divan Başkanı, adaylıkların; yani, organlarda görev alacak, komisyonlarda görev alacakları -Hesap Tetkik Komisyonu kuruluyor, Sağlık İşleri Komisyonu kuruluyor, Sosyal İşler Komisyonu kuruluyor, Personel İşleri Komisyonu kuruluyor- istedi. Yönetim Kuruluna gösterilen arkadaşlarda Enver Toçoğlu arkadaşla birlikte -ki, halen, Demir Yol-İş’in Genel Başkanı- benim adaylığım söz konusu idi. O zamanki Türk-İş Genel Sekreteri, bir önceki Çalışma Bakanımız Sayın Emin Kul, oturduğu yerden, en önden kalkarak müdahale etti. Tabiî, adaylık, Divana, Enver Toçoğlu ve Rafet Koylan -o zamanki Balıkesir Maden- İş Sendikası Başkanı- arkadaşların ismi olarak sunulunca, biz itiraz ettik “bir yanlışlık var Sayın Başkan, benim ismim olması gerekir; dün, bu delegasyon toplandık ve oybirliğiyle benim adaylığımda karar kılınmıştı” deyince “müracaatınızı yazılı olarak yapınız” dediler. Tabiî, o zamana kadar, demin sözünü ettiğim Emin Kul geriye doğru dönüp, benim o zamanki Genel Başkanım Kenan Durukan’a “Sayın Başkan, belki, biz, sana iletemedik; ama, biz, İzzet Çetin’in adaylığını uygun görmedik, onun için değiştirdik ve Rafet Bey’i önerdik” deyince, tabiî, Kenan Bey öfkelendi, belki, gösterilmesi gereken tepkiyi gösterdi; daha sonra tepki biraz büyüdü, o zamanki Türk-İş Başkanı Şevket Yılmaz’la tartıştılar, biraz da dozajı kaçmıştı. Olayın perde arkasındaki gerçekleşen durum şuydu: İşte, ben bir şube başkanıyım. Türkiye’de, o zaman, 141 ve 142 de, daha, henüz kalkmış değil; komünist olmak ya da o şekilde bir suçlama yediğiniz zaman, ömür billah taşımak zorundasınız. İmren Hanım ile Türk-İş yönetimi gece bir araya geliyor ve “bu adam solcu, bu adam komünisttir, işte, bunun buraya gelmesi yanlıştır, değiştirin” diyorlar. Delegasyona rağmen, tüm sendikalar rağmen Bakan ile Türk-İş benim adaylığımı değiştiriyor. Tabiî, itirazımız sonuçsuz kaldı. Kalmaya mahkûm; çünkü, büyüklerimiz öyle öngörmüşler, bazı güçleri aşamıyorsunuz. Tabiî, o günlerde, ilginç bir olay arkadaşlar -gazeteyi sizlere örnek olsun diye getirdim; gazete, 9 Temmuz 1988 tarihli- gazetede, bu olaydan bir hafta sonra bir haber çıkmıştı; haberi, size, aynen okuyacağım. Tabiî, o tartışmada, Şevket Yılmaz kalp krizi geçirmişti. Kalp krizini geçirmesi bile, Sosyal Sigortalar Kurumunda, kuruma sahip çıkacağını düşündükleri ya da kurumda olup bitenleri, sendikalara, kamuoyuna duyurmasından kaygı duydukları için değiştirdiklerini ortaya çıkarıyor. Şevket Bey kalp krizi geçirdi, hastaneye kaldırıldı; ama, sonradan öğreniyoruz ki, o da alışkanlıkmış, sıkıştığı zaman, çok sık, bu tip hastalıklara maruz kalırmış; onu da basından öğrendik.

Arkadaşlar, gazete şöyle diyor: “Şevket Yılmaz’ın kalp krizi geçirmesine sebep olan olay konusunda bilgi veren bir sendika şunları söyledi: Şevket Yılmaz’ın kriz geçirmesine sebep olan olay, Harb-İş Genel Başkanı Kenan Durukan’la yaptığı tartışmadır. Bu sendikanın bazı şubeleri, DİSK’in açılması yolunda, sürekli, oturumlar, olaylar tertiplemektedir; bu şubelerde, her gün, Türk-İş’e küfürler edilmektedir. Buna karşılık, Durukan, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Kurulunda aşırı solcu bir şube başkanım SSK Müdürler Kuruluna aday göstermek istedi, Yılmaz karşı çıktı; bunun üzerine, Durukan, Yılmaz’a galiz küfürler ederek saldırdı; karşılıklı bu atışma, sinirleri hayli gergin Yılmaz’ın dayanma gücünü bitirdi ve yufka yüreği dayanmadığı için kalp krizi geçirdi.” Yazar Refik Sönmezsoy… Tabiî, ismini özellikle verdim.

Şimdi, değerli arkadaşlar, daha sonra 1988’de seçildiler; 1991 yılına gelindiğinde, ben, artık, tekrar aday olmak istedim; çünkü, bir kere mücadeleye başlamıştım. Yine o zaman da şube başkanıydım; kabul görmedi. Yani, kabul görmedi dediğim, bir kere o damgayı yemişsiniz, sendikalar semtimizden bile geçmediler, olmadı. 1992 yılında Genel Başkan olduktan sonra, 1994 yılında, artık, bu, benim doğal hakkımdır diye düşündüm. Bir bakıma, Türk-İş yönetiminin oluşumuna da; yani, bu yönetimin 1992 yılında işbaşına gelmesine katkım da var diye düşünerek, yine SSK Yönetim Kurulunda görev yapmak istedim. Bu sefer, şimdiki Genel Başkanı aşıp aday olamadım, ancak yedek üye olabildik; onu da, bir noktada istifa etmek zorunda kaldım, kabul etmediler.

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu, gerçekte nasıl yönetiliyor: Biraz evvel sözünü ettim, siyasal partiler, siyasal iktidarlar, orayı, bir kere, kendi arpalıkları gibi yönetmek istiyorlar. Hiçbir katkıları olmamasına rağmen, Sosyal Sigortalar Kurumunu, gelmiş geçmiş tüm hükümetler, kendilerinin ve siyasal yandaşlarının geçim aracı olarak, hastanelerde, kurumda, istasyonlarda, dispanserlerde iş olanağı olarak düşünüyorlar. Bir kere, yatırımı hiç düşünmüyorlar, yenileşmeyi hiç düşünmüyorlar. Örneğin, 1987-1988 yılında benim Sosyal Sigortalar Kurumu yedek üyeliğine bile tahammül edilemeyişinin nedenlerinden en önemlisi, o zaman, Sosyal Sigortalar Kurumunun Dışkapı Hastanesine bir Görüntüleme Merkezi yapılmaktaydı. Sosyal Sigortalar Kurumu, bunu, özelleştirmenin ilk adımı olarak, İmren Aykut’un döneminde özel bir firmaya verdi; o firmayla ilgili de -o zaman basında çok geniş çıktı- bir sürü yolsuzluk iddiaları ileri sürüldü. Yap-işlete göre verildi, dört yıl, beş yıl sonra, Sosyal Sigortalar Kurumu o Görüntüleme Merkezini geri alacaktı; ama, birincisi, kurumun üniversitelerden alacağı o hizmet daha ucuza olacaktı; İkincisi, o zaman, kurum kaynakları, bunu özel bir firmaya vermeden, çok daha ekonomik bir biçimde, kendi olanaklarıyla kendisi yapabilecekti. Biz, o zaman, bunları söylediğimiz için, Yönetim Kurulu yedek üyeliğinden bile alıkonulduk.

Şimdi, değerli arkadaşlarım “Sosyal Sigortalar Kurumu, gerçekten, özerk bir yapıya kavuşmalı” dedik; yani, herhalde, şunları da söylemeliyim: Kurum, bugün, batma noktasında deniliyor. 1977 yılına kadar, kurumun bir sıkıntısı yok; demin, yaklaşık olarak rakamlarını verdim. Hiçbir devlet katkısı olmamasına rağmen, kurum ayakta durabiliyor ve üstelik, o yıllarda, işçilere konut kredisi veriyor. Pek çok konut – Balgat’ta var, Yüzüncü Yılda var- Sosyal Sigortalar Kurumunun verdiği kredilerle tamamlanabiliyor; onu, 20 yıl, 10 yıl süreyle borçlanıp, geriye ödeyebiliyorsunuz. Tabiî, o yıllarda, kurum, daha sağlıklı yönetiliyor.

1977 yılında “memurlara yakacak yardımı” diye bir yardım çıkarıldı. Bu, emeklilere de yansıtıldı. Daha sonra, bu sosyal yardım zammını aldı. Şimdi, kurumdan bir hizmet satın alacaksanız, hastalık, ölüm, yaşlılık risklerine karşı prim ödersiniz; ama, Hükümet, bir tasarrufla, memurlara yapmış olduğu sosyal yardım zammını ya da yakacak yardımını işçi emeklilerine de uyguladı ve devletin hiç katkısı olmamasına rağmen, bu ödentiyi kuruma yıktı. Bu, ilk etapta kuruma büyük ölçüde yük getirmedi; çünkü, yanılmıyorsam, o zamanki sosyal yardım zammı, ilk çıktığında 750 bin liraydı. Daha sonra, 1995 yılında, kurumun ödediği emekli aylıklarının yüzde 60’ını sosyal yardım zammı oluşturur hale geldi ve o nedenle, kurum, açık verildirilmeye başlandı. Tabiî, sadece o değil, demin söylediğim yönetim yapısındaki bozukluk…. Sonra, borçlanma yasaları; hükümetler, şu ana kadar, her yıl, geriye doğru, 14 kez borçlanma çıkarmış. Bir kez sigortalı olmuşsunuz, bir ay prim ödemişsiniz, bir daha hiç sigortalılığınız yok; hükümet geliyor, ara dönemler için bir borçlanma çıkarıyor, o günkü krizi aşabilmek için borçlanıyorsunuz ve prim ödemediğiniz dönemler için bile emekli aylığı almaya hak kazanıyorsunuz. Şimdi, bu İktidarın en son borçlanması da, yurt dışında çalışanlara ilişkin bir borçlanma. Dünyada, gerçekten, böyle rezil bir borçlanma olmaz, böyle bir kanun tasarısı olmaz. Herhalde, bugün de görüşülüyor; geçti mi geçmedi mi bilmiyorum; ama, geçeceğine kesin olarak inanıyorum; çünkü, İktidarın sayısal çoğunluğu var. Yeni borçlanma yasasına göre, altı aylık bebeği bile 2,5 yıl sonra emekli etmeniz mümkün; o çocuğa, ölünceye kadar, Sosyal Sigortalar Kurumundan maaş bağlatabilirsiniz; yeter ki, kucağınıza alın, yurt dışına çıkın, çocuk orada bir gün dursun, gelsin. 2,5 yıl süreyle, her günü için 2 dolar üzerinden borçlanacaksınız ve size, ömür boyu maaş bağlayacaklar. Neden; çünkü, İktidar, yine, finans kaynağı olarak, Sosyal Sigortalar Kurumunun veya ne olursa olsun; işte, kamu İktisadî teşebbüslerini yok pahasına satıp havuza aktardığı gibi, kurumu da, para nereden gelirse gelsin, gelsin diyor. Yani, bugünü düşündüğü için, uzun, orta ve kısa vadeli plan ve programları olmadığı için bugünü düşünüyorlar ve batırıyorlar. Yani, siyaset edenlerin yetersizlikleri, yönetime atananların yetersizlikleri. Örneğin, şu anda -basında çıktı, belki okudunuz, belki derslerinizin yoğunluğundan kaçırmış olabilirsiniz- imamlıkta bile başarılı sicil alamayan bir zatı muhterem, Sosyal Sigortalar Kurumu Personel Müdürlüğüne atandı; imamlıktan geliyor. Hemen hemen bütün Yönetim Kurulu üyeleri değiştirildi; Sayın Bakan, Türkiye’nin gerçekten sendikal harekete büyük katkıları olan Halil Tunç’un görevden alınması için Köşke üç kez kararname gönderdi. Sayın Bakan o kararnamede diyor ki: “Halil Tunç, Sosyal Sigortalar Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği yapmaya yeterli değildir, tahsili elvermiyor.” Ama, üç kez de köşkten döndü. Siyasal İktidar, Türkiye Cumhuriyetinde, iki dönem Senato görevi yapan, 30-40 aktif sendikacılık yapıp Türk-İş Genel Sekreterliği, Genel Başkanlığı yapan birisinin bile orada bulunmasına tahammül edemiyor; çünkü “sendikacıdır” diyor -Halil Tunç’un kimliği, kişiliği belli- üstelik de “benim yaptıklarımı kamuoyuna açıklar” diyor; yani, benim SSK Yönetim Kurulu üyeliğimin kabul görmemesi, Halil Tunç’a yapılanların yanında söz edilmemesi gereken bir olay; onu da, böylelikle belirteyim.

Tabiî ki, burada, kurumun yönetsel sorunlarından söz ediyorum. Yönetim Kurulu, Çalışma Bakanı ne derse, Hükümet ne derse onu hayata geçiriyor.

Arkadaşlar, bir de, borçlanmalardan başka isteğe bağlı sigortalılık var. Yaklaşık 980 bin kişi, şu anda, isteğe bağlı sigortalılıktan emekli olmuş vaziyette. Nedir isteğe bağlı sigortalılık; işte, avukatlar var, tarım ve orman daha sigorta kapsamına alınmadığı için tarım çalışanları var, genellikle Bağ-Kur’lu olması gerekenlerin, SSK’dan emeklilik daha avantajlı olduğu için o güvenlik şemsiyesine kaçışı söz konusu. Örneğin, Türkiye’deki kuyumcuların büyük bir bölümünün, hemen hemen tamamına yakınının eşleri sigortalı gözüküyor; isteğe bağlı ve bir gün sigortalılıktan sonra borçlanıp, emekli aylığı alabiliyorlar.

Değerli arkadaşlar, ayrıca, kurum, bu özelleştirmelerden, alabildiğine etkileniyor. Mesela, Kocaeli’de, 1 100 yataklı Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi – temeli 1978’de atıldı- 16 yılda tamamlandı, kurumun elinden aldılar “efendim, sizin paranız yok, siz burayı hastane yapamazsınız; biz, burayı tıp fakültesi yapalım” dediler. Olmayan bir üniversitenin tıp fakültesi haline getirilmek istenildi ki, Kocaeli’de, 110 bin aktif sigortalı, 600 bin yararlanan var; yani, öyle bir hastaneye ihtiyacı var. Yani, kurum, kendi olanaklarıyla yaptığı binasını elinden kaptırdı. Tabiî, sendikaların ve işçilerin yoğun mücadelesi sonucunda, yaklaşık altı yedi yıldan beri süren kavgadan sonra, zannediyorum, şu aşamada, üniversitenin elinden alındı; geçtiğimiz hafta protokol yapılacaktı. Yani, Yönetim Kurulu, hükümetlere karşı, kurumun varlıklarını bile koruyamıyor.

Şimdi, burada işin ilginci, kurumun yapısından işverenler de rahatsız. İşverenler ile işçi sendikalarının ortak hareket edebildiği ya da bir noktada birleştiği konuların başında Sosyal Sigortalar Kurumunun işleyiş mekanizması, yasal statüsü ve idaresi konusunda ortak hareket edebiliyorlar; aynı şeyleri düşünüyorlar, aynı şeyleri söylüyorlar; ikisi de prim ödüyor; ama, ikisi de devre dışı.

Değerli arkadaşlar, şu anda, hastanelerden hizmet alabilmeniz olanaklı değil. Gerekçesini söyledim; özel sağlık sigortasının getirilmek istenilmesi.

Bir de, sosyal güvenlik sisteminin çöküşü, bilinçli bir biçimde; devletin; yani, hükümetlerin politikalarıyla gerçekleştiriliyor. Örneğin, Türkiye’de, kayıt dışı ekonomi teşvik ediliyor; kayda alınmıyor; dolayısıyla, aktif sigortalı sayısı artmıyor; yani, yaklaşık 4-5 milyon kişinin, sigortasız, herhangi bir sosyal güvenlik sisteminden yararlanmadan, yararlandırılmadan çalıştığı herkes tarafından biliniyor. Bunun yanında, iki tane kanun, Sosyal Sigortalar Kurumunda önemli gedik açtı. Bunlardan bir tanesi, çalışanlardan kesilen, zorunlu tasarruf diye bildiğimiz, Çalışanların Tasarrufa Teşviki Hakkındaki Kanun, diğeri de Konut Edindirme Fonu. Bu iki fon da, işçi mevcudu ya da personel mevcudu 10’un üzerindeki işyerlerinde çalışanlardan kesildiği ve onlar adına işverenlerden alınan katkılardan oluştuğu için, işverenler, Türkiye’de, ister istemez, bir bütünü parçalar haline getirdiler, her tezgâhı bir işyeri olarak numaralandırdılar. Bu, hem sendikasızlaştırmayı hem kaçak çalışmayı beraberinde getirdi ve dolayısıyla, SSK’nın aktif sigortalı sayısının artmasının da engeli oldu. Bu da bir siyasal müdahale, siyasal karar. Yani, neresinden bakarsanız bakın, kurum, esas sahipleri tarafından yönetilemiyor, etkilenemiyor bile; bugün de, aynı şekilde.

Değerli arkadaşlar, bilmiyorum, Sosyal Sigortalar Kurumundaki Genel Kurullara tekrar dönmemiz gerekirse, Genel Kurullar, gerçekten, bize göre her yıl toplanmalı. Gündemi, sadece, Sosyal Sigortalar Kurumunun içinde bulunduğu darboğazı aşmak olmamalı, Sosyal Sigortalar Kurumunun ne tür hizmetler vermesi gerektiği ve bu hizmetlerin en verimli biçimde nasıl sağlanabileceğini tartışmalı; aldığı kararların Yönetim Kurulunca uygulanması, mutlak surette, kurumun iç dinamikleri tarafından denetlenmeli; yani, hem siyaset edenlerin yönetimdeki fazlalığı hem denetimdeki fazlalığı, her türlü şaibeli davranışı gizlemeye yetiyor. O nedenle, biz, kurumun Genel Kurulunun yapılması sırasında, konunun tüm ayrıntılarıyla tartışılmasını, özerk bir yapısının olmasını, o yapı içerisinde personel statülerinin belirlenmesini, kurum çalışanlarının, kuruma hizmet verdiği kesimlerin statüsünde olmasının zorunluluğuna inanıyoruz. Değerli arkadaşlar, bugün, bir yandan “Sosyal Sigortalar Kurumu batıyor, emeklilere maaş ödeyemez konuma geldi, açığı 300 trilyon olacak” deniliyor, bir yandan da, demin söylediğim borçlanmalarla kuruma ağır yükler getirilmeye devam ediliyor. Amaçlanan sosyal devleti yok etmek. Esas unsurları itibariyle de, yıllardan bu yana ülkemizde uygulanan hukuk devletini, sosyal devleti tahrip etmek, devleti parçalama hedefine doğru, birileri, alabildiğine kararlar alıp, onları uygulayabiliyor. Sosyal Sigortalar Kurumu, son dönemde, siyasal iktidarların siyasallaşmasının, siyasal kadrolara ağırlık vermesinin en güzel örneğini oluşturuyor. Yönetim Kuruluna atanan kimselerde bile değişmedik kimse kalmadı; yani, bir hükümet geliyor, birisi gidiyor.

Değerli arkadaşlar, ortalama olarak Sosyal Sigortalar Kurumunun Genel Müdürü her yıl değişiyor; yani, en uzun süre görev yapan, zannediyorum, bundan önceki Genel Müdür idi; o da, bu iktidar tarafından görevden alındı.

Benim söyleyeceklerim şimdilik bunlar. Sizlerin soruları ve katkılarıyla konuyu zenginleştirebiliriz.

KÂZIM COŞKUN- Evet değerli arkadaşlar, sorularınız varsa…

İsterseniz, ilk soru hakkını ben kullanayım.

Şimdi, SSK’ya asıl sahipleri; yani, işçiler sahip çıkmalıdır gibi gayet doğru bir saptama yaptınız. SSK olumsuz durumdayken ve halen bu olumsuzluk sürmekteyken, işçiler tarafından sahip çıkılamamasının, siyasal iktidarın oluşturduğu sorun yanında, sendikacılığa özgü nedenleri var mıdır ya da sizce, bu olumsuz durumdan çıkış için sendikalara düşen görevler neler?

İZZET ÇETİN – Ben, Kâzım arkadaşımıza gerçekten teşekkür ediyorum, eksik bıraktığım bir konuyu tamamlamama da imkân veren bir soru.

Tabiî değerli arkadaşlar, sadece siyasal iktidarları suçlayarak ya da işverenlerin eksikliğini dile getirerek konuyu geçiştiremeyiz; bu konuda, sendikaların da büyük oranda eksiklikleri var; yani, Sosyal Sigortalar Kurumunda olması gerekenlerden bir tanesi de, belki temsilciniz 1 bile olsa, Türk-İş Başkanlar Kurulunda ya da sendikal toplantılarda -Başkanlar Kurulunu özellikle belirtiyorum- hatta Türk-İş Genel Kurulunda, özel bir gündemin de sosyal güvenlik ve SSK olması gerekir. Yaklaşık beş yıla yakın zamandan bu yana, Genel Başkan olarak, Türk-İş Başkanlar Kurulunda bulunan birisiyim ve en az beş kez, Sosyal Sigortalar Kurumunun sorunlarının, özel bir gündemle, her Başkanlar Kurulunda ele alınması gerektiğini, Türk-İş’in ya da sendikaların oradaki temsilcisini, işte, doktor tayini, hemşire ataması veya tayiniyle ilgili değil, kurumun sorunlarına ilişkin olarak, ne olup bittiğini, bizim ne yapmamız gerektiğini, bize, Başkanlar Kurulu üyelerine anlatması gerektiğini defalarca söylememe rağmen, bir kez Genel Müdürün bilgi vermesi dışında herhangi bir bilgi akışına ya da sorunlarının tartışıldığına tanık olmadım; yani, burada söylemek istediğim, sendikalar da, sadece, böyle, söylem bazında belki feryat ediyorlar; ama, kuruma, gerçek anlamda sahip çıkmıyorlar. Örneğin, son aşamada; yani, son birkaç aydan bu yana, Türk-İş temsilcisi, Sosyal Sigortalar Kurumunda, sendikalar açısından son derece olumsuz bir görüntü sergiliyor; çünkü, Sosyal Sigortalar Kurumunun bir de sandığı var -onun yan bir kurumu- onun da başkanı bizim arkadaşımız; oradaki bir davranışından dolayı yedi ay hapis cezası alıyor; yüzkızartıcı suç olduğu için, hem sendikacılığının düşmesi gerekiyor hem de Sosyal Sigortalar Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğinin düşmesi gerekiyor; ama, arkadaşımız öyle bir kıvrak zekalı ki, hükümetle oturup pazarlık yapıyor. Hocam kusura bakmasın, ben de sendikal hüviyet taşıdığım için sıkılarak anlatıyorum. İşte, biliyorsunuz, Demir Yol-İş Sendikamız geçtiğimiz günlerde sözleşme imzaladı; Türk- İş’teki sözleşmelerin de bir bakıma kapısını araladı kendisine göre ve bana göre de, işçi sınıfına ihanet etti. Nedenini araştırdığımızda, arkadaşımızın görevden alınması için, Ankara Valiliği kuruma yazı yazıyor “böyle bir mahkûmiyeti olan kişinin görevde kalması doğru değildir, siz bunu görevden alınız ve yerine yedek üyelerinizi çağırınız” diyor. Ama, arkadaşımız, alelacele, işte, Tansu Hanım ile ve diğer bazı bakanlarla diyalog kuruyor, 5 Mart günü toplusözleşmesini imzalıyor. Bizim sendikaların son iki yılda işçi ücretlerindeki kayıp hesabımız yüzde 140’larda gösteriyor; yani, bir başka anlatımla, 1994 Eylülünde 750 dolar seviyesinde olan işçi ücretleri, bugün, 240-250 dolar seviyesine gerilemiş; aradaki farkı telafi etmemiz gerekir diye konuşurken, bir gece, arkadaşımızın sözleşmeyi imzaladığını duyuyoruz. Altın sözleşme diye lanse ediliyor. Bir de bakıyoruz, 6 Mart günü, Ankara Valiliği, 27 Şubat tarihinde yazdığı yazıyı değiştiriyor ve “Enver Bey’in durumu budur, takdirlerinize” diyor. Şimdi, arkadaşlar, bunlar, perde arkasında dönen oyunlar; yani, bir kurumun varlıklarını korumuyor, görevini suiistimal ediyor, görevini suiistimalden yargılanıyor, görevinin sona ermesi gerekirken, sendikacılığının sona ermesi gerekirken, Hükümetin yandaşı olduğu için, Hükümet, onu, orada tutuyor; çünkü, o görevden alınırsa, oraya -yedek üye benim- ben gideceğim. Yine o pahasına -şu anda, orada, fiilen yedek üyeyim- Enver Toçoğlu görevden alınırsa, ben, oraya gideceğim; yani, olmayacak işler Türkiye’de gerçekleşiyor. Dolayısıyla, böyle bir durumda, Türk-İş, sendikaları ve çalışanları temsil ettiği için, orada, bana göre, Sosyal Sigortalar Kurumunun bu hale gelmesinden, Enver Bey kadar suçlu bir kurum.

BİR KONUK – Ben, önce, yanlış anlayıp anlamadığımı soracaktım; galiba “kurum personeli, 1994’te, 657’den koparıldı” gibi bir şey söylediniz ve “kurum personelinin statüsü belirsizdir” dediniz. Peki, statüsü belirsizse, personel yönetimi nasıl sağlanıyor; neye, hangi kurala bağlı?

İZZET ÇETİN – Şimdi, devlet memuru gibi, 657 sayılı Yasaya göre maaşlarını alıyorlar; yani, Emekli Sandığına tabi çalışıyorlar, halen statüleri orada gözüküyor; fakat, net bir karar alınabilmiş değil, bir kanun çıkmış değil; o yüzden, kurum personeli de, sadece, 657 sayılı Yasadaki statüsünü sürdürüyor; fakat, İdarî bir sürdürme; yani, kanunî uygulama biçimi açıklığa kavuşmuş değil. Yani, esas, Sosyal Sigortalar Kurumunun hizmet ettiği işçi statüsünde olmak istiyorlar, hükümet kabul etmiyor. Memur olma statüleri var, atama, tayin ve terfileri için özel kanunları var; özel kanunları mı uygulanacak, 657 mi uygulanacak, orada da belirsizlik var; tam bir kargaşa egemen, netlik yok. Onun için de, imam, Personel Müdürü olabiliyor.

BİR KONUK – Siz “amaç sosyal devleti yok etmek” dediniz; ama, ben, burada, iki noktayı eksik bıraktığınızı düşünüyorum. Birincisi, sanırım -yanlış hatırlamıyorsam- 1995 yılında, bütçeden, SSK’ya 20 trilyon lira pay aktarıldı; fakat, aynı dönemde, devletin ve özel kesimin SKK’ya borcu 100 trilyon civarında ve bunun yüzde 70’i de devlete ait bir borç.

İkincisi -buranın çok önemli olduğunu düşünüyorum- siz, biraz önce, 2 aktif sigortalının 1 pasif sigortalıya baktığını söylediniz; ama, bir yandan da, bakıyoruz, çalışan işçilerin ancak yüzde 50’si, belki daha azı Sosyal Sigortalara üye; yani, sigortalı. Ben, bu bakımdan, bu şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İZZET ÇETİN – Burada katıldığım bir doğru ve eksik bıraktığım bir konu var; o da, 1995 bütçesinden 20 trilyon aktarıldı derken, kurum emekli aylıklarını ödeyemez konuma düşünce, zorunlu olarak, bir emekli feryadı yükselip, hükümet huzursuz olmasın diye, zorunluluktan kaynaklanan bir aktarma var; yani, 1995 yılında, Türkiye Cumhuriyeti bütçesi hazırlanırken, Bütçe Kanununa veya kanun tasarısına, Sosyal Sigortalar Kurumuna bu kadar fon ayrılmıştır, pay ayrılmıştır gibi bir ibare yok; zorunluluktan kaynaklanan bir fasıl aktarması söz konusu. Tabiî, unuttuğum bölüm – doğru söylüyor arkadaşım; yani, sorusunun içerisinde konunun özü var- ben, borçlanmadan söz ettim; ama, prim atlarından söz etmeyi unuttum değerli arkadaşlar; en büyük sorunlarından bir tanesi prim afları; yani, işverenlerin, ister devlet ister özel sektör olsun, hemen hemen her iki yılda, her üç yılda bir prim borçları affedilir. Prim borçları affedilmez “ana parayı ödeyiniz” derler; ama “ana parayı öderseniz, faizleri kaldırdık” derler. Üç yıl sonra, üç yıl önceki ana para kuşa dönüyor; işveren açısından son derece büyük bir kolaylık. Gerçekten, 1996 yılı içerisinde, 1995 yılından kaynaklanan aktarma, Sosyal Sigortalar Kurumunun alacağı, işverenlerden prim alacağı, net olarak 100 trilyon civarında bir alacak idi. Primleri affediyor; artı “devlet ödemiyor” diyoruz; sosyal yardım zammını uygularken de, devlet, özel sektörü teşvik edici bir tavır içerisinde. Şimdi, kamu kurum ve kuruluşları, Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununun geçici 20 nci maddesine göre, kuruma, Sosyal yardım zammının kendisine düşen payını ödüyor; ancak, özel sektör adına kurum ödüyor. Burada da, devletin, özel sektörü teşvik edici ya da kaynak transferi sağlayıcı politikası açığa çıkıyor. Arkadaşımın söylediği doğru; yani, özellikle prim afları, prim borçlarının faizlerinin kaldırılması bir alışkanlık haline getirildiği için, kurumun prim gelirleri de zamanında tahsil edilemez oluyor, nasıl olsa af çıkacak beklentisi, normal ödemesi gerekenleri de ödememe gibi bir beklentinin içine itmeye başladı. Bu da, önemli sorunlardan birisi.

Teşekkür ediyorum.

BİR KONUK – “Az sayıda sigortalı, yüzde 50’si bile sigortalı değil” demiştiniz.

İZZET ÇETİN – Kayıtdışı ekonomiden söz ederken, ben, o konudan söz ettim; yani, şu anda -demin rakamını net olarak vermiştim- aktif sigortalı sayımız, yaklaşık olarak 4 milyon 370 bin; ama, esas sigortalı olması gereken sayı en az 7,5 milyon; yani, sigorta kapsamına alınmıyor; kaçak işçilik, kayıtdışı ekonominin içinden besleniyor. Demin söylediğim Zorunlu Tasarruf ve Konut Fonu kayıtdışı ekonomiyi ve kaçak işçiliği teşvik ediyor. İşte, örneğin tekstil sektöründe, çocuk emeğinin sömürüsü var; yaklaşık 4-5 milyon lira aylıkla 8-10 yaşındaki çocuklar, okula gitmesi gereken çocuklar çalıştırılıyor; kadınlar çalıştırılıyor. Çok küçük ücretlerle, asgari ücretin bile altında çalıştırılıyor. Hatta, pek çok sanayi kuruluşunda, sendika olmadığı için, orada çalışanlar sigortasız çalışıyor, sendikasız çalışıyor. Kuruma, yaklaşık ya bir giriş bildirgesi veriliyor, ayda 10-15 gün çalışmış gibi gösterilip açıktan maaşı veriliyor ya da hiç gösterilmiyor. Esasında, burada olması gereken, yapılması gereken, kurumun denetim elemanlarının artırılması. Kaçak çalışmaya engel olabilecek tedbirlerin alınması hem ülkede vergi gelirlerinin artmasına fırsat verecek, o resmilik kazanacak, hem kuruma prim ödeme zorunluluğu geleceği için, kurum açısından kazanç sağlayacak; ama, devletin, hükümetlerin, Türkiye’de, vergi toplama gibi bir düşünceleri olmadığı için, kuruma da prim gelsin gibi bir düşünceleri yok; işte, kurumlar çöksün, hizmet verilemesin, devlet kötü özel iyidir mantığıyla, özele kaçış hukuken yapılabilsin, kolaylıkla özelleştirme politikaları uygulanabilsine de zemin hazırlanan politikalar uygulanıyor; onun engellenmesi gerekir.

BÜLENT GÖĞER – Şimdi, ben, her şeyden önce, şu Genel Kurulun toplanma suretiyle ilgili bir şey söylemek istiyorum. “Üç yılda bir toplanıyor” dediniz, gönlünüzde bir yıldan taraf olduğunu söylediniz; ama, bunun için yaptığınız şeyler neler; ben, bunu öğrenmek istiyorum; yani, burada “bir yıl olsun” diyorsunuz; ama, orada yaptınız şeyler neler; yani, Genel Kurulda söylenen şey ne veya sendikaların bu yönde baskısı ne? Çünkü, çok yetersiz; yani, üç yılda bir… Zaten, kurumun hali belli.

Bir İkincisi, sosyal yardımlarla ilgili söylediğiniz şey var; yani, “1977’de 750 lirayla başlayan bir yakacak yardımı, şimdi, yüzde 60’ını kapsıyor” dediniz; ama, ben buna karşıyım. Şöyle ki: Günümüzde bir kavram kargaşası var; yani, bir giydirilmiş ücret var, bir çıplak ücret var; yani, bu tarz şeylerden ziyade, prim almak, primi yükseltmek, prim oranını yükseltmek belki daha fazla prim toplamayı sağlamayacak. Zaten, borçları olan işverenler belli, bunlar daha da artabilir, bu durumda, kaçak çalıştırma artabilir. Bu konudaki görüşünüzü almak istiyorum.

Bir de, bir şey söylemek istiyorum: Mesela, bence, bu denetim konusunda, SSK’nın müthiş bir eksikliği var; çünkü, ben de bilfiil çalıştığım için biliyorum. Yaklaşık beş yıl çalıştığım bir yerde, mesela, hiçbir şekilde, SSK tarafından bir denetim gelmedi; ki, orada da, bir kaçak çalıştırma söz konusuydu. Bunu, en azından, sendikalar, oradan görev alarak üstlenemez mi; yani, eğer, kurum, kendisi bunu sağlayamıyorsa, sendikalar, en azından, bu işlevi üstlenemez mi?

İZZET ÇETİN – Şimdi, arkadaşlar, Genel Kurul, 1985’ten bu yana, üç yılda bir yapılıyor. Bunun her yıl yapılması gerekir diyoruz ve Genel Kurulunun yaptırımının olması gerekir. Genel Kurul, ağlama duvarı gibi, benim, burada, gelip, anlatıp gitmeme benziyor; orada gelen arkadaşlarımız, kongrede konuşuyorlar; belki, işte, kitapçık haline getiriliyor bu konuşmalar. Bu, 41 inci Genel Kurulun zabıtları -bunu, demin anlattığım örnek olay da bu kongrede olduğu için- kitap haline getiriliyor, kalıcılaşıyor. Ben, Genel Kurulun konuşulup gittikten sonra, orada tartışılan konuların, sorunların, önerilerin, demin sözünü ettiğim komisyonlarda alınan kararların Genel Kurul kararları haline dönüşmesinden sonra, Yönetim Kurulunun, o Genel Kurul kararlarına bağlı hareket etmesi gerekir. Tabiî, üç yılın, enflasyonist bir ekonomi politikasının uygulandığı ülkede, finans açısından son derece büyük sorunlar doğurması doğal. O nedenle, üç yıllık bir süre için kararların çok sağlıklı alınabileceğini düşünemiyorum; bir.

İkincisi; gelenekselleşmiş bir uygulama var. 1980’li yıllara kadar, “kurum zarar etti” diye hiç kimse feryat etmiyor “zarar ediyor” demiyor; çünkü, Genel Kurul her yıl toplanıyor. Her yıl, aksaklıkları, eksiklikleri gözüküyor ve tedbirleri alınıyor. 1970’li yıllarda, belki, sendikalar daha dinamik. Gerçekten de, bugünküne göre, hem yasaların daha demokratik olması hem Anayasanın, o yıllarda, 1961 Anayasasının tam olarak bozulamamasının da etkileri var, diri, canlı bir sendikal hareket var. Her yıl yapılan Genel Kurulda, sorunlar daha canlı dile getirilebiliyor. Şimdi, üç yılda, hemen hemen hepimiz, akşamları televizyonda izlediğimiz bir konuyu çok çarpıcı buluyor; sabah kalkıp televizyona baktığımızda, onu unutup, çok daha çarpıcı bir başka konuyla karşılaştığımız gibi Sosyal Sigortalar Kurumunda da benzer büyük sorunlar oluyor, küçük sorunları unutuyoruz veya sorunlar arasında büyük sorun küçük sorun ayırımı yapıp, özü gözden kaçırıyoruz üç yılda bir yapıldığı zaman. O nedenle, bir yılda bir yapılması gerekir diyorum. Fakat, sendikalar olarak ne yapıyorsunuz derseniz, vallahi, çok şey yaptığımızı söyleyemiyorum.

Denetim mekanizmasına gelince; yani, biz, bunu, Genel Kurul her yıl yapılsın ya da iki yılda bir yapılsın diyecek durumda bile değiliz; çünkü, sendikal hareketin yapısı ayrı bir tartışma konusu; yani, buranın konusu değil. Sendikalar da, Sosyal Sigortalar Kurumunun işleyişi konusunda -demin söyledim- üzerlerine düşen görevi tam olarak yerine getirmiyorlar. Getiremiyorlar; çünkü, sendikalar, ülkemizde, 1970’li yıllardan bugüne kadar geçen süre içerisinde, hep potansiyel suç örgütleri olarak algılanageldi. Hatırlarsanız, 12 Eylülden sonra, sendikalar kapatıldı, pek çok sendika ya da konfederasyon faaliyetten alıkonuldu, yöneticileri tutuklandı, hapse atıldı. Şimdi, ülke yönetiminden dışlanmışsınız, Sosyal Sigortalar Kurumunda etkisiz hale getirilmişsiniz, söylediklerinizi çok fazla ciddiye almıyorlar; sendikal hareketin, iç, kendisine özgü eksiklikleri de var. Bütün bunları yan yana getirdiğimiz zaman, sendikaların, Sosyal Sigortalar Kurumunun modernize edilmesi, reorganizasyonu konusunda veyahut da özerkleştirilmesi konusunda ciddî projeleri yok; yani – söylemeliyim herhalde- geçtiğimiz yıllarda “Sosyal Sigortalar Kurumu batıyor” denildiğinde, Türkiye’de, Sosyal Sigortalar Kurumunun ne olduğuna ilişkin, kurumun Genel Kurul raporları dışında, bir rapor bile yoktu. Biz, o zaman, 1994 yılında “sosyal güvenlik sisteminde yaşanan kriz, sistemin yeniden yapılanması üzerine öneriler” konulu bir araştırma yaptırdık; ne Tabip Odaları yaptırmıştı ne işverenler yaptırmıştı ne de Türk-İş ya da bir başka konfederasyon yaptırmıştı. Sendika olarak bunu yaptırdık. Tabiî ki, bilimsel doğrular var. Kitap haline getirmedik. Daha sonra “Sosyal Güvenlik ve SSK’nın Sorunları” diye, yaklaşık 50 sayfalık bir broşür çıkardık. Burada, amacımız, bu broşürü çıkarmamızın amacı, üyelerimizi duyarlı hale getirmekti. Yani, bunu, diğer sendikalar da, bir bildiriyle ya da bir basın açıklamasıyla geçiştirdiler, kalıcı eser konumunda, taleplerimizi bile bir kenara getiremedik. Bu konuda -çok açık ve net söylüyorum- yapılması gereken – zannediyorum, arkadaşımın sorduğu soruda da bu var- Sosyal Sigortalar Kurumunun Türk-İş tarafından -çalışanları o temsil ettiği için- çok ciddî bir şekilde ameliyat masasına yatırılması gerekiyor. Türk-İş, istese, Sosyal Sigortalar Kurumunun Genel Müdürünü ya da Personel Müdürünü Çalışma Bakanına değiştirtmez. Bunun altını çizerek söylüyorum. Bunun için de, görevini yapamıyor diyorum; yani, Sosyal Sigortalar Kurumunda görev yapan arkadaş, aynı zamanda, Türk-lş’in Malî Sekreteri. Demin sözünü ettiğim olup bitenleri kuruma getirmeyince, kurumda olup bitenleri, Sosyal Sigortalar Kurumunda olup bitenleri, ben, Genel Başkan olarak, ya Yönetim Kurulunda görev yapan arkadaşlardan, illegal yollarla öğrenmek zorunda kalıyorum ya da üç yılda bir yapılan Genel Kurulda birileri konuşurken öğrenebiliyorum. Buna müdahale etmemiz gerekiyor. İşte, sözünü ettim; sadece ben değil, pek çok arkadaşımın da defalarca dile getirmiş olmasına rağmen, Türk-İş yönetimi -amacım Türk-İş’i suçlamak değil, daha iyiye, daha iyi hizmete kavuşturulması için söylüyorum- bu konunun üzerinde ciddî olarak durması gerekir. Nasıl DİSK’in ve Hak-İş’in Sosyal Sigortalar Kurumunda temsil etme taleplerini ciddî biçimde ele alıyorsa, SSK’nın ıslah olması için de, ciddî bir projesinin olması gerekir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, ben, sosyal yardım zammı konusunda söylediklerimi tekrar ediyorum; yani, gerçekten, 1995 yılında yüzde 60’a çıkmıştı, emeklilere ödenen maaşın yüzde 60’ım sosyal yardım zammı oluşturuyordu. Bu oran, devlet katkısından sonra, bu yıl; yani, 1996 yılı sonu itibariyle yüzde 30’lara kadar geriledi; şimdi yüzde 60’larda değil, onu düzeltmeliyim; ama, şimdi, burada, sosyal yardım zammının konuş biçimi, bir kere, sigorta tekniğine uygun değil. İşte, bütün dünyada, sosyal sigortalar ya da güvenlik sistemleri, bir hizmetin karşılığında ödenen; yani, bir risk karşısında ödenen bir prim; ya çalışan ödüyor ya da çalışan adına işveren ödüyor. Üçlü sistemde, bir miktar da devlet katkısıyla ayakta duruyor. Sosyal yardım zammı, adına hiç kimsenin prim ödemediği bir uygulama biçimi; yani, karşılığı yok, karşılıksız bir ödeme; hazırdan, sürekli olarak, birisine kaynak aktarıyorsunuz. Kim; Sosyal Sigortalar Kurumu. Onun için, sosyal yardım zammı yapılmamalı demiyoruz; işçi emeklileri de, Sosyal Sigortalar Kurumundan emekli olanlar da, diğer sosyal güvenlik sistemlerinden emekli aylığı alanlar gibi sosyal yardım zammını almalılar; ama, bu bir siyasal tasarrufsa, bir hükümet tasarrufuysa, bir kanunla uygulamaya konulmuşsa, bunu çıkaranlar, ya bunun karşılığını bütçeden kuruma aktarmalı ya da direkt olarak bütçeden ödemeliler; yani, bunun, mutlak surette düzeltilmesi gerekiyor; söylemek istediğim o. Diğer taraftan, sendikalar denetim yapamaz mı: Arkadaşlar, burada, sendikaların bu konuya ilişkin yapabilecekleri ve yapamayacaklarına dair, çok kısa bir iki şey söylemek istiyorum. Şimdi, sendikalar, görev ve yetkileri, faaliyet alanları, Anayasanın 52 ve 55 inci maddeleri arasında çerçevesi belirlenmiş, ona bağlı olarak da çıkarılan 2821 sayılı Sendikalar Kanununda açıkça belirlenmiş yasalarındaki görevleri yerine getiriyorlar. Bu yasalara baktığımız zaman; yani, bugün, toplumumuzda, sendikalardan beklenti giderek değişiyor; hatta, Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokrasinin Türkiye’de kök salabilmesi için, sendikalara ve diğer sivil toplum örgütlerine büyük görevler düştüğü söyleniyor. Hatta “sendikalar sadece toplusözleşme yapan kurumlar olmamalı” deniliyor. Bütün bunlar doğru; ama, yasalara, Anayasaya, Siyasî Partiler Yasasına, Sendikalar Yasasına baktığınız zaman, sendikalara konulan kısıtların, hiçbir ülkede olmayacak kadar derin olduğunu, yasakçı bir mantığın egemen olduğunu görürsünüz.

Şimdi, denetleseniz bile, kime şikâyet edeceksiniz. Kurumun yasası belli, kurumun patronu belli; Çalışma Bakanlığı. Çalışma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı; yani, hükümet. Bu iş, biraz, kadıyı kadıya şikâyet etmeye benziyor. Biz, o işyerlerinde kaçak çalışan -bir önceki arkadaşımın sorusunda ifadesini bulan- işletmelerde -tabiî, bizim işyerlerimiz, kamuya ait askeri işyerleri olduğu için, özel sektörde örgütlenemiyoruz- özel sektörde örgütlenmeye çalışan sendikalar var. İşte “orada kaçak işçi çalışıyor, orada sigortasız, sendikasız işçi var, gideyim, oraya örgütleyeyim” diyorsunuz, iş güvencesi yok, işsizlik sigortası yok. Bir kere, işçi “aman işimden olmayayım” diye kaçıyor. İkincisi, bir biçimde, işçiyi, çalışanı ikna ettiniz “kardeşim, bak, sen, sendikalı olursan, sigortalı da olacaksın; bu, hem kuruma, hem ülkemize hem sana yarar sağlayacak” dediniz; üye olduğunu işverene bildirdiğiniz an “vay, sen misin sendikaya üye olan” diye, kapının önüne konuluyor ve dolayısıyla, bugünkü yasalarla, sendikaların, kayıtdışının önüne geçebilmesi olanaklı değil. Bu, bir devlet politikası; yani, devlet istese… Sadece İstanbul’da, Merter’de, 600 bin kaçak çalışanın olduğu söyleniyor; yeri belli. Bizim Siteier’de, burada, gidiniz, o mobilya mağazalarında, imalathanelerde ilkokula bile gitmemiş, doğudan, güneydoğudan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden pek çok çocuk, hem de benzolle yapılmış, Dünya Sağlık Örgütünce yasaklanmış kimyasallar, ucuz kimyasallardan yapılmış tinerlerle, verniklerle bu mobilya boyacılığında çalıştırılıyor. Gidiniz, onu bir şikâyet ediniz. Çalışma Bakanlığının müfettişlerini -yanılmıyorsam, 1988 yılıydı- Siteler’e sokmadılar; hiçbir devlet müfettişi oraya giremiyor; Merter’e giremiyor. Siz diyorsunuz ki: “Devletin giremediği yerde, sendikacı gitsin, bunu yapsın.” Sendikacılar yapıyor, işçi de göze alıyor; bu sefer, ekmeğini kaybediyor. Yani, arkadaşım sorusunda da söyledi, çalışan kadar, kayıtdışı çalışan var; yani, sendikalı ve sigortalı olandan daha fazla, kayıtdışında çalışan var, kaçak çalışan var. “Oradaki denetim mekanizmasını işletiniz” deniliyor. Pek çok sendika, sendikacı, Sosyal Sigortalar Kurumuna, hükümete, bu tip yerleri dile getiriyor, büyük işletmelerde, bakanlarla sohbetlerimizde dile getiriliyor. Örneğin, Sabancı’nın işyerlerinde; İstanbul’da -gidip gelen arkadaşınız vardır içinizde- Sakarya’da, en son Toyoto-Sa kuruldu. İşçi sendikaya üye olduğu gün, Sabancılar kapının önüne koyuyor. Yani, oraya bir hastane yapılmış, zannedersiniz ki, ne kadar iyi işveren, bakın hastaneyi de kurmuş. Sadece binayı, iskeletini yapmış arkadaşlar; tabelasını asmış. Bizim orada, yan tarafında tank-palet fabrikamız var; geçtiğimiz hafta o fabrikaya gitmiştim; oradaki yetkili arkadaşlar anlattı, askerler anlattı “içinin donanımını hurdalardan biz yapıyoruz” diyorlar. Kuru binayı koymuş, doktorunu devletten istemiş, sağlık personelini devletten istemiş “alın, devlet hastanesi gibi, atayın” demiş; ama, kendi adına. Zannediyorsunuz ki, çok büyük bir iş yaptı. Oysa, öyle bir fabrika varsa – Gürhan Hocam çok daha iyi bilir- Umumi Hıfzıssıhha Kanununa göre, işyeri işçi mevcudu 500’ün üzerinde ise, hastane teşkilatını işverenin kurması yasal bir görev. Bu, Sosyal Sigortalar Kurumunun da görevi değil, işverenin görevi. Özel sektörün, 50’den fazla işçi çalıştırıyorsa sağlık görevlisi -orada, 150 mi, 200 mü doktor bulundurma var- 500’den fazla işçi çalıştırıyorsa, yataklı tesis kurması gerekir. Şimdi, bunu yaptı gösteriyor orada; ama, görevlerini yerine getirmiyor. Şikâyet edin – çünkü, devlet, artık, iyice çökmüş vaziyette- diyorlar ki: “Adam binayı bile yapmış, ne kadar nankörsünüz.” Gidin, içinde hiçbir şey yok. Arkadaşlar, bunun gibi, ne devlet ne işveren, tam olarak, bu konuda, sosyal güvenlik konusunda da üzerine düşeni yerine getiremiyor; ki, siz “denetimi sendikalar yapsın” diyorsunuz. Yaparız; bu, çok kolay; yazarız; yani, çok kolay bir şey; adreslerini sendikacılar biliyor; gıda sektöründe, tekstil sektöründe, metal sektöründe, ağaç ve petrokimya sektöründe. Kaçak çalışma, aynı şekilde, en yaygın biçimde, inşaat sektöründe. Yazın, hiçbir önlem alamazsınız; çünkü, Sosyal Sigortalar Kurumunun bir diğer çökme nedenlerinden birisi de, 1987 yılına kadar “ölçümleme metodu” diye bir metodu vardı; yani, herhangi bir yerde bir inşaat yapılıyorsa, bir inşaat kurumu, firması büyük inşaatlar alıyorsa, orada kaç adam saatte o iş yapılabilir, kaç kişi çalışarak bu iş yapılabilir; buna göre, ölçümleme dediğimiz bir hesap usulü vardı, o hesaba göre “senin şu kadar kişi çalıştırman ve bu kadar prim ödemen gerekir” deniliyordu ve işveren de, inşaat sektöründeki patron, inşaatın sahibi, o kadar primi Sigortaya yatırıyordu. 1988’de çıkarılan bir kanunla -tarihte yanılabilirim- ölçümleme metodu da kaldırıldı; işte, yeni yeni, yeniden “bu kötü oldu, kurumun zararına oldu” denilebiliyor. Yani, bu söylediklerimin hepsi kanunla yapılıyor. Siz, kanunu Parlamentoda yaptırıyorsunuz, aleyhte kanun çıkıyor; bu sefer, Parlamentoya da değil, hükümete, o kanunu çıkaranlara “falanca yer böyle yapıyor” diyorsunuz. Zaten, onun öyle olmasını isteyen o; bilmiyorum, anlatabildim mi…

BAŞKAN – Evet arkadaşlar, başka sorusu olan var mı?

HAKAN YOLCU – Şimdi, konuşmanızda bir kadercilik var; yani, devlet yaptı, o yaptı, bu yaptı; peki, siz ne yaptınız; yani, siz sendikalar, işine geldiği yerde, toplumsal bir sivil örgüt olduğunu hatırlıyor; ücretler konusunda, bu tür basit, birinci derecede önemli olmayan konularda toplumda belli bir tepki uyandırıyorsunuz, medyayı harekete geçiriyorsunuz; ama, kanunları geliştirmek veya değiştirmek veya uygulatmak sendikaların elinde. Siz, bu konuda ne faaliyetler gösterdiniz; yani, ne kadar ciddisiniz, ne kadar samimisiniz; bunu öğrenmek istiyoruz. Sonuçta, hükümetin, bir gün, sizin için veya SSK için her şeyi değiştirmesini, sabah kalktığımızda her şeyin güllük gülistanlık olmasını mı bekliyorsunuz; yani, amacınız nedir?

İZZET ÇETİN – Teşekkür ederim.

Şimdi, kadercilikten hiç söz etmedim arkadaşlar; yani, kaderci değiliz. Tabiî, konuşmamın ta başında özgeçmiş istenince bir şey söyledim; yani, hocam, belki, bizi biraz abarttı, biz, büyük şeyler de yapmadık, yapamıyoruz. Biz de, bu sendikal kimlik taşıdığımız sürece, Türkiye’deki sendikaların ve sendikacıların maruz olduğu suçlamalardan kendimizi soyutlayanlayız. Ama, ben, soruyu, birey olarak almıyorum, sendikalar olarak alıyorum; zaten, arkadaşım da, o amaçla sordu. “O yaptı, bu yaptı, siz ne yaptınız” dedi. Zaten, Türkiye’de, eğer, cumhuriyetin kurulmasından günümüze kadar geçen süre içerisinde bir şeyler yapılsaydı, Türkiye, yeniden, Ortaçağın karanlığına dönüştürülmeye çalışılamazdı, o noktaya taşınamazdı. Türkiye’de, kimse, üzerine düşeni yapamadı. Türkiye’de, görev ve sorumluluk taşıyanların, görev ve sorumluluk mevkiinde olanların hepsi, Cumhurbaşkanından bize kadar, bulunduğu görev ve makamla eşit oranlı sorumluluğu var. Türkiye’de, sendikalar, sivil toplum örgütlerinin en eskisi ve en güçlüsü; en eskisi demeyeyim, en güçlüsü; fakat, gücünden çok şey yitirdi. Ne zaman yitirdi; 12 Eylülden sonra yitirdi; eli kolu bağlandı. Belki, pek çok sendikacı arkadaşım, yasaların arkasına saklanıp suskun kaldı.

Bakın, Parlamentonun çatısı altında, dört tane, sendika kökenli arkadaşımız var; sadece dört kişi. Bunlardan bir tanesi şimdiki Çalışma Bakanı; ama, yaşamında bir gün işçiliği olmayan bir sendikacı. 1977 yılında, o zamanki Çalışma Bakanı Şevket Kazan’ın Özel Kalem Müdürüyken, o zamanki Millî Selamet Partisinin işçi sınıfı içerisinde taraftar toplayabilmek için kurdurduğu Hak-İş Konfederasyonuna başkan olarak geldi, 20 yıl görev yaptı, şimdi Bakan. Felsefesinde işçilik yok, bakışında sınıf açısı yok, perspektifi yok, Bakan. Emin Kul; yine, ANAP’tan Bakanlık yaptı, Türk-İş’te Genel Sekreterlik yaptı. Sendikaların talihsizliği, biz, pek çok hakkımızı, kendi ellerimizle ya da bizim içimizden çıkan insanlarla verdik. 12 Eylül döneminde de Sadık Şide Türk-İş Genel Sekreteri olarak görev yaptı; pek çok hakkın gitmesinde imza sahibi. Bütün bunlar olup biterken haklar tek tek gitti, gidiyor; sendikalar ne yaptı; sadece iki yılda bir toplusözleşmeyle yetindi; dediğinize katılıyorum. Ama, Türkiye’de işçi sınıfının yapısı ayrı bir tartışma konusu. Sosyal Sigortalar Kurumu için ne yaptığını, ne yapmamız gerektiğini biraz söylemeye çalıştım; ama, çok zor; yani, biz, kanunları değiştirmek için, sadece hükümetler kurulduğu zaman, işte “Anayasada bu, Sendikalar Kanununda bu, Toplusözleşme Kanununda bu, Sigortada da şunu istiyoruz” diye hükümete bir dosya götürmeden öte, onu takip edemedik. Ama, bundan 15 yıl önce; yani, 1980-1982 yıllarına gelinceye kadar, Türkiye’de, sendikalı işçi sayısı 2,5 milyon, 2 milyon 800 bin dolayında; sendikaların bir gücü var. Bugün, sendikalı işçi sayısı 1 milyon dolayında. Yani, rakamlar sizi yanılgıya götürmesin; Türkiye’de, toplusözleşmeden yararlanan işçi sayısı, kesinlikle 1 milyondan fazla değil; 60-70 milyon nüfuslu bir ülkede, toplusözleşme ve sendikalılık hakkını kullanabilen yurttaşımızın sayısı bu. Sendikalar böyle bir duruma gelmişse, tabiî ki, onun vermiş olduğu tasarıyı ya da kanun teklifini, hükümetler ciddiye alır mı.

Değerli arkadaşlarım, hatırlarsanız, geçtiğimiz yıllarda, Türkiye’de, özelleştirme rüzgârı aldı götürdü; yani, tartışmaları yapıldı. Zannediyorum, özelleştirmenin en olduğunu sizlere anlatmama gerek yok; çünkü, burada, siz, bunu derinlemesine görüyorsunuz; öyle zannediyorum. Ama, biz sendikalar, birkaç sendika ya da sendikacı bunun yanlışlarını anlatageldik. Konfederasyonumuz, daha ilk kez, geçen hafta yaptığımız Başkanlar Kurulunda, net olarak özelleştirmeye karşı olduğunu söyleyebildi. SSK da özelleştirme kapsamında. Yani, bakış açısı bu olunca, sendikacıların… Tabiî, tahsil her şey demek değil. Bizim eksikliklerimiz, bilgi, donanım eksikliği, uzman kadrolarla çalışmama, bilimle tanışmama, üniversitelerle işbirliği yapmama… Bana göre, Sosyal Sigortalar Kurumunda, Türk-İş’i, illâ bir sendikacı temsil etmemeli; sosyal güvenlik dalında uzmanlaşmış bir bilim adamı da, sendikalar adına, çok rahat bir şekilde, dürüstçe, orada, bizden çok daha iyi görev yapar; ben, o inançtayım. Ama, biz ne yapıyoruz; bir sendikacı olsun diyoruz. Sendikacılar işçinin ürünü, işçinin içinden çıkan insan. Parantez içinde, kısaca, bizim Türkiye’de, işçinin yapısından söz edeyim. Sendikalı işçilerin yüzde 64’ü, halen, ilkokul mezunu, yüzde 12’si ortaokul mezunu, yüzde 18’i lise ve endüstri meslek lisesi mezunu, üniversite mezunu işçi 1,2. Bugünkü sendikal yapılara bakınız, aynı tahsil yansıması sendikalarda da var. Böyle bir yapı içerisinde de, sendikalardan, Türkiye’nin sorunlarını alabildiğine bilen, alabildiğine tartışan, onlara hayata geçirebilecek bir kurum olmasını beklemek biraz hayalcilik olur. Yani, ben bunu söylemek istemezdim; ama, bu bizim gerçeğimiz. Türkiye, sendikalara kurum olarak güven duymalı belki; çünkü, hakikaten, iki yılda bir sözleşme döneminde, cebi delindiğinde bile olsa işçiyi harekete geçirebiliyor, kamuoyunun, en azından köylünün, memurun, belki küçük esnafın dikkatini çekebiliyor; belki, hiç olmazsa o noktada siyasal iktidarları etkileyebiliyor; belki, hiç olmazsa o noktada siyasal iktidarları etkileyebiliyor. Yani, bunları, yasaların hazırlanması, Parlamentonun çalışması ve diğer karar mekanizmalarının etkilenmesi anlamında hayata geçirmeye başladığımız zaman, inanın ki, Türkiye’de, demokrasi tam olarak oturmuş olacak. Biz, o yaptı, bu yaptı, siz ne yaptınız sorusuna, ben, anlatımlarımla cevap vermeye çalışıyorum; biz buyuz. Halkımız ne yapıyorsa, biz, onu yapıyoruz; çok fazla bir şey yaptığımız yok. Zaman zaman da, bazı suçlamalarda, tabiî ki, bireylerin hatalarından kaynaklanan; ama, hepimizi etkisi altına alan olumsuzlukları da yapıyoruz. Belki, arkadaşım onları sormak istedi; onu bilmiyorum.

MUSTAFA UÇAR – İşverenlerin de SSK’nın bu durumundan rahatsız olduğunu söylediniz. SSK’nın kurtarılması konusunda işçi ve işverenlerin çıkarları uzlaşır mı; uzlaşırsa, neler yapabilirler? Bu birincisi.

İkincisi; sosyal yardım zammının bir karşılığının olmadığı, buna karşılık bir fon oluşturulmadığı o zaman bilinmiyor muydu; bunun, açıkça bir kitlesel rüşvet olduğu, o zaman açık değil miydi; neden o zaman tepki gösterilmedi de, bugün, SSK’yı batıran etmenlerin arasında sayılıyor.

Teşekkür ederim.

İZZET ÇETİN – Değerli arkadaşlar, Sosyal Sigortalar Kurumunun Yönetim Kurulunda, işçi, işveren ve emeklilerin temsilcisi 3 kişi, hükümet edenlerin sayısı 5 kişi; şu anda, Yönetim Kurulu üyesi 8. Öyle olunca, orada 1’er kişi işverenlerle yan yana gelseniz bile, kararlar çoğunlukla alındığı için -bazı kararlar var ki, oybirliğiyle alınıyor; o kararlar da, herhalde, maddî konulara ilişkin kararlar- sonucu etkilemiyor; yani, siyasal iktidarların egemenliğini kıramıyorsunuz.

MUSTAFA UÇAR – Pardon, özür dilerim. İşçi ve işveren olarak ekonomik güç sizin elinizde değil mi; yani, primler sonuçta sizin değil mi?

İZZET ÇETİN – Hayır arkadaşlar; yani, idare edilmede, yönetilme konusunda, bizim hiçbir etkinliğimiz yok, bir tek üyeyle Yönetim Kurulunda temsil ediliyorsunuz; yani, maddî olarak, primler, kuruma akıyor. Sendikaların onu kesip, o kanalları tıkama gibi bir yetkisi, bir görevi, bir sorumluluğu yok; zaten yapamaz. Orada, aynı şey işverenler için de geçerli. Eğer, primi yatırmazsa… Gerçi, iki üç yılda bir – arkadaşımın sorusu üzerine yanıtladığım- primlere af geliyor veya en azından, faizlerine af geliyor. Onlar primlerini ödeyemeyebiliyorlar belki. Onlar da, aynı şekilde işveren statüsünde olduğu için, devleti yönetenler gibi, hükümet edenler gibi düşünüyor. Kamu kuruluşları bile primlerini yatırmıyor, işverenler de primlerini yatırmıyor. Ben, orada, ortak düşüncelerinin bir noktada olduğunu söyledim; kurumdan siyaset edenlerin elini çekmesi, siyasetçilerin kuruma müdahalelerinin ortadan kalkması konusunda birleşebiliyorlar; bunun altını çiziyorum. Net olarak “çekilsin” de demiyorlar; yani “orada, idarede daha etkili olması gereken işçi ve işverenlerin ağırlığı olsun” diyorlar; ama, Türkiye’de, bir bakıma, en büyük işveren devlet; orada da, her zaman, devletin ya da hükümetin temsilcileri ile işverenler yan yana gelebilir.

Arkadaşlar, sosyal yardım zammı ta baştan beri biliniyor; burada, çıktığı günden bugüne kadar çok fazla gündeme getirilmedi, ancak 1990’lı yıllarda, 1995 yılında sosyal yardım zammı bütçeden karşılanmalı diye söylemeye başladık. O zamana kadar fark edilmiyor muydu; mutlaka, çıktığı günden bugüne kadar biliyordu; ama, emekliler, geçmiş dönemde sendikalı işçiler, sendikalarda görev yapmış ya da sigorta kapsamında çalışmış, aktif çalışma yaşamından kopmuş arkadaşlarımız. Burada, tabiî, duygusal ilişkiler var. Bir bakıma, onların sendikalarla bağı koparılıyor; yani, bir işyerinde çalışırken emekli olan birisi, çalıştığı işyerinde sendikalıysa bile, emekli olduktan sonra sendika üyeliği de düşüyor. Dolayısıyla, sendikayla bağı kopuyor; yasalarımıza göre, onun sendika üyeliğini sürdürebilmesi olanaklı değil. Tabiî, bu konu, Avrupa’da daha farklı; orada, sendikaların yönetim kurullarında, emeklilerin temsilcileri var. Çok cüzi bir aidatla, sembolik bir aidatla, sendika üyeliklerini sürdürebiliyorlar ve sendikayla ilişkileri devam ediyor. Bizde, o ilişki, yasalarla engellendiği için, o arkadaşlar, eğer ki sosyal yardım zammı almasın diye, sendikalar ve çalışan işçiler feryat ederlerse, aylıklarının -demin söyledim- yarısından fazlasını oluşturduğu bir dönemde bunu söylerseniz, o insanlar aç kalsın, o insanlar ölsün deme noktasına gelirsiniz ve bu, hem toplum vicdanında kabul görmez hem birey vicdanında kabul görmez diye sesimizi çıkarmadık; ama, bunun devletin görevi olduğunu -bir de, tabiî, o dönemde, 12 Eylül koşulları var- söyleyemedik. Birkaç yıldan bu yana, bu, yüksek sesle söylenmeye başlandı ve sosyal yardım zammının emekli aylıkları içerisinde SSK’ya olan yükü de giderek azalmaya başladı. Öyle zannediyorum ki, o, birazcık mücadeleyle, genel bütçe üzerine yıkılabilir.

Arkadaşlar, şu yanlış anlaşılmasın; yani, bütçe diyoruz, sosyal güvenliğe katkı diyoruz; bunların hepsi, finansmanı gerektiriyor. Sizin iktisat derslerinizde, çalışma ekonomisi derslerinizde görüyorsunuz ki, devletin finansmanında en önemli unsur, herhalde, vergi gelirleri. Devletin vergi toplamadığı bir ülkede, işte, bütçe de, trilyonlarca, katrilyonlarca açık verir, kurumlara da bir şey veremez; yani, ne zaman ciddî bir vergi politikası uygulansa, inanın, devlet gelirleri artacaktır ve 1930’lu yıllardaki dünya bunalımından sonra -ki, o zamana kadar, Almanya’da olsun, diğer Avrupa ülkelerinde olsun, sigorta kapsamı çok dar- sosyal devlet ilkeleri hayata geçmeye başlıyor İkinci Dünya Savaşından sonra; o dönemde, Avrupa’da, hem hızlı kalkınma gerçekleşebiliyor hem sosyal güvenlik şemsiyesi alabildiğine yayılıyor. Ne zaman ki, demin söylediğim; yani, devlet şu, devlet bu kavramının içerisinde – konumuzda olmadığı için girmedim- sermayenin uluslararasılaşması sonrasında ulusal devletler tahrip edilmeye başlanıyor, sosyal devletten de kaçış egemen olmaya başlıyor ve dolayısıyla, vergi vermek işverenlerin işine gelmiyor. Sosyal devleti de yaşama geçirebilmek, sosyal güvenliği de kurabilmek, ancak, vergi gelirlerini artırmakla ya da herkesin ödeme gücüne göre vergi vermesiyle mümkün olabilir. O kurulmadığı sürece, belki, biz, çalışanlar olarak ya da onların temsilcileri olarak feryadımızı sürdüreceğiz; ama, öyle inanıyorum ki, bu gidiş içerisinde, hiç kimse de, bizi dinlememeye devam edecek; şu anda, gücümüz, yapımız o seviyede.

BİR KONUK – Konu SSK olunca, tek otorite Çalışma Bakanlığı. Dolayısıyla, Çalışma Bakanlığı da, hükümet ve siyasal partiler. Bozukluklar giderilmiyor; çünkü, SSK’nın özelleştirilmesi amaçlanıyor. Özelleştirme de, herhalde, yanılmıyorsam, mevcut siyasî partilerin programlarında yer alıyor. Şimdi, özerkleşmesi gerekiyor. Özerkleşmeyi yapacak güce sahip olan yine hükümet; hükümetin bunu istemesi gerekiyor. Türk-İş yeterli güce sahip diyorsunuz; ama, herhalde, Türk-İş’in anlayışı, mevcut düzenden farklı değil; olsaydı, şimdiye kadar bir şeyler yapardı. Sendikalar bir şey yapamıyor; Sendikalar Kanununun değişmesi gerekiyor. Kanunun değişeceği yer yine Meclis. Halk bir şey yapmıyor diyorsunuz; ama, halk, bu, son “temiz toplum” kampanyasına katıldı; ama, sonuçta, hiçbir şekilde etkili olmadı; yine Hükümetin kararıyla, Susurluk Komisyonu, neredeyse kendi kendini yok etti. Sonuçta bir bozukluk var; bozukluğu yaratan siyasal partiler ve onların arkasındakiler gibi gözüküyor. Bozukluğu giderecek güce sahip olan siyasal partiler; ama, yapmıyorlar. Yani, radikal çözüm ne; mevcut siyasal partileri toptan ortadan mı kaldırmak gerekiyor?

İZZET ÇETİN – Şimdi, arkadaşlar, tabiî, tek çözüm siyasal partileri ortadan kaldırmak çok aykırı bir soru; yani, bir bakıma, biz, bunu, siyasal partileri ortadan kaldıran yönetimleri yaşadık; 12 Martı, 12 Eylülü yaşadık; yani, Türkiye, darbe ile şeriat arasına sıkıştırılmamalı; yani, arkadaşımın demin bana sorduğu gibi, darbeye de karşıyım, şeriata da karşıyım da, nesin?.. Şimdi, biz, gerçekten, kendimizi ifade edemiyoruz. Kim ne derse desin, Türkiye’de, toplum duyarsız. Bir ay süren “Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık” eylemi, biraz da medya tarafından desteklendiği için, büyük ölçekte, büyük şehirlerimizde kabul gördü; ama, bizim, Türkiye, mesela, 15 yıldan bu yana, kronik diyebileceğimiz tarzda enflasyonla yaşıyor. İşte, Diyarbakır’da bir kamyondan dağıtılan yiyecek konusunu televizyon ekranlarından izlediniz. Aynı şeyi, getirip, burada, Keçiören’de veyahut da bir başka gecekondu bölgesinde yapsanız, manzara değişmez. Yani, toplum olarak, biz, hakikaten, sosyologların incelemesi gereken bir toplumuz; yani, pek çok geri kalmış ülkede bile, halkın, hükümet edenlerin beceriksizliklerine ya da yanlış yönetimlere veya zamlara, en azından insan hakları ihlallerine karşı yığınsal tepkilerine tanık oluyoruz; ama, Türkiye, toplumun, bugüne kadar, ciddî bir tepkisi söz konusu değil. Her şeyden önce, örgütlü toplum değiliz; yani, sendikalar en güçlüsü diyoruz, onun bile rakamlarını veriyorum size, cılız. Diğer sivil toplum örgütleri daha da cılız, daha da zayıf. Yani, Türkiye’de, dernekler, dernek yöneticileri, dernek denilince, örgüt denilince, örgüt kavramından uzun yıllar korkarak yaşadığımız için, örgütlenme özgürlüğünün sağlanması konusunda bile yüksek sesle konuşan çok az aydınımız olabildi. Böyle olunca, toplumun aydınlanması, gelişmesi, gerçekten, istenilen seviyede değil. Örneğin, bugün, Türkiye’de, sekiz yıllık eğitim konusu tartışılıyor; ama, Hükümetin tamamı; yani, bir kanadı değil; bu Hükümette, bundan önce de, ANAP dönemlerinde de, sekiz yıllık uygulamalara geçilmek istenilmedi; neden; çünkü, halk cahil kalırsa, halk okumazsa onu kandırmak daha kolay olur; herhalde, onun için. Ülkemizi yönetenler, tepkisiz toplum yaratma, korkak toplum yaratma sevdasından olsa gerek, eğitilmiş insanları bile görmek istemiyor. Dolayısıyla, biz, toplum olarak, tepkilerimizi ortaya koyamıyoruz. Bakınız, biz, işçi sendikaları olarak, hakikaten, bir kez, ekonomik talepler ışında sokağa çıktık; 5 Ocak. Yaklaşık 200 bin civarında insan bir araya geldi. Çok yığınsal bir kitleydi; ama, ne oldu, hiçbir şey değişmedi. Niye; çünkü, organize değil; yani, orta yerde bir organizasyon var; ama, hedefleri belirgin değil. Yani, biz diyebilmeliydik ki: “Biz, şu şu şu taleplerin gerçekleşmesini istiyoruz; olmadığı takdirde, bundan sonra, bunu yapacağız.” Bunları demediğimiz için, o gün, güzel bir eylem, bir bakıma da toplumun yükselen nabzının düşürülmesi görevini gerçekleştirdi. Ama, yine de, her şeye rağmen, tüm olumsuzluklara rağmen, bunu, sendikalar yaptı. Mesela, bu tür etkinliklere veya eylemlere veya toplumun tepkisini örgütleyen tüketici boykotlarına katılım ne? Bir sendikamız, Türkiye’ye, BP, Shell V, Mobil’de, sendikayı dışlayan, işçileri sendikadan atan bu üç yabancı firmaya karşı tüketmeme boykotu çağrısı yaptı; ama, bakın, en çok da, en çok da, BP’de, Mobil’de, Shell’de kuyruk var, arabalar en çok oralardan benzin alıyor; üstelik, bunlar yabancı. Yani, halkın duyarlılığı söz konusu değil, halkın katılımını, halkın tepkisini örgütleyemiyoruz ve dolayısıyla, etkileme şansımız da azalıyor.

Şimdi, bizim, sürekli olarak, Parlamentodan, bir gün, kalkıp, gece, Sendikalar Kanununu değiştirmesini beklemek, Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununu değiştirmesini beklemek ya da çalışma hayatının diğer sorunlarını ortadan kaldırmasını beklemek gibi bir şeyimiz yok; bunu asla beklemiyoruz; ama, bunu gerçekleştirecek güç de, biz de -açık söylüyorum- yok. Şu anda, böyle bir Parlamento da yok; Parlamentodaki 550 üyenin 4 tanesi işçi kökenli, bunların 2 tanesi de sınıfına yabancılaşmış unsurlar.

Yani, değerli arkadaşlarım, biz, bu ülkede yaşıyoruz; bu ülkenin, iyiye, güzele, aydınlığa erişmesinin mücadelesini veriyoruz. Birlikte vermek zorundayız; yani, sadece sendikalar değil, sadece üniversite gençliği değil, aydınlarımızla, üniversitelerimizle, diğer sivil toplum kuruluşlarıyla, köylerdeki kooperatif örgütlenmeleriyle, bir biçimde örgütlü toplumu hayata geçirirsek, arkadaşımın sorduğu soruda ifadesini bulan toplumsal muhalefeti yükseltebiliriz, ülkeyi kötü yönetenlere karşı, kendi gücümüzü, kendi istemlerimiz doğrultusunda yönlendirebiliriz, kullanabiliriz. Değilse, tabiî ki, SSK’da özerkleşmeyi savunmak da bir şeyi değiştirmiyor; çünkü, etkili olamıyorsunuz.

Doç. Dr.GÜRHAN FİŞEK – Sayın Başkan, çok teşekkür ediyoruz. Sizi çok fazla yorduk; yalnız, gelirken size söylediğim bir şeyi arkadaşlarıma da aktarmak istiyorum. Kâzım arkadaşla girişte beklerken, İzzet Başkanı uzaktan gördük, taksiden inmiş, merdivenleri tırmanıyor; eğildim, Kâzım’a “ben bir sendikacı ordusuyla gelmesini bekliyordum İzzet Başkanın, halbuki, tek başına çıktı geldi” dedim. Aslında, sendikacılar, genellikle, bizim bulunduğumuz toplulukların karşısına çıkmak istemezler; çünkü, eleştirilmek, çeşitli sorularla karşılaşmaktan kaçmak isterler. O bakımdan İzzet Başkana teşekkür etmek istiyoruz; medenî cesaret gösterdiler ve sorularımıza da, elinden geldiğince, zorlanarak, sıkılarak -çünkü, herkes içinde bulunduğu kesimin tüm suçlarını üstlenmek durumunda değil; ama- ona karşın, bir şeyler söylemeye çalıştı. İzzet Başkana, bize anlattıkları için, verdiği açı için çok teşekkür ediyoruz. (Alkışlar)

İZZET ÇETİN – Ben teşekkür ediyorum.

BİR KONUK – Az önce söylediklerim, tabiî ki, şahsınıza yönelik değildi. Şimdi, SSK’nın geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz, umudunuz nedir?

İZZET ÇETİN – Arkadaşlar, Sosyal Sigortalar Kurumunun geleceği konusunda, Türkiye’de, tabiî, sadece Sosyal Sigortalar Kurumu değil, sosyal güvenlik kurumu sistemi bütün olarak ele alınmalı, Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu ile birlikte, sosyal güvenlik sistemi içerisinde, bazı özel sandıklar da var. Tabiî, hepsi birbirinden farklı uygulamalar içerisinde. Bugün, Türkiyemizde, bir taraftan özelleştirme adı altında kamu mallarının talanını yaşarken, diğer taraftan bu alanda, sağlık alanında özel kurumların palazlanması, gelişmesi için, bilerek, hem kurum hastanelerini, sigorta sistemini hem de Emekli Sandığına bağlı ya da devlete ait hastaneleri ortadan kaldırıcı bir politika izleniyor. Tabiî, böyle olunca, Türkiye’nin geleceğini iyi görmek mümkün değil. Ben kaygı duyuyorum. Tabiî ki, emekliliğe hak kazanabileceğimi düşünüyorum, yakın; ama, Türkiye’de, eğer, sosyal güvenlik sistemi böyle devam ederse, hiçbir zaman, emekli aylığıyla yaşamını sürdürübilmen olanaklı değil. Onun için, Sosyal Sigortalar Kurumu olsun, Emekli Sandığı olsun, çok kısa süre içerisinde reorganizasyona tabi tutulmazsa, gerçekten özerk bir yapıya kavuşturulmazsa, özel sigortacılık sistemi gelişecek, Türkiye’de özel sağlık sistemi egemen olacak ve parası olan sağlık hizmetinden yararlanacak, parası olan sigorta hizmetlerinden yararlanacak; parası olmayan da, sokaktaki işsiz vatandaşımız gibi, bakıma muhtaç ihtiyarımız, yaşlımız gibi, herhalde sürünecek. Yani, ben, ülkemizin geleceğinden de, Sosyal Sigortalar Kurumunun geleceğinden de kaygılıyım. Belki karamsar bir tablo çizdim; ama, tabiî, bunu iyiye götürebilmek, biraz evvel de söylediğim gibi, toplum olarak, tüm halk kesimleri olarak, gençlik olarak, işçiler olarak, çalışanlar olarak, ülke sorunları ile kendi sorunlarımızı bütünleştirmeden ve işbirliği yapmamızdan geçiyor; yani, Türkiye’yi tanımamızdan, halkımızı sevmemizden geçiyor.

Ben, Siyasal Bilgiler Fakültesinde ders görmenin bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum, sizleri kutluyorum; beni dinlediğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum.

İyi akşamlar diliyorum. (Alkışlar)

Diğer Yazılar