Şaban Demir

Şaban Demir

DÖRDÜNCÜ OTURUM

10 MAYIS 1996

Oturum Başkanı:

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK

(A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi

Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü)

Konuşmacılar:

ŞABAN DEMİR

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Teşekkür ederiz.

Evet Şaban Bey, sizden de birkaç anı alabilir miyiz.

ŞABAN DEMİR – Tabiî, kıymetli arkadaşlarımın bahsettiği konular hem beni tahrik etti hem de kendilerine çok çok teşekkür ediyorum.

Şimdi, arkadaşım, bir raporun netice kısmını da okudu. Gördünüz nasıl bir müfettiş karşı koyuyor. Böyle yetiştik biz. Ben, 10 Ocak 1923 doğumluyum; yani, 10 Ocaktan beri 74 yaşımı devam ettiriyorum. 28 Haziran 1946’da İktisat Fakültesini bitirdim. O zaman, Türkiye’de bir tane üniversite vardı. Şimdi, teknik üniversite dediğimiz, o zaman mühendis mektebiydi. Onların bir kısmını ….Vekâleti okutuyordu leyli olarak, devlet hesabına. Karayolları filan da yoktu o zaman, onlar çok sonra oldular. Bir kısımını da, işte, kendisi, üniversite okutuyordu; yani, 125, 150, 200 kişi filan oluyorduk. 1942 yılında üniversiteye girdiğim zaman, üniversite bahçesinde; yani, iç kapısının önünde, rahmetli Rektör Cemil Birsel, 13 bin dolayında bir öğrenci mevcudu mevcudiyetinden bahsetmişti; hâlâ bu broşür durur bende.

İktisat fakültesinin de beşinci mezunuyum. Şimdi, burada, Cumhur’u gördüm; o, benden çok küçüktür. Ankara Üniversitesinin rektörlüğünü de yapmıştır kendisi. Şimdi, ENKA’da. Ders de veriyor iktisat fakültesinde zannediyorum. İşte, 28 Haziranda da, mezuniyetimiz 50 seneyi dolduracak; inşallah, ömrümüz vefa ederse, bir 50 inci yılı kutlayacağız.

Şimdi, ben ekonomistim, işletmeciyim; ama, işte, ben, beşinci mezun olarak kabul etmiyorum kendimi; gruptaki öteki arkadaşlarla da birlikte karar vermişizdir: çünkü, fakülte açıldığı zaman, bir yüksek ticaret var o zaman üç senelik, bir de hukuk fakültesi var. Beş fakülteli bir üniversite, başka da bir şey yok.

İşte, oradan, bir sene okumuş, iki sene okumuş, talebeleri almışlar, hocalardan bir kısmı okutmuş, bir kısmı da işte nereden geldiyse bilmiyorum hocalar okutmuşlar. Kısmet bize isabet etti; hükümet mukavele yapmış -Hitler var o zaman- dünyanın en büyük bilim adamları, bizim zamanımızda geldi. Mesela, Erhar Keşler; kendisi Alman, Yahudi değil. Mesela Aleksandr Rustov; bu da Alman. O zaman, dünyanın en büyük iki ordinaryüsü. Keşler daha da ileri, hem ekonomist hem sosyal politikacı, çok kuvvetli. Öteki hoca da öyleydi. Bir de Alman Yahudisi Alfred İzak; hem işletmeci, hesaptan kitaptan anlayan, komple bir insandı. İki üç doçent, beş altı asistan bunlarla gelir. Gayet güzel Türkçe konuşur; fakat, asistanlara bir daha tercüme ettirirdi.

İkinci sınıftan itibaren fakülte ikiye bölünüyordu. Yüksek riyaziye ve istatistik bölümü ve bir de sosyoloji grubu. Biz, sekiz kişi, tabiî, yüksek riyaziyeye ayrılmak – şimdi yüksek matematik dediğimiz; adı öyleydi o zaman- fen kolunu bitirmek lazım. 8 kişiyiz ve 8’imiz de dört senede mezun olduk. Yalnız, Keşler -sosyal politikacı dedim ya- demek ki bende bir şeyler sezmişler ki hocalarım, ille sosyal politikayı sana benimseteceğiz dediler. Rahmetli Sabri Ülgener -sonra profesör oldu, dekan oldu fakültede- doçent o zaman. Kendisi mükemmel Almanca biliyor, gerçek Alman, tek kelime Almanca konuşmuyor, imtihanı bile kendisi yapıyor, doçentine not bile verdirmez; Bismark gibi sakallı, Hitler’e düşman: zaten o yüzden çıkıp gelmiş. Böyle insanlar…

Mesela, o zaman, bizim profesörler 90 lira aslî maaş alıyordu, onlar 1250 lira alıyorlardı. Özellikle beni bu konuda da eğittiler; neyi eğittiler; dünyadaki sendikacılığın kuruluşunu, toplu sözleşmeyi, sendikacılığı eğittiler ve dört sene süreyle, doçentlerine, başasistanlarına, Almanca. İngilizce, Fransızca kitapları tercüme ettirdi. O zaman, daha çok Almanca ve Fransızca idi bizim iktisadın kitapları; Amerika’da daha bir şeyler yoktu o zaman. Ben de o zaman, Almanca, Fransızca biliyorum. O zaman öyle şeyler yoktu. Onlara yemin ettirdiler, bana okudular ve devamlı karşılıklı konuşmalarda, bana, sosyal politikanın tamamını dört sene içerisinde öğrettiler; yani, üç meslek çıktı o zaman bende; ama, bir yönden de, o zaman, her fakültenin bir talebe cemiyeti vardı. Fakülte koyuyordu daktilosunu, kağıdını, şusunu busunu; yani, fakültenin içinden konuluyordu. Her sınıftan birer kişi de Millî Talebe Birliğine gidiyordu. Çok değerli bir teşkilat ve başında da ya bir profesör ya da bir doçent var o zaman. Hıfzı Timur’du; rahmetli doçentti, sonra profesör oldu. Yalnız, her tarafta, her fakültede, üç tane, beş tane talebe cemiyeti var; kavgalı gürültülü, on sene sınıfta kalmış, yirmi senedir okuyan, o tip insanlar var. Bizde öyle değil, bizim zamanımızda, 5/10 dershanesi, Nazırın durduğu, Millî Savunma Bakanının oturduğu binanın -her tarafı altın işlemeli; görmüşsünüzdür herhalde; gidin görün, tam kapısının üzerindedir; Enver Paşanın durduğu yer- önünde bizim sınıfı topladılar. Birinci sınıfa başladıktan 10-15 gün sonra. Evvela fen kolunu bitirenler… Bizde iki diploma var; bir, olgunluk -bakalorya- dediğimiz, liseyi bitirdikten sonra, tekrar ondan sınava giriyorsunuz ve ancak onunla üniversiteye giriliyor o zaman; lise diploması yedek subay olur, biter, kalır orada. Lise mezunu olarak hayatını idame ettirir; yani, üniversiteye girmek için, o diplomadan şart; başka türlü olmuyor.

Şimdi yazdılar tahtaya doçentler, bir de başlarında profesör; evvela fen kolunu olgunluk bitirme; yani bakalorya bitirme; sonra edebiyat kolu diye. Benim soyadım da Demir olduğu için başlarına çıktı ismimiz. Alaburus keserim ben – şimdi saçlarım büyüdü mesela- küçüklüğümden beri saçlarımı. Sabah akşam, affedersiniz, soğuk duşla; ben, sıcak denize de girmem; onun için,biraz yaşım genç görünür herhalde.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Görünüyor değil, öyle.

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Şimdi, birinci hamlede beni seçtiler, ondan sonra, bu nasıl olsa, ensesi iyi, saç traşı da iyi, iyi tokat atıyor iyi yumruk sallıyor gibilerden talebe birliğine gösterdiler. (Gülüşmeler) Biraz da gülelim değil mi; benim yaptıklarımı söylüyorum yani; arkadaşlar bunu yapmış; ama, lisanı münasiple izah edelim. Şimdi, hepimiz de emekliyiz; ben, hâlâ, aynı şekilde konuşuyorum. Benim yaptıklarımı arkadaşlarım da yapmıştır; ama, şimdi, tahrik ediyorum bütün müfettişleri, hepsi de beni tanırlar. Şimdi, talebeler de var; onlar da yarın fakültede kalacaklar. Benim kızım, eczacılık fakültesinde çok kıdemli profesördür. Ankara’da, Mamak’ta uç tane var onlardan; işte, o atom bombasının doçentlerinden. Hepimiz okuduk.

Evvela nereli olduğumu söylemedim ama; ben, BergamalIyım. Toprakta büyümüş bir insanım, arazim var Bergama’da. Futbol da oynadım, hâlâ güzel at binerim. Modern çiftliğim vardır, senelerdir hâlâ devam eder ve Bergama’dan üniversite okuyan üçüncü benim. Birinci okuyan doktordur hâlâ, o da çiftlikle uğraşır; İkincisi, buradan mezundur, Bilecik valisiyken rahmetli oldu; üçüncüsü de benim; ama, şimdi, Bergama’dan profesörler, yahu bu çiftlik ağası okudu da niye siz okumuyorsunuz diye millet, hepsi, şimdi devamlı okuyor ve ben, memnun oluyorum. Şimdi, hastanelerden bahsettik, Sigorta’nın hastaneleri niye kalabalık diye şikâyet ediliyor; ben, çok memnun oluyorum. Burada, çok büyük Numune Hastanesi var. Kapısından girdiğiniz zaman, kulube gibi bina vardır. İşte, ben, buraya, 1940-1941 yıllarında da izci olarak geldim; onu da hikâye olarak anlatacağım; çünkü, bizim hayatımız çok enteresan; yol yok, otel yok, lokanta yok bilmem ne yok o zamanlar. Küçük bir bina; işte, hastane oydu. Kadınlar hastaneye gitmezdi. Şimdi, ben, hastanelere gittiğim zaman memnun oluyorum. Yedi etekli, dokuz etekli, allı güllü, sabahleyin 6’dan itibaren hastanede herkes. Okuyan kıyamet kadar. Bergama’da bir orta mektep vardı -şimdi, Bergama Lisesi- şimdi, 5 tane yalnız lise var; öteki liseler, meslek liseleri de ayrı ve bir tanesi de, üstün lise dediğimiz o liselerden birisi. Edremit’ten itibaren başlayın Menemen’e kadar, Kırkağaç’a kadar, bütün o ilçelerden gelenler hep Bergama’da okurlar. Birinci sınıf iki tane, ikinci sınıf iki tane, üçüncü sınıf bir tane. Şimdi, köylerden kalkıyorlar, doğru İzmir’e gidiyorlar, üniversite okuyorlar, orada kıyamet kadar var. Belki sizin içinizde de var, bilmiyorum; çünkü, sizde profesörler var, benim oğlumun arkadaşları. Bunlar Harbiye’den, 1 Mayısta hepsini atmışlardı: ama, rahmetli olan 5-10 kişinin dışında hepsi okumuştur. Rektörler, dekanlar, profesörler -yüksek profesör de var- hepsi okumuş, disiplinli. Benim oğlum da, şu anda, Rusya’da inşaaat işleri yapıyor, Romanya’da şirketleri var. Efendim, oğlum da ekonomist. Torunlarımın ikisi de; birisi bitirdi, onun hanımı da ekonomist, işletmeciler, iki numara okuyor. Profesörlerin oğlu da, işte, Ortadoğu’da, bugünlerde, 15-20 gün sonra elektrik-elektronik mühendisi olacak.

Şimdi, bize yüklediler sosyal politikayı. Fakülte bırakmıyor, İngiltere’de, umumî hastalık sigortasını kuran William Beveridge -yani genel hastalık sigortası- hangi bizim memlekette 30 senedir, kurarız, ederiz diyorlar. Bir de, asabiye mütehassısı Sağlık Bakanı var, boyuna kuruyor, yeşil kartlar filan. O iş pek kolay değil öyle bir iki senede kurulacak.

Şimdi, Sigorta’nın nasıl kurulduğunu anlatacağım: Hükümet rahmetli Sadi Irmak -bizim zamanımızda doçentti tabiî, onra, profesör oldu- ve şair ve müsteşar Enis Behiç Koryürek. Hükümet mukavele yapmış, William Beveridge’i malî müşaviri, sosyal politikacı aynı zamanda, bir seneliğine buraya getirmişler. Adam, bir ay çalışmış, bir ay sonunda Bakana “ben gidiyorum, para mara istemiyorum” demiş. “Yahu ne için gidiyorsun” demiş; o zaman işçi Sigortaları var; 4792 sayılı Kanunda, evvela İşçi Sigortaları Kurumu adı verilmiştir Kuruma ve “burada securutel sosyalin ‘s’ sini bilen yok.” Bakanlık kurulmuş; ama, Sigorta’da bir tane yok. Yeni bir bakanlık kuruldu mu, ötekiler nerede çok iyiler varsa onları gönderir ya, ne kadar bulmuşlarsa, onları göndermişler. Sigorta nedir, kimsenin bildiği yok. Benden başka okuyan da yok. Hep arkadaşlardan alacağım; ama, sonra gelenlerden alacağız. Tabiî, rektör Sağlam Paşayla temaslar, dekanla -hepsi rahmetli şimdi- Ömer Celal Sac’la temaslar. Alman hocalarım dedi ki; hem gerçek Alman hem Yahudisi, toprakları bol olsun o derece kuvvetli insanlar ve zaten, yanlarından ayrılırken, son derslerini verirken, bizimkilerden bir ses çıkmadı da, adamlar “siz memlekete lazımsınız, ona göre çalışın” dedi. Beni ikna ettiler, dediler ki “sen burada kalsan, bir seviyeye gelirsin; ama, oraya gidersen kurucu olursun. Bak, orada kimse yokmuş, Refevir de kaçıyormuş oradan” Sadi Irmak boyuna istiyor. Ben de, bir iki gün düşündüm, ondan sonra karar verdim “olur” dedim. Geldim buraya. Gelmeden önce de hazırlığı yaptım; bu 4772/d var ya, iş kazaları, meslek hastalıkları, analık sigortası kanunu -küçük bir kanun- Bakanlar Kurulu kararıyla şu tarihte yürürlüğe girer filan kısmına karışmadan, teknik kısmını yazdım, verdim. Bunun da hikâyesi var; iki sene sonra da onu göreceğiz.

Sıkmıyorum ya, güle güle anlatıyorum. Biraz daha hızlı da giderim yani.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Soru soracaklar da, bekliyorlar.

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Efendim, ben hepsini söyleyeceğim için, soru filan da kalmaz. Şimdi, onların soracakları, merak ediyorlar, nasıl dövdünüz diyecekler, değil mi? (Gülüşmeler)

Şimdi, şunu da söyleyeyim, genel müdür olarak -bu Kurumda değil, başka bir yerde; onu da söyleyeceğim- milletvekili senatör döven tek kişi benim; onu da iyi bilin. (Gülüşmeler) Ötekiler ufak tefek. Şimdi, ben, konuşturmam yanımda onları.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Garibanı herkes döver.

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Ben, hep, büyüklerle uğraştım, hâlâ da uğraşıyorum; yani, hiç çekinmem.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Canınız sağ olsun.

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Sizler sağ olun.

Buraya geldim, pazartesi günü işe başladık. Kanun da 1 Temmuzda yürürlüğe girdi zaten. Çalışıyorum, ona soruyorum, buna soruyorum. Genel müdür gitmiş, Esat Çıba gelmiş, ekonomist. Biraz anlıyor; ama, Yönetim Kurulu hiçbir şey bilmiyor. Maliye Bakanlığından birisi, Ticaret Bakanlığından, iktisat Bakanlığından -o zaman Ekonomi Bakanlığıydı- bir kişi, şuradan buradan Yönetim Kurulu var. Evvela vekille müsteşar dediler ki bana, Adalet Bakanlığında üç oda var, biri müsteşarın, biri vekilin, biri özel kalemin; başka bir yer yok. Şimdi, binasını soracaksınız, tabiî, Kurum bilmiyordu, ben de onu söyledim, Aziz Bey var başmüfettiş; o, Bayındır Sokaktaki binadan başlatmış; halbuki, doçent beye de söyledim ben, Sıhhiye’de, kömür deposu vardı, trenler geçiyordu, içeride birkaç tane bina var; şimdiki gibi değil tabiî, üç katlı filan. Altında, rahmetli Haşan Tez’in fırını var. Üstte iki kat, işte, işçi Sigortaları Kurumu Genel Müdürlüğü orası. Benim de sicil numaram 44. Odacı, genel müdür dahil, Ankara şubesinde 1,5 odada oturuyorlar.

Şimdi, hemen, her şeyi birden uygulayalım diyorlar. Öyle yağma yok, olmaz o iş. Onu bilmeyenler yapar. Nitekim, Mecliste bilen olmadığı için böyle zırvalıyorlar – kusura bakmayın- onun için batırdılar Kurumu zaten. Öğrenciler -özellikle müfettişler hepsi tanır da beni- yarın iyice bu işlere girecek; şimdi, bakın hanım müfettişler de alıyorlar. Girin, en kuvvetli müfettişler Sigorta’da yetişir; onun da gerekçesini söyleyeceğim.

Lefevir’le konuştum, adamın endişeleri var; çünkü, bu sigortanın kuruluşu, öyle kolay olmaz. Muharebeler verilmiştir; savaşlar yani. Birbirlerini öldürmüşlerdir. Adam “burada kimse bir şey bilmiyor. Sen beni biliyorsun, burada savaş çıkarsa ne olacak. Bunları ben mi yönlendireceğim” dedi. Ben, anladım; akşam -müsteşar beye- Bekir’e “hemen giriyoruz” dedim. Adamlar saygılı, birisi gelmiş, genç; ama, bu işi biliyor, saygı besliyorlar. Şimdiki gibi, arkadaşlarımın anlattıkları gibi değil. Bana yapsalardı görürlerdi onlar; onlar da yapmıştır; ama, söylemedilerse, ben söylüyorum; hepsi de yapar maşallah.

Şimdi, hanım müfettişler de var; onlar da yapıyorlar benim dediklerimi. Onları da geziyorum, diyorum ki “iyi yumruk atın.”

Vekil beyle müsteşar beye dedim ki “ben gitmeyeyim, iki üç tane -adam iki üç lisan biliyor- tercüman verelim”. O zaman uçak muçak yok, ekspres de yok. Ekspres, Ankara, İstanbul, İzmir, Bandırma bir de Toros; o kadar, hepsi kâra tren. Doğru dürüst yol da yok. Birkaç tane araba verdik. 15-20 gün dolaşsın, evvela doğuya gitsin, insanımızı görsün. İnsanımızı, bu senin iyiliğinedir diye ikna edersek, en ufak bir olay çıkarmaz. Böyle, iç Anadolu’yu ve batıyı da gezdi, üç hafta sonra adam dönmüş. Ben evdeyim tabiî; akşam, vekile ve müsteşara “ben burada kalacağım; ama, her Her Demir’le -benimle- çalışacağım, o kalırsa” demiş. “Yok, o burada kalacak, temelli geldi” demişler. Sabah geldiğimde “tamam dedi, birlikte çalışıyoruz. Sizin milletiniz çok muhlis, o cahil vatandaş, köylüler anladılar; ama, yöneticilerden hiçbirisi bu işi anlamıyor” dedi.

Evet, bunu, bu işin mütehassısı bir ecnebi söylüyor. Ben, bilerek gönderdim adamı oraya. Aldım mütehassısı da doğru bakana gittim. Müsteşara “gel, müşteşarım sen de dinle” dedim, özel kalem müdürü de vardı; sonra avukat oldu. Şimdi, ismi hatırıma gelmiyor, çok efendi bir delikanlıydı. “Ben, bunun için gitsin demiştim; bakın anlatsın şimdi” dedim. Biraz da Fransızca biliyorum; iyice biliyordum da, şimdi unuttum, sadece mesleğimle ilgili kısımları biliyorum, hepsi o kadar. Tercümanlar tercüme ediyorlar ve kaldı bir sene. Kademeli tabiî. Öyle hepsini birden yapalım diyorlar; olur mu yahu, orası dağ başı mı. Kademe kademe gitmiştir o kanun; başka türlü olmaz; hepsi kademelidir. Haydi yapsınlar bakalım hastalık sigortasını, göreceğiz. Sağ kalırsak, yine bir toplantıda, o zaman bundan daha sert konuşurum.

Kurduk, çalışmaya başladı. Fakat, Bakanlıkta -şimdi arkadaşımız belirtti- 1936’da İş Kanunu kabul ediliyor, 1938 ortalarında yürürlüğe konulabiliyor, eleman bulamıyorlar. İşte, İstanbul Hukuktan başka yok o zaman. Üç beş arkadaş, o zaman İktisat Vekaletine -o zaman iş Dairesi kuruluyor, oraya- giriyorlar. Beş on tane de idadi; yani, lise mezunu; yine, beş on tane de rüştiye -orta mektep- mezunu… Bunları sonra temizlendi çoğu; çünkü, bunların yaptığı iş, üniversiteleri mezunları dahil; birisi, sonra, müsteşar oldu, müşavir oldu, bakan oldu filan, rahmetli oldu. Birisi de, umum müdür muavinliğine kadar geldi Sigorta’da; ama, hiç çalışmamışlar ki adamlar, hiç… Nerede yakaladım; işte, o sigortaya umum müdür muavini olan İzmir’de müdürlük yapıyor, bir sürü ters işler yapmış. Tabiî, bulunduğu yerde çalışmazsa… Kurum, bir defa Bakanlıktan hiç istifade edemiyor o zaman; ama, bakanlar çok efendi insanlar. Mesela, Prof. Asım Bekir Balta. Ablasının oğlunu dövdüm müteahhidin, umum müdüre telefon etmiş “müfettiş Şaban Bey’in elini öpsün diye gönderiyorum, onun elini öpsün” demiş. Böyle bakanlar gördük biz. Şimdi, bunlara mı yapmayacağım. Bunlara yapmayacağımı bırakmam. Telefon edecek de bilmem ne; olmaz öyle şey.

Şimdi, arkadan da, evliyim, arkadaşlar geliyor hanımlarıyla, Maliye’de müfettiş muavini, bilmem hangi bakanlıkta müfettiş muavini “bu arkadaşımız hangi bakanlığa isterse girer, niye burada kalıyor” diye hanımı da tahrik ediyorlar. Bir gün dayanamadım, yine böyle bir aile toplantısında dedim ki “bakın, siz oradaki müfettişliklerinize devam edin; ama, ben, burasını öyle yapacağım ki, yarın, bir devlet olarak gelip buradan dileneceksiniz.” Siz sigorta okumamışsınız, bilmiyorsunuz. Müfettiş olmak başka, müfettişin hası olmak, çekirdeği olmak başka.

Neden bu Kurumun müfettişi çekirdektir, hastır; ifade edeyim: Diğer bir bakanlığın müfettişi, yalnız kendi sahasıyla ilgili. Diyelim ki, Maliye Bakanlığı, bunlarla birlikte çalıştım ben, biliyorum, arkadaşlarım da var, kendi sahasında; ama, burada bir sigorta branşının, bizim mevzuatımızda, on onbeş kanuna, onbeş yirmi tüzüğe sirayet eden konular vardır. Öteki bakanlık müfettişlerinde bu yoktur. Sigorta müfettişi, bütün sigorta kollarının mevzuatımıza yayılan hükümlerini bilmek zorundadır; ancak, o zaman kıymetli bir müfettiş olur. Nitekim, arkadaşların hepsi bunları bilir. Öteki hesap uzmanları, tamam, kıymetli arkadaşlar. Geçen gün gittim, onların vazifesi başka, birkaç kanunla uğraşırlar. Onların uğraştığı kanunlarla, zaten, müffetiş de uğraşıyor; ama, buradaki müfettişin vazifesinin yüzde 95’i eğitimdir; devamlı olarak teşkilatı eğitir, hocalık yapar. Yüzde 5’i özel kanuna tabi, zaten, o kolay, zor bir iş değil; kanun önünüzde, içtihatlar önünüzde; yapacağınızı yaparsınız; ama, ötekinde birikim lazım, devamlı okuyacaksınız. Bakın, eskileri bile getirmiş araştırıyor arkadaşlarımız.

Zaman geldi, arkadaşlar bana ad verdiler; işte demin bahsettiler. Bu Kurumu nasıl batırdılar, bunu geçen sene, bir toplantı yapmıştı arkadaşlarımız, dernek ve Genel Müdürlük; arkadaşlar, müfettişler, hepsi hanımlarıyla oradaydı. Benim hanımım yoktu, kızım banka müdürü, o gelmişti yanıma. Orada anlattım; Sigorta’yı politika bozmuştur; bütün bu zararlar, bilgisiz kişilerin, bakanların, müsteşarların; ciddî müsteşarlar devri, genel müdür devri, bakan devri çoktan bitti. Şimdi, adama değil, sokaktan bulduğuna gel otur diyor. Mesela, ben, geçen günler, Sebahattin Bey’den bir personel yönetmeliği istedim. Gençlerden bir tanesi, bir yere personel dairesi başkanı olmuş da “abi senin tanıdıkların” vardır. “Herhalde Sigortanınki çok güzeldir, oradan getireyim” dedim. Rica ettim arkadaştan. Evde okudum, baktım, hayır olmadı. Veremedim, getirdim, iade ettim. Bir genel müdür yardımcısı, çok acayip bir şey yazdırmış. Şimdi, siz Mülkiyelisiniz, maiyet memuru olacak, kaymakamlar filan değil mi. Mahiyet memuru… Olur mu? Ne acayip şeyler; almış Devlet Personel Kanununu olduğu gibi koymuş oraya. Yahu, Anayasayı bir karıştır bakalım, ne diyor Anayasa. Evvela devlet memurlarını ayırmış, ondan sonra “KIT’lerin ve kamu kuruluşlarının personeli” demiş; bizim adımız, kamu kuruluşları personeli, devlet memuru değil ki. Anayasa, özel hüküm koymuş; ben demiyorum; ki, doğrusu da otur; ama, adam, umum müdür muavinliğine gelmiş, nasıl gelmişse gelmiş işte, orasını sormayın, o tarafını bilmiyorum, işte, böylesini getirirseniz, böyle işler yapar. Olmaz…

Şimdi, tabiî, merak ettiğiniz konular da var. Mesela, müfettişin eğitici olması lazım. Hakikaten, beni asker dönüşü… Evvela, Bakanlar Kurulu kararıyla tecilliydim, bırakmıyorlar, Zonguldak’ta bitirdim işi “yallah Samsun’a oğlum, askere” dediler. Kısa bir askerlik, yedek subaylık yaptırdılar ve çocuklar okula başladılar. Dedim ki “haydi, ortalık karıştı, dönmeyeyim, kavga dövüş ederiz, başımız derde girer.” Şube müdürü olarak Ticaret Bakanlığına gittim; ama, Nuri Öztan bırakmadı. Hayatta mı bilmiyorum, çok efendi bir bakan “ille gel.” Görüşüyoruz, kaç defa görüştük. Ticaret Bakanlığı bırakmıyor; yine, orası da öyle. “Kuruma dön, çok işleri var; Bakanlığın işi var, sendikacılar eğitilecek, toplusözleşme düzeni gelecek, bunlara da hocalık yapacaksın” dediler. “Buradan da yaparım” dedim “yok, yok, geleceksin buraya” dediler. “Ben gelirsem, sigortanın bütün üst kademesini, hepsini temizlemek lazım; temizleyin geleyim yahut da ben gelirim temizlerim, siz, sesinizi çıkarmazsınız” dedim; bunu da söyledim. Yine de bırakmadılar. Kuruma gelmedim ama. Bu sefer, Bakanlığın bu diğer konuları ortaya çıkınca iş ve işçi Bulma Kurumuna gittim. Evvela -sonra Çalışma Bakanı oldu, sekreter diyorlar onlar- Miller diye bir adam geldi; ama, adamlar, o teşkilata, üniversiteyi bitirmiş girmiş, 27 senedir orada çalışıyorlar, oradan gelmiş. New York’un genel müdürü, sendikacı, bilmem Wasington’un genel müdürü, o da 27 senedir orada; onlarla birlikte çalıştık, onları da eğittik. Şimdi, işte, bir iki tane kaldı.’ Kurumda bir iki kişi var; Halil Tunç, o da öğrencimdir. Njtekim, benim yaşlarımda çoğu rahmetli oldu; ama, gençler de, sendikaları, federasyon başkanlarını ve diğerlerini de tanırlar; onlara da emeğim çok geçti.

Toplusözleşme düzeni üzerine özellikle bir iki cümle söylemek istiyorum. Şimdi, onu da dejenere ettiler. Onu da, bildikleri halde, hukukçular ve sendikacılar dejenere ettiler. Ben, o konuda da, onların dikkatini çektim; çünkü, 4,5 sene de İşveren Sendikaları Konfederasyonunda yönetim kurulu üyeliğim var. Onlar da -işveren sendikaları- millet görürse taşlar maşlar dile levha bile asmıyorlardı. Ben, o tabelaları da astırdım. Refik -onların başkanları- benim küçüğümdür. Çok güzel neşriyatı var; onun da kurucusu benim. Hiçbir şey yapmıyorlardı, işverenler oturmuşlar.

işte, şimdi, sayın Teftiş Kurulu Başkanı rica ettiler, dediler ki, Adana’ya bir gidin de, anlatın, bakın Sakıp Sabancı’ya ne yaptık. Onu da anlatayım mı, özellilkle gençler, istermisiniz?

Şimdi, Sigorta işleri Daire Başkanı Nedim Bey vardı, hukukçuydu, çok yakın arkadaşım izdi. İlk sınavla alınan müfettiş muavinlerimiz, dört kişi, bunlar şuradan buradan toplamışlar, orta mektep mezunundan müfettiş koymuşlar, sonra, onların hepsi gitti. Nedim, birkaç kişiyle bunların çırçır fabrikasında -Ömer Ağa o zaman; Hacı Ömer değil babalan- tehdit etmişler. Bakan gönderilmiş “gidin şöyle şöyle oluyor” diye. Efendim, çırçır fabrikalarında, biliyorsunuz, volanlar var; ama, onların üzerini kapatmazsınız, özellikle hanımların saçını tuttu mu, kafatası kopan, kafası kopan, bir sürü her gün vaka. Bunun için, tehdit etmişler, kaçmış gelmiş işte, bakan beni çağırdı. Bir defa ismimiz çıktı ya, artık, gel Şaban, git Şaban diyorlar. “Seni, uçakla oraya göndereceğim” dedi. Uçak dediğimiz de, hava almıyor, sıcağa girdiniz mi terliyorsunuz yani. Şimdi hâlâ kullanılıyor ya, nakliye uçakları, II. Dünya Harbindeki uçaklar, 21 kişilik filan. Hani, tazyikli kabin filan yok. Meydandan kalkamıyor sıcakta; öyle uçaklar. “Silahın var mı” dedi. O zaman böyle ruhsat al filan yok. Hepimizin silahı var; çantaya koyuyoruz; neden; çünkü, bakın, maliye başmüfettişi Urfa tarafında bir yerde öldürdüler. Meclis Başkanlığı yapmıştı, Balıkesir’li, Sıtkı Yırcalı, müfettiş muavini, hukuk mezunu. Başmüfettişi öldürülünce, oradan yıldırım telgrafla, ben istifa ettim dedi ve bir daha da memuriyete gidemedi. Biz, işyerine giriyoruz, fabrikaya giriyoruz, yetkimiz var. Başka müfettişlerin yetkisi yok, yalnız Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin geniş yetkisi var. Fabrikayı da tık diye kapatır. “Var” dedim “iyi, silahını da al, oraya git, lazım geleni yap” dedi. Benim ne yapacağımı biliyorlar. Gittim, evvela, üç müdürü -sigorta müdürünü, bölge çalışma müdürünü, iş bulma müdürünü- iki de iş müfettişi aldım; ama, o zaman, şimdiki gibi, karbonu koy filan. Hatta, kâğıtlar kendiliğinden karbonlu, ince tahtadan, kontroplaktan kestirdim parçalar iki müfettişe, bir de düz beyaz kâğıtlar koydurdum, karbon kâğıtları da ayrı tabiî; maşayla tutturun, müfettişlere verin dedim. Tabiî, tutanak düzenleteceğiz onlara. Bindik faytona. O zaman, bir 25 kuruş verdin mi -arpanın tenekesi 6 kuruş, 5 kuruş- akşam da bir 25 kuruş verdiniz mi, üç gün adam gitmiyor bir defa. Müfettiş bey çağırdı mı kapıda bekliyor, öyle. 810 kuruş da harcırah alıyoruz; ama, o bitmiyor, yenmiyor ki, mümkün değil. Her şeyi israf ediyorsunuz, yine de bitmiyor, iki faytonla, fabrikaya gittik. Şimdi, fabrikada, böyle kocaman kamyonların girmesi için kapılar var; bir de, tokmaklı -zilli değil- bir kapı var; tık tık vuracaksınız. Tık tık tık vurdum ben; ama, göğsümde tabanca çıplak, bakalım tehdit edecekler mi; göğsüm de açık. O zamanlara has bir şey; çünkü, yalnız boks yapmadım, güreş de yapmadım; ama gücüm kuvvetim vardı. Birisi kapıyı açtı “burada işletme müdürü kim” dedim. Çıktı birileri, müdür dedi, muavini dedi, bilmem ne dedi. Bir de, kısa boylu, o da Sakıp Sabancı. Orta mektep mezunu, veznedarmış orada. Tabiî, “açın kapıyı, işçileri dışarı çıkarın” dedim. Açtılar, kadınlar çıktı; o hasta olanların kafası daha geçmemiş; ama, rahmetli olanlar da gitmiş tabiî. Dışarı çıkardılar. Sendikacı Haşan Özgüneş vardı, o söylemiş “müfettiş gelecek buraya, siz onu merasimle karşılayın, o, her şeyi yapar” demiş. Kadınlar çıktı, bir uğultu -bu oranın teşekkürüymüş, bilmiyordum o zaman- tuhaf seslerle, şarkı söyler gibi. Ona da sinirlendim. Sonra bölge müdürleri arkadaşlar dediler ki “müfettiş bey, hiç sinirlenmeyin, sizi alkışlıyorlar bunlar; bu, bizim usulümüz” dediler. Ben de “peki” dedim, fabrikaya girdik. Tespit ettileri noksanları teker teker tutanağa geçiyoruz. Ben söylüyorum, iki iş müfettişi de yazıyorlar. 24 çıkrık mı vardı, 34 mü şimdi hatırlayamıyorum, bitirdik ve altına da “bir hafta içinde…” yazdım. Pazartesi günü gitmiştim; bir hafta sonraki pazartesinin de tarihini attım tutanağa, onlara imzalattım, ben de nüshalarını mühürleyip imzayı bastım. Bir hafta sonra geleceğim, bir tek makinede bir arıza görürsem, iş Kanununun, tüzüğün şu maddeleri gereğince, fabrikayı mühürleyeceğim. Çıktık, Ömer Ağa’yı çağırmışlar “müfettiş bey, buyurun, ciğara” “yok, sen buyur sigara” dedim. Sordum “kimdir bu” dedim, işte “fabrikanın büyük ortaklarından Ömer Ağa” dediler. “Buyurun müfettiş bey kayve içelim” dedi, ona da “hayır” dedik. “Bakard araba” dedi “fayton bekliyor, bu daha iyi; bir hafta sonra geliyorum” dedim. Şimdi, onlar gezmiş, faytonların ikisi de bekliyor. Daha kapıya vurmadan kapı açıldı. Hepsi sıra almış, başta Ömer Ağa. Hanımlar alkışlıyor. Ömer Ağa, kendisini yerden yere atıyor, affedersiniz “bu aşağılık köpekler, nankör bunlar, benim oğullarım da, yiğenlerim de…” “Ne bağırıyorsun, ne olmuş” dedim “Beni katil etti bunlar. Bir siz geldiniz, bakın düzeldi, kimsenin kafası kopmadı” dört günde bitirmişler, bir tek vukuat yok. Dolaştım, benim tespitlerimden, iş müfettişlerinin tespitinden, daha mükemmel yapmışlar. İşte, bu kadar basit canım, birer tane Çinko kapatmışlar üzerine, saç maç tuttuğu yok. O kadar kişinin katili olmuş adam. Susturdum onu; kadınlara “girin de, ben çalışmaları göreyim” dedim. Bir alkışladılar tekrar. Tıkır tıkır çalışıyor. Haydi allahısmarladık dedim çıktım. Ben, memnun oldum tabiî. Bu sefer “müfettiş bey bir kayvemizi…” “şimdi içerim” dedim, tebrik ettim. Tabiî, kahve içirdiler, bir de tabiî enteresan bardaklarda, kristal bardaklarda portakal suları filan. Ben de sigara verdim, o zaman Boğaziçi veyahut birinci içiyorum. Yine, arabada ısrar etti “olmaz; iki tane faydon dışarıda bekliyor” dedim. “Müfettiş bey sizi nerede ziyaret edeceğiz” dedi “bak, işte, üç tane müdürlük var. Telefon edin, hangisinde bulunuyorsam, oraya gelin” dedim. Geldiler, bizi buldular. Biz tabiî, kahve verdik bizim fincanlarda; ama, onlara, portakal suyunu filan, bayağı içki kadehinde, limonata bardağında içirdik yani; o cömertliği gösteremedik, mümkün değildi o zaman. Kurumun şubelerinde, bölge çalışma müdürlüklerinde öyle bir hazırlık yoktu.

Seneler geçti -daha önce söylediğim gibi- işveren temsilcisi olarak yönetim kuruluna girdim. Orada, evvela, araştırma ekibini kurdum. Tabela bile yoktu. Genel sekreteri bir şey bilmiyor, muavini -sizin buradan mezun, rahmetli oldu, Ahmet- o biliyor. Benim de en büyük yardımcım oldu. Şimdiki genel sekreter daha o zaman küçücük memur “bunu yapacaksınız, bunu yapmayanı atarım” dedim. Evvela ürktüler “efendim, sen makale de yazmaya başladın. Bak, Milliyet’e gönderdik, neşredemiyor” dediler. Neden; sendikacılardan korkuyorlar. Bir de sendikaların teftişiyle ilgili makale yazdım; bir hayli yazdım orada. Şimdi, tabiî, onlardan, hep istifade ediyorlar. “Aman, efendim, bu sendikaların teftişini yazıyorsun. Çalışma Bakanlığının bütün müfettişleri gelir buraya, ne yapıyorsunuz” dediler “yalnız ben teftiş ederim burasını, ben, yönetim kurulu üyesiyim. Ben, burada müfettişken kimse gelmez, merak etmeyin. Onlar, benim burada ne yapacağımı bilirler” dedim.

Sonra, İstanbul’da -yerimiz de yok o zaman, bu binalarını da ben aldım, onu da mecmua sayesinde- Sakıp Sabancı da karşımda. Taha Altınbaşak, hukukta okuyor o zaman. Hepsini unutmuşum. Şimdi, sendikacılık yaptım, sendikacılığı da unuttum. Halit Narin o zaman başkan. Sakıp Sabancılar, Kemal Araç -belki de rahmetli Koç da vardı, hatırlayamıyorum- var. Sakıp Sabancı onlara bir şeyler söylüyor “ne söylüyor” dedim Kemal Araç’a “Şaban Bey, siz silah kullanıyormuşsunuz, var mı yanınızda” dedi “nereden aklınıza geldi Sakıp Bey” dedim. “Efendim, fabrikaya geldiğiniz zaman öyleydi ya” dedi. “Ben, medenî insanım. Burada medeniyet var; ama, fabrikaya geldiğimde başka türlüydü. Siz, benden öncekini tehdit etmiştiniz, niye beni tehdit edemediniz. Belki çantada vardır, bilmiyorum; isterseniz arayın, bakalım var mı yok mu” dedim. Reis bey hatırlattı da, bunu da söyleyeyim dedim.

Evet, şimdi, nasıl batırdılar, onu kısaca, bir iki cümleyle söyleyeyim. Evvela, politikacılar, otun bitmediği, farelerin, kaplumbağaların dolaştığı araziyi, bu Kuruma, yüksek fiyatla sattırdılar. Şimdi de -bunlar birkaç seneden beri devam ediyor- aynı araziyi, ucuz tarifeyle peşkeş çekiyorlar. Tahvillere dokunduk; yüzde 6-7 faizli demiryolu tahvilleri. Yahu, ne olur, bütün faizler artmış, bunun faizini niye artırmıyorsun. Artırmadılar. Son zamanda artırdılar; ama…

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – O zaman bir ara yüzde 30’a kadar çıktı.

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Buyurun, faiz yüzde 150’ye 200’e çıkmış, onlar, yüzde 30’a kadar çıkarmışlar. Sanayiciye, Kurum 25 milyon lira kredi verdi. Bir kısmı da hırsızların yüzünden dönmedi. Evet… Olmayacak yerlere ortak yaptılar Kurumu. Ne işi var Emek Inşaat’ta, ne işi var Deniz Nakliyatta, ne işi var bilmem nerede?.. Kurumun paraları böyle gitti. Sonra, 16 yaşında bir işçi -şimdi 18’e çıktı da- çırak işçiler bunlar, sigortalı oluyor. 20 senede emekli olabilmesi için kanun çıkardılar. Ne oldu; ahlaksızlık aldı yürüdü. Emekli oldular, aç; açlıktan ahlaksızlığa döküldüler. Emekli Sandığını da öyle yaptılar. Bir defa, bunları yapan utansın.

Şimdi, sağlık yardımı yapıyor Kurum diyor. Kurum değil, işveren ödüyor. Neden; mecbur mu işveren sağlık yardımı ödeyecek de, işçinin biraz malî durumu düzelsin. Hayır efendim. Primleri niye tahsil edemiyor; dakikasında edilir; ama, işte, dışarıdan bilmeyen adamı getirirsen. Adam, tarlanın yüzünü görmemiş, sigortanın “s” sini bilmiyor. Bir defa, Mâliyeyle irtibatını kesmek lazım. Maliyeciler en kıymetli arkadaşlar; onlara da aynı şeyi söyledim, ne işi var Mâliyenin burada. Getiriyorsunuz bir tane hastane müdürlüğüne kadar yükselen bir adamı Maliye Bakanlığına, her şey o önlesin diyorsunuz; olmaz öyle şey, olmaz.

Şimdi, ben, milletvekilli senatörlerini dövdüm. Kömürü de kâra geçiren bendim. 1940senesinde, Zonguldak devletleştirilmiştir 1963 yılının sonuna kadar her sene zarar etmişiz. Devletteki ilk KİT dairesi başkanı da benim. Kömür, zarar ediyoruz diye zam istemişti, ben reddettim. Çelik Baş, o zaman sanayi bakanı. “Arkadaş millet zam istiyor, zarar ediyor, sen kâr diyorsun” dedi “öyle, ben iktisatçıyım, işletmeciyim, sosyal politikacıyım, siz de iktisat profesörüsünüz, karşılıklı okuyalım” dedim; yarım gün okuduk. “Ben Bakanlar Kuruluna götüreceğim” dedi; çünkü, taş kömürünün ve kokun fiyatını o tespit ederdi. Götürdü, bize oradan da bir teşekkür geldi. Hükümet “yazın, zam yok” demiş. Yazdık, 15 gün sonra haydi bakalım git dediler. Kâra da geçirdim. 35 bin kişiyle -20 bin liraydı o zaman seneliği- ağustostan itibaren beş ayda kâra geçtim; ama, milletvekili senatörlerden belki 250 arkadaşım vardı, 3-5 arkadaşım ya kaldı ya kalmadı; ama, kâra geçtiği ilan edildiğinde -hesap veriyoruz ya Mecliste- o zaman, hepsi de barıştı benimle. Hepsini tersledim. Burası tarla değil ki. Kamyonla adam göndermişler, 54 bine çıkarmışlar. 5 milyon 150 bin ton satılabilir kömür çıkarttım; şimdi, 2,5 ton çıkaramıyorlar.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Efendim, bitirmişsiniz kömürleri de ondan. (Gülüşmeler)

ŞABAN DEMİR (Devamla) – Öyle mi?

Evet, o kafaları, orada ben, kazık diye çakacağım.

Çok teşekkür ediyorum.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Evet, soru sormak isteyenler?..

Soru sormadığınız için teşekkür ederiz.

ÖZER SERDAR – Şaban Bey’e hak verdirmek için yapıyorsunuz galiba; soru soramayacaksınız demişti.

ŞABAN DEMİR – Yok, her şeyi söyledim. Şimdi, mesela, o gün, merasimde de, konuştuktan sonra, herkes geldi bize teşekkür etti. Genel Müdürleri -şimdiki Genel Müdür- tertip heyetinden söz istedi, çıktı konuştu. “Efendim, ben, Maliye hesap uzmanıyım ‘sen filan yere genel müdür gideceksin’ dediler; eh, herkes genel müdürlük yapıyor, ben de giderim” dedim; ama, bu büyüğümüz konuştuktan sonra, bu işi herkes yapar olmaz’ dedi. Tabir şöyle “burası bir aysbek, buzul. 1 metre suyun yüzünde, 9 metre aşağıda var.” İşte, ben, ona işaret etmek isterim. Kanun adamı olmak lazım. Kanuna dayanan insan, katiyyen zarar görmez. Ben, milletvekili, senatör büyükleri dövdüysem, hep kanuna dayandım.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Kanun gereği.

ŞABAN DEMİR – Bana “şunu yap” dediler “olmaz, öyle şey” Daha başıma gelebilirdi 12 Mart muhtırasından sonra. Hem bu Çalışma Bakanlığı hem Enerji Bakanlığı hem Sanayi Bakanlığı, bana bağlanacak. Saat 1.00’de ilan ediliyordu, 11’de ben müdahale ettim. Devlet bakanı, başbakan yardımcısı; okursunuz kitaplarda, görürsünüz. Ben “olmaz” dedim. Şimdi, paşa arkadaşım “yahu, ne yapıyorsun, 1.00’de ilan edilecek, düzelteceksin bunları” dedi “sen, okuyan bir insansın, üsteğmenliğinden beri arkadaşız; ama, dört yıldır yat kalk zabitleri var onların, olmaz. Onlar emir verdiği zaman “ben yapmam” dersem, cart curt etti mi bitti. Ya onlar vuracak beni ya ben onları vuracağım; ama, ben, çok iyi silah kullanırım.

Teşekkür ederim.

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Çok teşekkür ediyoruz, iyi akşamlar diliyoruz.

Diğer Yazılar