Osman Nuri Koçtürk ( Doç. Dr.)

Osman Nuri Koçtürk

İçindekiler:
Osman Nuri Koçtürk İle Anılarım (Prof.Dr.İlhan Tomanbay)
Osman Nuri Koçtürk’ ü Anmak Ve Korkularımız (Bülent Ilgaz)


Osman Nuri Koçtürk İle Anılarım

Prof.Dr.İlhan Tomanbay

Koçtürk çalışanların beslenme sağlığı için tüm yaşamını vermiş bir bilimciydi.Ben kendisi ile yaşamımın en verimli dönemlerini birlikte geçirme şansına sahip oldum. Anılar denizinde Koçtürk hoca ile yaşananlar unutulur mu?

01

Kendisini üniversiteyi bitirdikten sonra Genel-İş Sendikasında çalıştığım yıllarda tanıdım. Sendikada eğitim ve araştırma görevlisiydim. Birçok öğretim elemanını eğitimlere davet ediyorduk. Ancak birkaç kişi vardı ki sürekli eğitim kadrosundaydı. Bunlardan biri de o zaman Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk idi. Sendikal eğitim süreci içinde tanıdım kendisini. Birlikte Ankara dışında birçok kentte birçok sendikal eğitimlere gittik. Derslerini çok dinledim. Her seferinde kendisini yeniden dinlemek ayrı bir zevk veriyor, her dinlediğimde yeni bir şey öğreniyordum. Yaşça benden büyüktü; büyüğümdü. İki metreye yakın boyu, iri gövdesiyle ve kilosuyla deyim yerindeyse dağ gibi de bir adamdı. Kalın ve tok sesi algı uyandırıcıydı, etkileyiciydi. Nedense hep açık renk takım giysi giydiğini anımsıyorum. Hep kravatlıydı. Açık sözlü, düşündüğünü ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, konuşkan ve karşısındakine saygıyı sadece gösteren değil, saygı duyduğu belli olan biriydi.

Anlatımlarını, verdiği bilimsel bilgilerini yaşanmış uygun anılarla süslemesi anlattıklarını unutulmaz kılıyordu. Örneğin arabayla gittiğimiz yollarda “Yolumuz uzun, vaktimiz var” diyerek anlattığı anılar bende bilgi birikimi sağlardı. O bilgileri yeri gelince hala kullanırım.

Ana konusu beslenmeydi. Ancak ülkenin beslenme alışkanlıklarını, beslenme ağırlıklarını, tahılı, eti, sütü ülkemizin gıda emperyalizmi kavramı altında açıklıyor ve bilmediğimiz birçok gereklilikleri su yüzüne çıkartıyordu. Gıda emperyalizmine karşı tekbaşına savaşçıydı. İnandığı doğru, yabancı emperyalist ülkelerin Türkiye halkının zekâsını ve kültürünü bile olumsuz etkileyecek bir gıda politikasını Türkiye’ye dayattıklarıydı. Türkiye halkına karşı gıda konusunda emperyalist bir komplo yürütülüyordu. Koçtürk basit ve şükran duyulası süt tozu yardımının bile arkasında emperyalist güçlerin çıkarlarının yattığı düşüncesini tüm topluma ulaşacak yöntemlerle dillendiriyordu. Bu Türkiye’de bir ilkti ve dönüm noktasıydı.

Bunun gibi gene ABD’den ithal edilen soya ile Türk halkının sağlığı ile oynandığı savıyla Türkiye’yi uyandırmaya devam etti. Sağlıklı zeytinyağı cenneti olan bir ülkeye yapay soya yağı satılmasının anlamsızlığına vurgu yapıyordu. Bu mücadeleler sonunda soyanın insan sağlığına zararları da gene yıllar sonra kesinkes ortaya çıktı. Soya yağı gündemden düştü.

Bunun gibi Anadolu’da tarımsal üretimin arttırılması için aydınlatıcı yazılar yazarken üretimin arttırılması için tarımsal alanda kullanılan ilaçlara karşı da (örneğin DDT) savaş açmış, insanları zehirlediği uyarısını yapmıştır. Bugünkü GDO’lu besinler, hormonlu besinler ile yapılması gereken mücadele için tarım ve beslenme konularıyla ilgili bir profesör ortaya çıkmamaktadır. Koçtürk Hoca bugün yaşasaydı neler anlatmazdı ki, demek geliyor içimden…

Bir başka mücadelesi de Türk halkının çokaz et yediği konusundaydı. Koçtürk Hocam Genel-İş Sendikasında yaptığı ve benim de yardımcılığını yaptığım bir et araştırmasıyla dikkatleri Türk halkının çok az et yemesi, daha çok tahılla beslendiği gerçeğine ilk dikkat çeken bilimci olmuştur.

Hocam anlatıyordu: “Ben küçükken köyde su birikintisi içinde oturan bir camızın koşarak gelip sırtına basarak suyun karşı tarafında geçiyordum. Siz oturan bir aslanın sırtına basıp karşı tarafa geçebilir misiniz? Anında pençesini atar, kapar ve parçalar!” Bu anekdotla et yiyenlerin çevik, tahılla beslenen hayvanların ağırkanlı ve yavaş olduklarını anlatmak istiyordu. Böyle öyküleri çoktu. Et yiyenin zeki, tahıl yiyenin aptal olacağını söylüyordu. Çocuklarınıza yeterince süt içirin, yumurta yedirin, zekaları gelişsin diye çırpınıyordu. Anadolu’da bir eğitimde genç yaşına karşın kamburu çıkmış, algısı zayıf, yanakları ve alt dudağı sarkmış, bir gözü kaymış, bir gözü yarı kapalı, yağlı ve yusyuvarlak bir şişmanlığa sahip genç irisi yoksul birinin en ön sırada dinlerken, konunun değişmesinden 5-10 dakika sonra “Ne yani biz hergün makarna yiyok, aptal mıyız yani?” diye tepki verdiğini tüylerim diken diken dinlemiştim.

O tarihlerde hele beslenme gibi konularda çeşitli yayınlar çıkartmak cesaret işiydi. Hocamın kitapları alınıyor ve okunuyordu. Zamanın önemli yayınevleri kitaplarını basmak için sıraya giriyordu. Çok üretkendi. Kitaplarından herbiri beslenme ve besin endüstrisi üzerine yapılmış çalışmalardı. Okunur kitaplardı. 1970 yılında ilk baskısı yapılan “Açlık Korkusu” en çarpıcı ve yaygın okunan kitaplarından biriydi sanırım. Piyasada yayınlanan kitaplarının yanısıra sendikalar ve işçiler için de aynı konularda ince kitaplar yazıyor, bu kitaplar işçiler tarafından okunması için sendikalar tarafından yayınlanıyordu. Örneğin “İşçiler, Sendikacılar ve Beslenme” adlı kitabını Genel-İş ve Ges-İş birlikte basmışlardı (1967). “Türk Halkının Beslenme Sorunu” adlı ince bir kitabı Türkiye Öğretmenler Sendikası tarafından eğitim el kitabı olarak yayınlanmıştı (1969). Bu kitaplarıyla zamanın sol ve sağ taraflarda birbirleriyle mücadele eden gençlere ve gruplara Türkiye için, Türk halkının sağlığı için mücadele vermelerini, dikkatlerini beslenme ve besin sorununa vermelerini mesajlıyordu. Sağ kanattaki gençlerin gıda emperyalizmi konusunda bilinçlenmelerine çabalarken, sol kanadın da ideolojik savaşımlarını Türk halkının, Anadolu halkının beslenme ile başlayan sorununa ilgi duymalarına çaba harcıyordu. Örneğin “Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi” adlı kitabı (1966) diğer tüm kitapları gibi içinden halk sevgisi fışkıran, bu toprağın insanını savunan ve dış baskı ve sömürge girişimlerine karşı halkı uyandırmaya çalışan kitaplarından biriydi.

02

Koçtürk’ü yakından tanımak sürekli aydınlanmaktı. Kendisini tanıdıktan sonra geçmişiyle daha çok ilgilenme merakım arttı. Halkı uyandırmak ve yazmak ve yazmak için ordudan ayrılmıştı. Çeşitli kamu kurumlarında çalışırken yaptığı bilimsel, açık mücadelesinden rahatsız olan hükumetlerce kamu görevlerinden alınmıştı. Ama onun yazma hızı giderek arttı ve 60’ın üzerinde kitabı, binlerce makalesi, sayısız konferansı ve radyo konuşması ile toplumda zamanında çok önemli bir yer yaptı. Akademik dürüstlüğü bu durumda Ankara Üniversitesinde uzman kadrosuna alınmasında etkili oldu. Ama derse girmesi istenmiyordu. Ve bilimsel aşamasını da profesörlükle tamamlayamadı. Bugün bir tek kitabı olmadan profesör olunan bir ülkede 60’ın üzerinde kitapla profesör olamaması acı bir gerçektir. Baş ve boyun eğmedi. Yazdı, mutlu oldu. Kimseden özel bir statü istemedi.

Anıları arasında anlattığı bir hoş anekdot da şuydu. Siyasetçilerin ve gazetelerin dilinde üç Osman vardı. Tırt Osman (Osman Bölükbaşı), Asfalt Osman (Osman Kibar) ve Tarhana Osman (Osman Nuri Koçtürk). Bunu anlatırdı ama ne bu espriye üzüldüğü, ne gereksiz bir gurur konusu yaptığı görülürdü. Kendisine yapılan takılmaları olağan düzeyde karşılayacak kertede kendisiyle barışık bir insandı. Tarhana Osman’ı tüm Türkiye tanıyordu. Tarhana Osman lakabı et yiyemeyen yoksullara en besleyici ve ucuz besin olarak tarhana çorbası içmelerini önermesi üzerine verilmişti. Tarhana besleyiciydi. (Ek bilgi: Tırt Osman zamanın meşhur siyasetçisi Osman Bölükbaşı’ya TRT Genel Müdürü ile çok uğraşması ve TRT’yi Tırt diye alaya alması üzerine, Asfalt Osman da zamanın İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar’a İzmir’in her tarafına asfalt dökmesiyle meşhur olması üzerine takılmıştı.)

Makam için, yükselmek için yaşamı boyunca ne parti başkanlarına, ne üniversite rektörlerine, ne bakanlara, genel müdürlere müdana etmiştir. Çetin Altan’ın meşhur sınıflandırmasıyla önemli insan değil değerli insan olma yolunda yürümüştür. Ülkeye iki çocuk ve binlerce sayfa yazı üretmiş ve bırakmıştır. Ordudan kendi isteğiyle ayrılması, daha sonra beslenme mücadelesi nedeniyle kamudan uzaklaştırılması, üniversitede ders verdirilmemesi, milletvekili yapılmaması gibi yalnızlaştırılma uğraşları içinde binlerce insana ulaşıp kendisini ve düşüncelerini anlatmasıyla Türk bilim ve siyaset tarihinde yer edinmiştir. Üstüne üstlük 12 Eylül döneminde sendikalarda çalıştığı için kısa süre de olsa 62 yaşında cezaevine alınması ve orada yıpratılması haketmediği bir davranış idi. Sanıyorum o yaşında içine sindiremediği bu cezaevi olayının etkisiyle kırgın ve küskün şekilde evine kapanma sürecine girmiştir. Ancak yazmayı sürdürmüştür. Anlaşılmadığını düşünmeye başlamıştı. Ancak onun o zamanki toplum üzerinde yaptığı aydınlatıcı gücün bugüne uzanan birkaç kuşağı olumlu etkilediğini düşünüyorum.

Türkiye’yi beslenme konusunda uyaran ilk Cumhuriyet kuşağındandır. Beslenme politikalarını, çevre sorunlarını, biyopolitikayı halkın gündemine sokmayı başarmış, bu ağır anlaşılan konuları güncelleştirmiş, uzun bir dönem güncel popüler bir kişilik olarak gözlerde ve dillerde yer edinmiştir. Bugün çok sayıda profesöre örnek olacak bir bilimsel dürüstlük ve üretkenlik içindeydi. Bilimsel doğrularından şaşmadan halkı savunmaktan bir an bile geri kalmamıştır. Yurdunu, ülkesini, insanı seven ve kendisini bu ülküye adamış bir kişilikti.

Üretken, insan canlısı Koçtürk Hocam 1918 doğumlu olduğuna göre ve 1978 ve ertesi yıllarda beraber olduğumuza göre birlikte olduğumuz yıllarda 60 yaşındaydı. 1994 yılında 76 yaşında ziyaret ettiğim evlerinde öldü. Dinç ve enerjikti. Erken rahmetli olmasını fazla kilolarına bağlamak geçiyor içimden. Sigara içmezdi, içkiye ortak bulunulan yerlerde zerafetiyle birkaç yudumla ortak olur, onun dışında içmezdi. Tek başına dimdik mücadelesini sürdüren bir düşünce silahşörüydü.


Osman Nuri Koçtürk’ ü Anmak Ve Korkularımız

Bülent Ilgaz

Osman Nuri Koçtürk 1918 de İzmir’de doğdu. Ankara Veteriner Fakültesinden mezun olduktan sonra Askeri Veteriner Akademisi’nde asistanlığa başladı ve biyokimya uzmanı oldu. Amerika’nın Missouri Üniversitesi’nde vitaminler, mineraller ve aminoasitlar üzerinde yaptığı çalışmalar bilimsel dergilerde yayınlandı. Yurda dönüşünde Askeri Biyoloji Enstitü’sü uzmanlığı, Askeri Veteriner Akademisi Biyokimya Kürsüsü başasistanlığı görevlerinde bulundu. Ankara Tıp Fakültesi Biyokimya Kürsüsü’nde önce uzman sonra gıda kontrolü ve hijyen doçenti oldu.

01

Yıllardır tartışmalara neden olan gıda üretiminde biyoteknolojinin kullanımı, son yıllarda çeşitli tıp dallarında değişik amaçlarla kullanılıyor. Belki anımsayanlarımız olacaktır, bu tartışma 1960 lı yıllarda başlamıştı. O yıllarda daha yüksek verimli ve hastalıklara karşı dayanıklı olduğu savı ile Ülkemizde üretilmeye çalışılan “sonora” buğdayına karşı ilk bayrağı Doç Dr. Osman Nuri Koçtürk açmıştı. Ardından ülkemizde gıda açığını kapatmak amacı ile araştırmasını ve üretimini yapmak yerine, sürekli satın alınan yüksek verimli hibrid tohumlar ve yumurtalık-etlik civcivler geldi. Burada amaç sadece verimi artırmaktı. Geldik bugüne, aradan 40-50 yıl geçti. Bu bağımlılık hala daha da artarak sürüyor. Sanki eroin bağımlılığı gibi tüm sektörlere yayıldı. Çünkü bize biçilen rol montaj sanayi idi. Şimdilerde GDO bağımlılığı ile karşı karşıyayız.

Osman Nuri Koçtürk, tüm yaşamı boyunca; ister yardım adı altında, isterse teknoloji satın almak adı altındaki bağımlılığa karşı çıkmıştı. Bunun sonunda gelecek tehlikeleri ve dışa bağımlılığın, gelişimi engellediğini çok sayıda aydın gibi o da görmüştü. Bu öngörüye karşı biz ne yapmıştık onları anımsayalım. Osman Nuri Koçtürk’ün -daha sonra anlatacağımız- zamana göre çok ileri görüşlerine karşı, önce yükselmesi engellendi. Doçent olabilmesinin önüne engeller çıkarıldı. Bu engellemeleri kısmen kaldırtabilen Koçtürk; Tıp Fakültesi’nde doçentliğini alabildi. Ama hiçbir zaman profesör olmadı ve emekliliğini doçent olarak kazanabildi. Bu arada CIA tarafından istenmeyen adam ilan edildi ve buna uygun olarak kendi ülkesinde dışlandı ve aç bırakılmaya çalışıldı. Tıp Fakültesi’nde de bu kez profesörlüğü engellendi. Hatta bir gezide Konya’da öldürülmeye çalışıldı.

Bir başka karşı çıkışı, eksik ve yanlış beslenmeye karşı idi. Et süt ve hayvansal gıda ağırlıklı beslenme yerine, ekmekle beslenen bir neslin ana karnında başlayan yaşamında, geleceğinin karanlık olacağını vurgulayarak, hayvansal proteinin önemini vurguluyordu. Genel İş Sendikası’nın danışmanlığını yaptığı 1967- 1975 yılları arasında Emek Dergisi’nde yazdığı 86 yazıda; yanlış ve eksik beslenmenin, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından sonuçlarını incelemiş; koruyucu hekimliğin önemini anlatmış; işçi üniversitesi kurulmasını; işçi eğitimine önem verilmesini; o zamanki adıyla Sosyal Sigortalar Kurumunun ilaç fabrikası kurmasını; asgari ücret belirlenmesinde bir işçi ailesinin beslenebilmesi için gerekli ücretin ön planda tutulması gerektiğini; dışa bağımlılığı azaltmak ve et ve süt kaynağı olan hayvancılıkta verimi artırmak amacı ile soya ekiminin yaygınlaştırılmasını; çevre kirliliğinin gelecekte önemli olacağını ve tarım ilaçları ile deterjanların çevre için çok önemli kirleticiler olduğunu; bilinçsiz antibiyotik kullanımının insan sağlığına büyük zarar verdiğini anlatarak yıllarca kalemiyle mücadele etmiştir.

02

1966 yılında yazdığı “Gıda Emperyalizmi” kitabında beslenme ve sağlık ilişkisini şöyle anlatıyordu: “Türkiyemizde beslenme işinin bilimsel anlamda ve planlı bir şekilde ele alınmayışı son 15-20 yıl içinde toplumumuzun zararına ve münasebette bulunduklarımızın çıkarına uygun ve ters gelişmelere sebep olmuştur. Bu gelişmeler kısaca şu şekilde özetlenebilirler:

Bütün ileri memleketlerde hükümetler halk tabakalarına ve bilhassa çalışan gruplarla genç kuşaklara bol protein ve yeterli miktarda tahıl yedirmek için planlı gayretler sarf etmiş ve bunda başarıya ulaşmış bulunuyorlar. Almanya’da 1800 yılında yaşayan bir insan yılda 300 kilo ekmek ve 13 kilo etle beslenirken, 1950 yılında yıllık ekmek miktarı 100 kiloya kadar düşürülmüş ve fakat et miktarı 13 kilodan 50 kiloya çıkarılmıştır. 1952 yılında İsrail’de yaşayan bir insan bir yılda 146,7 kilo tahıl, 13,2 kilo et, 4,1 kilo tavuk eti, 93.6 kilo süt ve 220 tane yumurta ile beslenirken, tüketilen tahıl miktarını azaltma ve hayvansal protein kaynaklarını geliştirme maksadı ile sarf edilen çaba 1960 yılında tüketilen yıllık tahıl miktarını 114 ,5 kiloya düşürmeyi ve et miktarını 24,5 kiloya, tavuk etini 19,9 kiloya, süt miktarını 134,7 kiloya, yumurta miktarını da 343 e çıkarmayı mümkün kılmıştır. Birleşik Amerika’da üretilen tahıl miktarı çok yüksek bulunmakla ve bir yılda bir insana ortalama olarak 646 kilo kadar tahıl düşmektedir. Böyle olmasına rağmen tahılla beslenmenin, modern beslenme biliminin koşullarına uymadığını gayet iyi bilen bu toplum, insan sağlığını koruma, entelektüel güç ve insan gücünü üstün seviyede bulundurma maksadı ile payına düşen tahılın ancak 67 kilosunu insan yiyeceği ve geri kalanının ise hayvan yemi olarak değerlendirmekte ve bu sayede bir insana bir yılda 82 kilo et ile bol miktarda süt ve yumurta sağlamaya muvaffak olmuş bulunmaktadır. (1964) Bu üç canlı örneği böylece açıkladıktan sonra XX nci yüzyılda bütün ileri toplumların az tahıl ve çok et, geri kalmış toplumların da çok tahıl ve az etle beslenmekte olduklarını kesin bir kaide ve bilinen bir gerçek olarak ifade edebiliriz. Türkiyemize gelince elimizdeki kayıtlara göre 1938 yılında Türkiye’de insan başına bir yılda 22 kilo et ve 151 kilo süt düşerken, bu miktarlar 1962 yılında et için 12 kiloya, süt için 103 kiloya kadar düşmüş bulunuyor. Buna karşılık tahıl üretiminde akla hayret veren ters bir gelişme meydana gelmiş ve yıllık tahıl miktarı 150-180 kilodan 248 kiloya kadar yükselmiştir. Bu ters gelişmelerde bilhassa PL 480 kanalı ile Amerika’da bir üretim artığı haline gelmiş olduğu için pazar arayan buğday ve pirinç gibi tahılların yurda ithali ile hayvancılığın ele alınmamış ve bilhassa bilimsel çalışmaların yeterli bir şekilde yapılmamış olmasını önemli bir payı vardır…..”

Bugünkü rakamlara karşılaştırmalı olarak baktığımızda;

“Kişi başına düşen et tüketim rakamlarına baktığımız zaman, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldığı görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde ve AB ülkelerinde kırmızı et, beyaz ete tercih edilirken, Türkiye’de beyaz et tüketim miktarının 2009 yılı verilerine göre 17,9 kg olduğunu görüyoruz. Türkiye’de 12 kilo olan kırmızı et tüketimi, AB ülkelerinde 62 kiloya ulaşmıştır. Bunun yanında beyaz et tüketim miktarı da AB’de kişi başına 23,4 kilodur. Ülkemizde ise 17 kilodur.” (Türkiye Kasaplar ve Besiciler Federasyonu, Raporlar ve Yayınlar. 18 Ağustos 2011)

“Türkiye Kamu-Sen, her ne kadar açlık ve yoksulluk sınırının ücretlerin oldukça üzerinde seyretse de, Türkiye’de, vatandaşların, karınlarını doyurabilmek için ucuz olan ekmeğe yöneldiğini açıkladı. Kamu-Sen’in araştırmasına göre, Türkiye kişi başına yıllık ortalama 128 kilo ekmek tüketimiyle pek çok ülke arasında üst sıralarda yer alıyor.” (Eylül 2012) Araştırmaya göre, Danimarka’da 71 kilo, Finlandiya’da 51, Almanya’da 62, İtalya’da 68, Hollanda’da 60 ve İspanya’da 58.5 kilo olan kişi başına yıllık ekmek tüketimi, Türkiye’de 128 kiloya kadar çıkıyor.

O.Nuri Koçtürk, yaşamı boyunca sürekli makaleler, kitaplar yazmış, konferanslar vermiş ve dışa bağımlılık, beslenme ve geri bıraktırılmışlıkla ilgili halkı aydınlatma çabalarını sürdürmüştür. Biliyoruz ki çok sayıda yayın organında yazıları, kitapları vardı Sessiz Savaş, Gıda Emperyalizmi ve Açlık Korkusu en çok tanınan kitapları idi. Korkuyu kullanarak emperyalizmin sömürüsünü sürdürdüğünü anlattığı “Açlık Korkusu” kitabında, kitabın konusunu şöyle açıklamaktadır:

“Yaşamak için ölmeyi göze almak, açlık ve sefaletten kurtulmak için de çalışmak lazımdır. Japon milleti esaret ve çalışkanlığın bir toplumu yüceltmek için ne denli etkin olduğunu pek çok münasebetle göstermişti. Bugün yeni korkular yaratılarak yeni bir istismar ortamına iteklenmiş olan bu insanlar yakında yeni bir anlayış içinde bu korkuları da yenerek yeni cesaret örnekleri vereceklerdir. Aynı şeyleri Türk toplumu için de söyleyebiliriz. Bir padişah korkusu, yozlaştırılmış bir din korkusu ve nihayet Düveli Muazzama korkusu ile yıldırılmış olan Anadolu insanı, bütün bu korkuları Atatürk öncülüğünde yıktıktan sonra yüzyıllar boyu sömürülmesine sebep olan korkuların bir hiç olduğunu; onlara parmakları ile dokunarak anlamış ve Düveli Muazzamayı taş ve sopa ile ülkesinden kovmuştur. Bütün mesele korkuları yıkmakta ve karanlıktan kurtulmaktadır. Biz konu olarak “Açlık Korkusu”nu ele aldığımız için, halkımızın sömürülmesine etkin bir baskı aracı ve korkunç bir silah olarak hizmete sokulmuş olan bu korkuyu nasıl yenebileceğimizi anlatmaya çalışacağız. Türk halkının aç olduğu bir gerçektir. Gerçekleri inkar etmek doğru olmaz.”

Yine aynı kitapta açlığı açıklarken de bilimsel olarak açlığı ve dışa bağımlılığın sonuçlarını anlatmaktadır:

“Önceki bölümlerde yapılan açıklamalardan anlaşılacağı veçhile, insan karnı şişirici bir besinle (boş kalori kaynağı) şişirilmiş olduğu halde de aç olabilmektedir. Fizyolojik yapısı ve yaradılışı icabı hem bitkisel (pirinç, buğday, mısır, meyveler, sebzeler v.b.) hem de hayvansal (et, balık, süt, yumurta v.b.) yiyeceklerle dengeli ve yeterli bir şekilde beslenmesi gereken insan, emperyalist ülkeler halkının bol bol tükettikleri, hayvansal yiyeceklerden yoksul bırakılacak, Türkiye, Hindistan, Pakistan halkları gibi tahılla yetinmeye mecbur bırakılacak olursa, bu insanların karınları şiş ve görüntüleri ile şişman olsalar da, aç kabul edilmektedirler. Bu gibi ülkelerde kötü beslenme sonucu olarak:

– Hastalıklar yaygın

– Çocuk ölümleri yüksek

– Çalışma gücü düşük

– Eğitim yetersiz

– Savunma kifayetsiz

– Üretim noksan

– Endüstri geridir.

Böylece sıralanabilecek olan kötü gelişmeler, çok miktarda et, süt, balık ve yumurta tüketen, yeteri kadar tahıl yiyen ülkelerde ise elverişli sonuçlara dönüşürler….”

“Amerika’ya karşı çıktınız mı, muhalifiniz sizi aç mı kalalım, Rusya’nın kucağına mı düşelim diyerek susturuyor. Korkularla şartlandırılmış olan milyonlar ne Amerika’nın ne de Rusya’nın hegemonyasına girmeden karnımızı doyurup, yurdumuzu savunabileceğimizi düşünemez hale gelmişlerdir. Atatürk’ün gücü ve gayretleri ile kendini cin ve peri korkusundan sıyırmış, çalışkan ve köklü bir toplum, bugün başka korkuların esiri haline getirilmiştir. Artık düşünemiyor ve çıkar yolu düşünerek araştıramıyoruz. Bize karnınızı doyurabilmeniz için, Meksika buğdayı ekmeniz gerekir diyorlar. Ekiyoruz arkasından gübre satıyorlar, ilaç satıyorlar, traktör satıyorlar, tohum satıyorlar. Bir başka zaman, karnınız doyurmanız için endüstrileşmeniz gerekir diyorlar. Kendi ülkelerinde kullanmadıkları modası geçmiş tesisleri getirip ülkemize kuruyorlar. Onların çıkarına çalışan kâr dolapları dönmeye başlıyor. Montaj endüstrisi, margarin, lastik, plastik endüstrisi geliştikçe gelişiyor.”

“Korkularımız düzeni değiştiremeyişimize etkili oluyor. Düzenin değiştirilememesi ise, Türkiye’yi başka ülkelerin üretim artıkları için mükemmel bir pazar haline getirmiştir.”

Dışarıdan verilen kredilere sürekli kuşku ile bakan Osman Nuri Koçtürk, o yıllarda Dünya Bankası tarafından verilen hayvancılık kredilerine bakın nasıl karşı çıkıyor:

Dünya Bankası Türkiye’ye 350 milyon dolarlık bir kredi açmıştır. Bu kredi karşılığı Türkiye Dünya Bankasına üye ülkelerden damızlık süt ineği ithal edecek ve tahminen 10 000 inekle Türkiye hayvancılığı kalkındırılacaktır.

Türk veterinerlerini ve bilim adamlarını hayretlere düşüren bu proje, Devlet Planlama Dairesi’nde kalıplanmış ve bir Bakanlar Kurulu kararı ile uygulamaya sokulmak istenmiştir. Olup bitenlerden, sorumlu meslek olarak veterinerlerin, kuruluş olarak Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü ile diğer veteriner kuruluşlarının haberi bile yoktur. Geçmişte Avrupa’dan getirilen üstün verimli damızlıkların Türkiye’de yem ve bakım koşulları dolayısıyla kısa süre içinde verimden düştükleri, bir süre sonra dejenere oldukları ve hastalanıp öldükleri çok görülmüştü. Bu defa yurda sokulacak olan 10 000 ineği de benzer akıbet beklemektedir. Fazla olarak bugün bile Türkiye’de bir yem açığı vardır. Kış aylarında hayvanlarımız yemsizlik ve açlıktan ölmektedirler. İthal edilecek olan üstün verimli hayvanları Türkiye’de yemleyebilmek için yem stoklarına ve kaynaklarına ihtiyaç vardır. Bunların hiç biri düşünülmemiş, planlanmamış ve seçim öncesi devrede 10 000 cins ineğin yurda sokularak halka kredi ile dağıtılmasının ötesinde hiçbir mesele incelenmemiştir.

Fazla olarak Türkiye 3,5 milyar TL borçlandıktan sonra bankaya yüzde 6,5 faiz ödeyecek ve bu parayı banka idarecilerinin isteklerine uygun olarak harcayacaktır.

Uzun zamandan beri bankanın üyeleri olan bazı Avrupa ülkelerinde elden çıkarılamayan bir damızlık inek fazlası olduğu biliniyordu. İşte banka bu operasyonla bu inekleri Türkiye’ye aktaracak ve fakir Türk halkının sırtından Avrupalılara para kazandıracaktır. Sonra bu hayvanlar hastalanacak ilaçları Amerika’dan, aç kalınca yemleri de Amerika’dan gelecektir.”

O. Nuri Koçtürk, belki de çevre kirliliğinin hiç konuşulmadığı 1969 yılında yine “Açlık Korkusu” kitabında bakalım ne diyor:

Bir aralık ekmeğimiz de büyük bir tehlike geçirdi. İskenderun’da kurulan bir ışınlandırma tesisinde ekmeklik buğdaylarımızın atom ışınları ile ışınlandırılması ve bütün vital maddelerin tahribi planlanmıştı. Buna güçlükle karşı durduk. Kısaca ifade etmek istenirde, Türkiye gibi bütün geri ülkelerde uzaktan beslenmenin neticesi olarak vital maddelerden zengin yiyecek bulma ve tüketme olanağı her gün biraz daha güçleşmekte ve kasıtlı olarak kısıtlanmaktadır. Bu durumun toplumun canlılığı üzerine belirli etkiler yapacağı Milletlerarası Nutrition Araştırmaları ve Vital Maddeler Cemiyeti’nin bilim kurulu üyelerine yaptığı 28 Ağustos 1967 günlü tamimden anlaşılıyor. Vital madde yetersizliği yanında çeşitli derecelerde toksik (zehirli) olan bu maddeler, geri ülkenin insanını daha da uyuşturmakta, sağlığını bozarak yetersiz hale getirmektedir.

  • Kalp damar hastalıklarının artması,

  • Kanser olaylarının çok artması,

  • Sindirim kanalı ve özellikle karaciğer hastalıklarının artması

Bu yeni beslenme tarzı ile ilişkili görünüyor. Şüphesiz geri ülkelere yalnız besin maddeleri girmemekte, sömürgeci endüstrisine pazar hazırlamış olmak için, bütün mallarını bu toplumlara ucuz pahalı satmaktadır. Çevreyi yaşamaya hiç de elverişli olmayan koşullara itekleyen bu durum, vitaliteyi tümüyle tehdit ediyor.

Bilim dilinde “antivital maddeler” dediğimiz zehirli maddeler, kontrolden uzak geri ülkelerde yiyeceklerimizden içtiğimiz suya, hatta soluduğumuz havaya kadar her yer bulaşmıştır. Mamafi ileri ülkeler yarattıkları düzen içinde çok zaman bu maddelerin etkisinden kendi halklarını da koruyamıyorlar.

  • Atom bombalarının ve denemelerinin radyoaktif kalıntıları,

  • Endüstri artığı olarak meydana gelen toksik maddeler,

  • Tarım İlaçları

  • Fabrikaların bacalarından, otomobillerin egzozlarından ve nihayet isli kömür yakan şehirlerde (Ankara gibi) bacalardan tüten zehirli gazlar,

  • Deterjanlar,

  • Antibiyotikler,

  • Yiyeceklere ve konservelere katılan kanserojen maddeler

Yaşadığımız Dünya’yı her gün biraz daha kirletmektedir. İleri ülkelerde geniş çapta kontrol altına alınabilen bu kabil zararlar, geri ülke insanının başıboş etkiliyor.

Bütün bu yan etkiler, açlığın yaptığı etkilere eklenecek olursa, geri ülkelerde yaşayanların neden dolayı yetersiz ve kadere inanmış kişiler haline geldikleri daha iyi anlaşılır. Şüphesiz bu açıklamalarımızla, bacalardan duman tütmesin, tarım ilaçları kullanılmasın, deterjanları kullanmaktan vazgeçelim demek istemiyoruz. Bunlar çağın getirdiği yeniliklerdir ve kullanılacaktır. Fakat bir toplum bir yeniliği ülkesine sokarken onu kontrol altına alabilecek araç ve organizasyonları da getirmek zorundadır. Bu yapılmayacak ve kendisine empoze edilen her teklifi incelemeden kabullenecek olursa, o zaman Türkiye’nin bugün içine düştüğü olumsuz durumdan kendini kurtaramaz.”

Veteriner Hekimleri Derneği yönetim kurulu üyesi uzman veteriner hekim İsmail Tanık 1980 sonrası tutukluluğunun bitiminde ziyaret ettiklerini anımsatarak kısa anısını şöyle aktarıyor; “Genel-İş danışmanlığı nedeniyle, Ahmet Yıldız ve diğerleriyle birlikte DİSK davası nedeniyle savcı S.Takkeci karşısına çıkarılmış. Selimiye Kışlasındaki konukluğu(!) sonlandıktan sonra geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuştuk. O ziyarette kendisine yapılan kötü muameleleri anlatmış, askerin kasaturayı “yürüsene moruk” diyerek kaba etlerine dürttüğünü koğuşa vardıklarında külotunun kan olduğunu anlatmıştı.”

Prof. Dr. Hazım Gökçen de O. Nuri Koçtürk’ü şöyle anlatıyor;

“Meslek örgütlerimizin genel kurullarına katılmaya başladığımda beyaz saçlı, heybetli görünümlü, hitabet gücü yüksek birisi olan Osman Nuri Koçtürk’ü ilk kez kürsüde hararetli konuşmalar yaparken gördüm ve veteriner hekim olduğunu o zaman öğrendim. Koçtürk Hoca hemen her genel kurula katılır ve uzun süren heyecanlı konuşmalar yapardı. Konuşmalarının içeriğini en çok sağlıklı beslenme ve çevre güvenliği konuları oluştururdu. Yabancı güçlerin insanlarımıza sürekli tahıl tükettirerek beyinsel yönden geriletmeyi ve bu sayede kendi kültürlerini aşılamayı amaçladıklarını sık sık dile getirir, çözümün hayvansal gıda tüketmek olduğunu bıkmadan usanmadan tekrarlardı. Hatta bu konu ile ilgili olarak bir çocukluk anısını da şöyle anlatmıştı:’Çocukken köyümüzde bir su birikintisinin içerisinde serinleyen mandaların üzerine basa basa bir taraftan öbür tarafa geçerdik. Biz mandaların üzerinden karşıya geçtiğimizde geriye dönüp bakar, sırtına ilk bastığımız mandanın daha yeni başını yavaş yavaş çevirerek ne oluyor diye bize baktığını görürdük. İşte bitkilerle beslenen mandalar gibi tahılla beslenen insanların intikal kabiliyeti de böyle geri olur. Onun için insanlarımıza tahıl değil et yedirmeliyiz. Ormanın kralı aslan da, en kurnaz hayvan tilki de et yiyendir.’

Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk gerçek vatansever bir aydındı.“

Diğer Yazılar