Cahit Talas ( Prof. Dr. )

Cahit Talas ( Prof. Dr. )

Prof. Dr. Cahit Talas

BİRİNCİ OTURUM

28.3.1996

Açılma Saati: 13:35

Oturum Başkanı :

Doç. Dr. Gürhan FİŞEK

 

Konuşmacı:

Prof. Dr. CAHİT TALAS

Doç. DR. GÜRHAN FİŞEK – Değerli konuklar, Sosyal Sigortalar Kurumunun 50 nci Yılı dolayısıyla, aynı zamanda Ankara Üniversitesinin Kuruluşunun 50 nci Yılı dolayısıyla SSK üzerine bir dizi toplantı düzenledik ve bu toplantıda özellikle SSK’nın çeşitli dönemlerine tanık olmuş kişilerin seçilmesine özen gösterildi. Kurumun çalışanlarının belleklerindeki olayların belgelere dökülmesi amaçlandı. Çünkü, kişiler kendi belleklerindeki bazıları çeşitli olanaklarla belgeliyorlar, fakat bu belgeler kişilerin zihninde, anılarında, beyinlerinde kalıyor. Bunları aktarma gayreti içinde iki çalışma yürüyor. Bunlardan birisi, “SSK Tarihi” başlığı altında, Toplumsal Tarih Vakfı tarafından, bir tanesi de Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından “SSK Üzerine Toplum Tanıklığı” dizisi şeklinde başlıyor. Bugün Sayın Profesör Cahit Talas ile başladık, gelecek hafta cuma günü Sayın Halil Tunç ile devam edeceğiz ve Haziran ayı sonuna kadar böyle her hafta cuma günü olmak üzere bu toplantıları sürdüreceğiz.

Şimdi, Sayın Dekanımız Celal Göle’yi konuşması için kürsüye davet ediyoruz.

CELAL GÖLE (A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı) – Sayın Rektörüm, Sosyal Sigortalar Kurumunun değerli Genel Müdür Yardımcısı, sayın hocalarım, Sosyal Sigortalar Kurumunun değerli mensupları, sevgili öğrencilerim; Gürhan Hocamın ifade ettiği bu çok anlamlı, 12 diziden oluşan Sosyal Sigortalar Kurumunun tarihi ile ilgili konferanslar dizisinin birincisine hepiniz hoşgeldiniz. Bizim için mutlu bir olay; Üniversitemizin 50 nci Kuruluş Yılını kutluyoruz. Ama, aynı zamanda görülüyor ki, bu Sosyal Sigortalar Kurumumuzun da kuruluşunun 50 nci Yılı. Gerek Üniversitemiz gerekse, dilerim ki Sosyal Sigortalar Kurumu, bundan sonra nice 50 nci yıllarını, 100 üncü yıllarını bu şekilde birlikte anlamlı bilimsel toplantılarla kutlarlar.

Sosyal Sigortalar Kurumu üzerinde, kamuoyunda gerçekten büyük fırtınalar koparılan bir dönemde, Sosyal Sigortalar Kurumunun tarihi gelişiminin irdeleneceği bu konferans dizisinin Üniversitemizde yapılmasını, bu açıdan da çok anlamlı buluyorum.

Demin Sayın Gürhan Fişek Hocam ifade ettiler, 12 konferans dizisi söz konusudur. Bugün Cahit Talaş Hocam lütfettiler, ilk konuşmayı kendileri yapacaklardır. Bundan sonraki toplantılarımız, her cuma -tabiî bayram tatili birkaç istisna teşkil edecek- saat 13.30’da burada olacağız ve Sosyal Sigortalar Kurumunun tarihini çeşitli ağızlardan, bu konuda ilgili siyasetçilerden, bilim adamlarından, Sosyal Sigortalar Kurumunda yöneticilik yapmış yüksek bürokratlardan dinleyeceğiz.

İşin diğer bir güzel tarafı; 12 konferans dizisi, Üniversitemizin İletişim Fakültesinin imkânları çerçevesinde videoya alınmaktadır. Ben, huzurlarınızda hem Sayın Rektörüme hem de İletişim Fakültesine, bu katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Aynı zamanda, yine bu 12 dizi arkadaşlarımız tarafından tutanağa geçirilmektedir. Hedefimiz, bu 12 diziyi bir kitap haline getirmektir; ama, şu anda bunun kaynağını sağlamış değiliz. Benim temennim -Sayın Rektörümden de rica ediyorum- SSK ile birlikte belki bu 12 dizilik konferansların da yayımını bu şekilde birlikte yine gerçekleştirebiliriz. Bu anlamlı toplantıları videoya almamızın ve zapta geçirmemizin amacı, gerçekten bu alanda çalışan arkadaşlarımıza ve akademik hayatımıza çok ışık tutacaktır.

Sözlerime son verirken bir teşekkürüm de, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümümüze olacaktır. Bu diziyi düzenlemekte, gerçekten zamanlama itibariyle hem Üniversitemizin hem Sosyal Sigortalar Kurumuaun 50 nci kuruluş yılları hem de aynı zamanda, SSK ile ilgili çeşitli tartışmaların yapıldığı bu dönemde, bu toplantıları yapmalarından dolayı kendilerini kutluyorum ve özellikle Doçent Doktor Gürhan Fişek arkadaşımıza da, katkılarından dolayı çok teşekkür ederim.

Efendim, konuşmalarını yapmak üzere, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdür Yardımcımız Sayın Bülent Kuşoğlu’nu kürsüye davet ediyorum.

BÜLENT KUŞOĞLU (SSK Genel Müdür Yardımcısı) – Sayın Rektörüm, Sayın Dekanım, değerli Hocam, hocalarım, değerli arkadaşlarım, değerli katılımcılar; ben, bu fakülteden mezun olmuş birisi olarak, yıllar sonra böyle bir ortamda değerli hocalarımla ve sîzlerle birlikte bulunmaktan çok memnunum, çok heyecanlıyım. Çok güzel bir vesileyle sîzlerle beraber bulunuyorum.

Biliyorsunuz, biraz önce de Sayın Hocamın belirttiği gibi, SSK, özellikle son yıllarda çeşitli kesimler tarafından çok tartışılıyor, kamuoyuna yansıyan belli zorlukları var. Ankara Üniversitesinin 50 nci yılı ile SSK’nın kuruluşunun 50 nci yılının çakışması, hoş, mutlu bir tesadüf. Sosyal güvenlik kuruluşumuzdaki aksaklıklar, çok şükür Ankara Üniversitesinde yok, benzeri bir kriz söz konusu değil; ama, genellikle eğitim kurumlarımızda sosyal güvenlikteki kadar belki değildir ama, bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç var, konunun yeniden ele alınma gereği var ve işin ilginç tarafı, her iki kurumun tarihi de, aşağı yukarı, cumhuriyetin tarihi ile eşdeğer, tabiî olayları 1946’dan almamak gerekir, daha öncesinden almak gerekir. Dolayısıyla aşağı yukarı cumhuriyet tarihi ile eşdeğer. Fakat, bu hafta içerisinde salı ve çarşamba günleri bizim Kurumda 50 nci yıl kutlamaları çerçevesinde bizim iki panelimiz vardı. Bu panellerden birinden önce benim de 50 nci yıl ile ilgili bir Kurumu tanıtım, 50 yıldaki gelişimi anlatmak şeklinde bir sunuşum vardı. Çok ilginçtir, bununla ilgili olarak çok fazla done bulamadım. Biraz önce Sayın Hocamın belirttiği çalışmalar, Türk Tarih Vakfı tarafından, Fakültemiz tarafından yapılıyor. Bunlar çok çok gerekli şeyler gerçekten. İlk Yönetim Kurulu üyeleri, Kurumun nasıl kurulduğu, ne tür zorluklar yaşadığı… Bunların hiçbirisi bilinmiyor. Bunların bilinmesinin nasıl bir önemi var; şu anda sosyal güvenlik kuruluşlarının özelleştirilmesinden bahsediliyor, tasfiyesinden bahsediliyor. Birçok yanlış anlaşılan kavramlar söz konusu. Halbuki, geçmiş bilinse, b,u kurumların nasıl oluştuğu bilinse, bütün bunlar tartışılmayacak, boş yere gündeme gelmeyecek, kavram kargaşaları ‘söz konusu olmayacak. Maalesef, biz geçmişimize çok değer veren bir toplum değiliz herhalde; ama, bundan sonra bunun kıymetini bilir, ona göre davranırız. Yazılı evrakları sadece birer kâğıt parçası olarak görüyoruz, değerlendirmiyoruz, atıyoruz, arasında çok kıymetlileri var. Zamanında Kurumda da bunlar yapılmış ve bugün geçmişe ait bütün izler neredeyse yok edilmiş.

Bu vesileyle Hocam biliyorum sosyal güvenlik konusunda, Türkiye’nin sosyal güvenlik kuruluşları konusunda ve genel olarak sistemi konusunda engin bir tecrübeye sahip. Haziran ayına kadar süretek olan bu seri konferanslarla birçok şeyin gün ışığına çıkacağını umuyorum. Bunların yazılı hale getirilmesi de ayrıca çok çok güzel bir düşünce. Bu nedenle hem Ankara Üniversitesini hem de kendi fakültemi ve değerli hocalarımı kutluyorum, kendilerine çok çok teşekkür ediyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Bülent Kuşoğlu’na teşekkür ediyoruz.

Gerçekten söylediği Yönetim Kurulu üyelerinin bilinmesi, bir yerde aile soyağacı çıkarmak gibi bir şey. Demek ki SSK’nın soyağacını da bu çalışmalarla çıkarırsak çok hoş bir veri elde etmiş olacağız.

İlk konuşmamız Sayın Profesör Cahit Talas’ın; Çalışma Bakanlığının ve Kurumun 1948’lerden beri gelişmesine tanık olmuş Hocamızın tanıklığı bizi çok mutlu ediyor.

Buyurun Sayın Hocam.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Sayın Rektör, Sayın Dekan, değerli arkadaşlar, değerli dinleyiciler; bugün sizlerle son günlerde ve daha önce belki aylarda ve. yıllarda tartışılan bir konunun önemli bir dalını oluşturan SSK ile ilgili kimi düşüncelerimi burada sizlere iletmek ve sonra da gerektiğinde tartışmak istiyorum.

Gerçekten, son yıllarda ve son aylarda Türkiye’nin bir’ sosyal devlet olup olmadığını ve bu konuda Anayasanın 2 nci maddesinin nasıl yorumlanması gerektiğini, önce kısaca açıklamak istiyorum. Biliyorsunuz, Anayasanın 2 nci maddesi, devletin niteliklerini belirlemektedir ve bu arada, “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” diyerek, bu niteliğin önemli bir yanını ortaya koymaktadır.

Türkiye, Osmanlıdan sosyale dönük çok önemli ve zikredilebilecek bir miras devralmamıştır. Hele sosyal devletle ilgili olarak herhangi bir elle tutulum Osmanlıdan cumhuriyete yansımamıştır. Ne varsa bugün, cumhuriyetle başladı ve onunla devam etmektedir. Bu arada, SSK, ilk adıyla İşçi Sigortaları Kurumu da, biraz sonra açıklayacağım üzere, cumhuriyetin önemli atılımlarından birini temsil etmektedir.

Çağımız, birçok bakımlardan nitelenmektedir. Bunlar arasında, çağımızın bir sosyal güvenlik çağı olduğu da söylenir. Nedir sosyal güvenlik; sosyal güvenlik, herşeyden önce, bir ülkede yaşayan insanların bugünlerini ve geleceklerini güvence altına almayı amaçlayan önlemler bütünüdür. Bu güvence, hastalıktan, işsizlikten, iş kazasından, meslek hastalığından başlayarak, bütün yaşamda kişinin önüne çıkabilecek bütün ekonomik ve sosyal riskleri karşılamaya dönüktür ve bu riskler, bir bütün olarak da sosyal güvenlik sistemini oluşturur. İş kazaları, meslek hastalıkları, normal hastalıklar, işsizlik ve benzeri riskler, her insanın hayatında zaman zaman önüne gelebilen bazı durumlardır. İşte, bu durumlarda, kişiyi kendi haline bırakmamak, ona gerekli olan bütün yardımları yapmak ve onu sağlıklı bir biçimde yaşamını sürdürebilecek bir niteliğe doğru götürmek, sosyalgüvenliğin önemli görevlerinin başında gelmektedir. Bu yolda dünyada uzun bir geçmiş var. Bunları bir tarafa bırakırsak, Türkiye’de sosyal güvenliğin başlaması ve sosyal güvenliğin ilkelerinin belirlenmesi, 1930’lu yıllara doğru gider ve 1936 yılında kabul edilmiş olan İş Kanunu ile ve İş Kanununun 100 üncü maddesiyle sosyal güvenlik düzeninin ilk ilkeleri ortaya konulmuştur, ilk ilkeleri belirlenmiştir ve bundan sonra İkinci Dünya Savaşı biter bitmez, devlet, bu ilkeler doğrultusunda harekete geçmiş, önce Çalışma Bakanlığını kurmuş, sonra İşçi Sigortaları Kürumunu kurmuş ve bu yolda değişik yıllarda, değişik gelişmelerle bir sosyal güvenlik düzeni oluşturmuştur.

Bu sosyal güvenlik düzeni içinde, kuşkusuz yalnız işçiler söz konusu değildir. Bu sosyal güvenlik düzeni içinde, bütün çalışanlar söz konusudur; fakat, ondan daha kapsamlı olarak bütün insanlar söz konusudur. Sırasında ve gereğinde, sosyal güvenlik düzeninin önlemleri, yalnız işçi kesimine, çalışan kesime değil, bu kesimin ötesinde, kimi zamanlar çalıştırılanlara kadar da uzanmaktadır.

Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi içinde, Sosyal Sigortalar Kurumunun -eski adıyla İşçi Sigortaları Kurumunun- özel bir yeri vardır. 1945 yılında çıkarılan bir Yasa ile kurulmuş, bu Yasa 1946 yılında yürürlüğe girmiş ve ondan sonra da başlangıçta iş kazaları, meslek hastalıkları ve analık sigortası ile çalışmalara başlanmış ve onun ardından, diğer dallara doğru gelişmeler birbirini izlemiştir.

Bu bağlamda, kuşkusuz, sosyal güvenlik sistemi içinde İşçi Sigortaları Kurumunun ve daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumunun çalışmalarında onu bir yere doğru götüren bazı ilkeler önde gelmektedir. Sosyal Sigortalar Kurumu, kuşkusuz, önce kimlere uygulanacaktır; bu konu çıkarılmış olan Yasada ele alınmış ve nispeten dar bir alana bu uygulama sıkıştırılmıştır. Yalnız, İş Kanununun kapsamı içinde olan işçiler SSK’dan yararlanacaklardır ve İş Kanunu kapsamı dışında olan çalışanlar, bu yararlanma içine girmemektedirler. Bu önemli bir eksikliktir; çünkü, İş Kanunu, bilhassa başlangıç aylarında ve yıllarında, yalnız 10 ve 10’dan fazla işçi çalıştıran işyerlerine ve o işyerlerinde çalışan işçilere uygulanmakta idi. Bu durumda, kapsam son derece daraltılmıştır. İş Kanunu, aynı zamanda deniz işçilerine kadar uzanmadığı için ve aynı zamanda tarım işçilerine kadar da uzanmadığı için, yalnız sanayide çalışan işçileri kapsamış ve bu suretle başlangıçta bir deneyim olmak üzere, başlangıcın ilk belirsizliklerini bu sınırlı kapsamla götürmek üzere, böyle bir yola gidilmiştir. Fakat, arkasından kapsam genişletilmiş ve İş Kanunu ile birlikte, SSK’nın kapsamı da 1 işçi çalıştıran işyerlerine kadar uzanmıştır. Ama, bugün şunu söyleyebiliriz; bu genişleme, kuşkusuz yetersizdir.

Türkiye’nin çalışan nüfusunun, büyük nüfusun önemli bir bölümü, tarım kesiminde çalışmaktadır. Tarım kesimi, hâlâ Türkiye’de bu Kurumun ve bu sosyal güvenlik düzeninin geniş ölçüde -tamamıyla değilse bile- kapsamı dışında bulunmaktadır. Bu, sosyal devletle bağdaşır bir durum değildir, sosyal güvenlikle bağdaşır bir durum değildir. Binaenaleyh, Türkiye’nin sosyal devlet niteliği, birçok bakımlardan olduğu gibi, SSK’nın kapsamı bakımından da henüz yeterli bir aşamaya ulaşmamıştır. O nedenle kapsam çok önemlidir ve kapsam bütün insanları kavramalıdır, bütün çalışanları kavramalıdır. Kesime bakılmaksızın, sanayide mi çalışmaktadır, tarımda mı çalışmaktadır, hizmetlerde mi çalışmaktadır; bütün bunlara ayrı birtakım ölçüler ve normlar getirilmemeli ve bir bütün olarak insanlar sosyal devletin bütün önlemlerinden yararlanma olanağına ulaşabilmelidir. Sosyal güvenlik sistemimizin önemli bir konusu, bilhassa tarım kesiminde çalışanlara dönük önlemlerin alınmasıdır.

Bunun dışında önemli bir ilke, gene İş Kanunu ile birlikte konulmuş olan diğer önemli bir ilke -ki bu ilkeler bütün yanlarıyla günümüze kadar yansımış ve günümüzde uygulanmaktadır- sosyal güvenliğin, yani SSK’nın finansmanıdır. Bu para nereden gelecektir; İş Kanunu, bu konuda gene oldukça dar bir görüşten hareket etmiştir. Bu dar görüş neden böyle İş Kanununa yansımış ve önemli birtakım sorunları önümüze getirecekeksikliklerle karşı karşıya gelinmiştir?.. Bunun nedeni, ilk deneyimlerden yararlanmak ve ilk deneyimlerin ışığında bu ilk deneyimlerden sınırlı, kapsamlı deneyimlerden yararlanarak, bütüne ulaşmak için daha iyiye nasıl gidilecektir, onu belirlemek ve o yolda hareket etmektir. Yoksa, iyi niyet eksikliği değil, bir ayırım eksikliği değil. Böyle bir deneyimin kazanmasına gereksinim duyulmuştur, kapsam -demin dediğim gibi- sinirli tutulmuştur, onun yanında, finansman da gene çok sınırlı tutulmuştur. Sosyal güvenliğin ayakta kalabilmesi için onun paraya ihtiyacı vardır. Yeterli hizmet yapılabilmesi için sosyal güvenliğin finansmanının da yeterli olması lazımdır. Oysa, İş Kanununun koymuş olduğu temel ilke, sosyal güvenlik sisteminin finansmanının işverenlerden ve işçilerden alınan primlerle sağlanmasıdır. Bu yolda önemli bir ilke benimsenmiş ve SSK, İşçi Sigortalan Kurumundan başlayarak, finansmanını, yapacağı hizmetlerin parasal yanını, parasal olanaklarını işverenlerden ve işçilerden alınacak primlere dayandırmıştır.

Burada da tamamıyla sosyal devlet ilkesinden bir sapma olduğunu görmekteyiz; çünkü, SSK’nın, İşçi Sigortaları Kurumunun kendisine verilmiş olan hizmeti iyi bir doğrultuda yerine getirebilmesi için paraya ihtiyacı vardır ve bu para yalnız işçilerden ve işverenlerden alınan primlerle her zaman sağlanamamıştır, sağlanamaktadır. O nedenle bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de sosyal güvenliğin, Sosyal Sigortaların finansmanına devletin de katılması gerekmektedir, katılmalıdır ve bu yolda bir oluşum içine girildiği takdirde, sosyal devlete daha çok yaklaşılacaktır ve bu yoldaki gelişmeler, sosyal güvenlik sistemini daha anlamlı bir duruma getirebilecektir. Gerçekten bütün dünyada prim sistemi vardır; ama, bu prim sistemine devlet de katılır. Devlet de, kendisine verilen ve sosyal devletin gereğini yansıtan bir hizmet olarak, finansmana katılmalıdır. Yani, vergilerle elde ettiği gelirin bir bölümünü daha iyi hizmet sunabilmek için kurulmuş olan birtakım örgütlerin, düzenlemelerin emrine vermelidir; onlara katkıda bulunmalıdır ve bu yolda daha çok sosyal olunur. Çünkü, sosyal güvenliksisteminin birçok görevi var. İşte, hastalıktan, işsizlikten, yaşlılıktan, maluliyetten vesaireden başlayarak, onun yanında, sosyal güvenlik sisteminin önemli görevlerinden birisi de gelir bölüşümünün adaletli olarak gerçekleşmesinde katkıda bulunmaktır.

Devletin gelirlerininbüyük bir bölümü, kuşkusuz SSK’ya bağlıişçilerden ve işverenlerden değil, onun ötesinde, SSK ile böyle’bir bağlantısı olmayan bütün çalışan ve bir gelire ulaşmış olan insanlardan aldığıvergilerle oluşur. İşte, bu yoldan sosyal güvenlik sisteminini finansmanınadevlet bu genel gelirleriyle katıldığı takdirde, gelir bölüşümü daha adaletli doğrultularda gerçekleşebilir ve varlıklı insanlardan daha çok yüksek oranlarda alınan vergiler, varlıksız oranlarda gelire sahip olanlara bu yoldan aktarılır ve böylece bir denge de kurulur. Bu durumu da düzeltmek gerekir. Bugün, özellikle SSK’nın, fakat onun yanında Emekli Sandığının, onun yanında Bağ-Kur’un karşı karşıya geldiği sıkıntıların başta gelen nedenlerinden biri, devletin bu konuda henüz yeterli bir katkı yapamaması, yapma yoluna girmemiş bulunmasıdır. Önemli bir eksiklik olarak bu önümüze gelmektedir. Bütün dünyada sosyal güvenlik sistemlerininfinansmanı ya primlere dayanır yahut da bazı ülkelerde işçiden ve işverenlerden alınan primler, bir yana itilir, sosyal güvenlik sistemlerinin finansmanı, doğrudan devletin vergileriyle sağlanır ve devlet, diğer hizmetleri gibi, sosyal güvenlik hizmetine de genel gelirinden gerekli, ne kadar gerekiyorsa, o kadar bir para ayırır ve bu yolda kuşkusuz daha sağlıklı ve birtakım çalkantılara daha az maruz bir durumla karşı karşıya gelmeyebilir. Bugün birçok ülke finansmanı doğrudan vergilerle, devletin genel gelirleriyle sağlamakta ve böylece dalgalanmalar ve birtakım olumsuzluklar önlenmektedir.

Onun yanında, kuşkusuz, sosyal güvenlik sistemleri, esas itibariyle birden oluşan hizmetler değildir. Oldukça zaman isteyen ve oldukça deneyim isteyen birtakım hizmetlerdir.

Şimdi, bunlardan bilhassa bazıları üzerinde durmak istiyorum. Sosyal güvenlik sisteminin önde gelen hizmetlerinden birisi yaşlılıktır. Herkes bir yerde yaşlanmaya uğrar. Bu yaşlılık döneminde çalışma durduğu için gelir de durur. O halde, topluma çalışırken, faal durumda iken, olanakları ölçüsünde katılmış olan insanların yaşlılık durumlarında onların belli bir yaşam düzeyinde yaşlılık durumunu sürdürebilmeleri için devletin bir görevi vardır. Bu görev, çalışan insanı çalışamayacak bir duruma geldiği zaman parasal bakımdan ayakta tutmaktır. Primler yetmeyince, devlet kendi gelirleriyle bunu tamamlamak zorundadır; devletin katkısının bir anlamı da budur. Herkes yaşlanır, yaşlanacaktır ve sosyal devlette yaşlı kesimin, yaşlı insanların, eğer çalışırken yeterli bir biriktirme, tasarrufa ulaşamamışlarsa, onları kendi kaderlerine bırakmak, sosyal devletin dışındadır, sosyal devletle bağdaşmaz. Birçok insan maddî bakımdan kendi kaderini, yaşlılık döneminde de güvence altına alabilir; ama, bir kesim vardır ki, bu güvence altına almakta zorluk çeker; işçiler, gelirlerini günü gününe çalışarak kazananlar. Bunların tasarruf imkânları son derece kısıtlıdır. O nedenle, sosyal güvenlik sistemlerinin bu insanlara, devletin de katkısıyla elini uzatması, bugünkü sosyal güvenlik anlayışının doğal bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Türkiye buna henüz ulaşamadı ama, ulaşma yolundadır ve eğer bugün SSK’nın, bir ölçüde Bağ-Kur’un ve Emekli Sandığının emekli olmuş insanların emekli aylıklarının düzenli olarak alabiliyorlarsa, bunda devletin zorunlu olarak kabul ettiği yardımının başta gelen bir payı vardır. Devlet, bu insanların durumlarının normal olarak, yaşamlarını normal olarak sürdürebilmeleri için, kurumların Emekli Sandığının, Bağ-Kur’un ve SSK’nın açıklarını karşılamak zorunda kalmıştır ve bugün önümüzde bu durum vardır. Yani, gönüllü olarak devlet bü işe girmemiştir ama, öyle durumlar doğdu ki, devle’t bu insanlarla ilgilenmek zorunluluğunu duymuştur ve bu yoldan sosyal devlet olmanın gereğine biraz daha, kuşkusuz, yaklaşmıştır.

İşte, böyle durumların olmaması için birtakım önlemlerin önceden alınması, birtakım yeni düzenlemelere gidilmesi kuşkusuz daha yararlıdır.

Zorunlulukla, zorla bir yere götürülmek yerine, sosyal devletin görevlerini iyice benimseyerek, bu konuda devletin üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerekir.

İkinci olarak, sosyal devlet, gene bir yerde bu niteliğin gereğini yerine getirmekte güçlük çekmektedir, o da tarım kesiminde çalışanlardır. Bu insanların büyük bir bölümü, sosyal güvenlik sistemimizin kapsamı dışındadır. Hastalandıkları zaman devlet hastanelerine ulaşmaları son derece güçtür. Devlet hastaneleri son derece yoğun ve kendi kapasitelerini aşan durumlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Diğer bağlı olmadıkları kurumların hastaneleri de çok farklı değildir; fakat, oralarda bir hak aramaya imkânları yoktur. Çünkü, bu insanlar sosyal güvenlik sistemimizin kapsamı dışında bulunmaktadırlar.

Sosyal güvenlik bütün insanları kapsar, sosyal devlet bütün insanları kapsar, bütün çalışanları kapsar, her konuda kapsar; işsizlikte, yaşlılıkta, iş göremezlikte, hastalıkta ve diğer sosyal güvenlik dallarında, hepsini kapsar. Buna ulaşıldığı zaman devlet, sosyal devlet olma niteliğini kazanır. Onun için, Türkiye’nin bu konularda daha yapması gereken, daha atması gereken önemli adımlar vardır ve bunlar, kuşkusuz, zaman içinde gerçekleşme durumundadır.

Sonra şu var; Türkiye, birçok durumlarda uluslararası platformlarda kabul edilen çalışma normlarını, sosyal güvenlik normlarını benimsemiş durumdadır. En başta -gerçi hukuksal bakımdan bir bağlayıcılığı olup olmadığı tartışılmaktadır ama- İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gelmektedir ve bu Bildirgede, herkesin sosyal güvenliğe hakkı olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Türkiye de bunu 1949 yılında benimsemiş ve yürürlüğe koymuştur. Onun dışında, Anayasasının 60 nci maddesine göre, herkesin sosyal güvenliğe hakkı vardır. Anayasanın sosyal haklarla ilgili diğer bölümlerinde bu hak ayrıca vurgulanmıştır ama, şu dönemde yeterince bu konuda yeterli çaba gösterilmemiştir. Bunun nedeni, kuşkusuz siyasalçalkantılar ve iktidarda bulunan partilerin kendi programları doğrultusunda hareket etmeleri ve o yolda çaba göstermeleridir ve Türkiye’de iktidarda bulunan partiler, 1950’den bu yana daha çok sağ düşüncenin, liberal doktrinin ilkelerini benimseyen ve o yolda politikalar oluşturan partiler oldukları için, sosyal devletle çok bağdaşmayacak politikaları yeğlemişlerdir ve bir kesimi bir bakıma ihmal etmişlerdir. Bu durumda, demek ki, Türkiye’de devletin Anayasanın temel ilkelerine, sosyal hukuk devleti ilkesine, herkese sosyal güvenlik ‘ tanıyan ilkesine, herkese çalışma hakkı tanıyan ilkesine tamamıyla uyması için büyük çaba göstermesi gerekmektedir.

İşte, bu ölçüler içerisinde, bugün Türkiye’de sosyal güvenlik sistemini oluşturan üç büyük kurum var biliyorsunuz. En eskisi Emekli Sandığı, onu SSK izlemiş, onu da Bağ-Kur izlemiştir. Ayrıca, bazı bankalar, kurumlar kendi çalışanları için özel sandıklar kurarak, devletin sağladığı olanaklara, haklara ilişkin olarak ve o hakların yanında, kendi özel olanaklarıyla devletin sağladığını biraz daha iyileştirme yoluna girmişlerdir; fakat, bu durum çok sınırlıdır.

Şimdi, bu durumda üzerinde son günlerde durulan bir konuyu burada dile getirmek gerekir, o da SSK’nın durumudur ve devletin henüz tam olarak ortaya çıkmadı ama, bu özelleştirme furyası içinde bu SSK’yı, Bağ-Kur’u da özelleştirme, bir ara da tasfiye etme ve bu işi doğrudan özel kesime aktarma niyeti belirmiştir. Sonra görülen tepkiler sonunda, bu niyet biraz askıda kaldı. Bir kere, devletin niteliği sosyal devlet olduğuna göre, devletin kendisini bu görevden soyutlaması mümkün değil. Eğer gerçekten Anayasaya sadıksa. Onun yanında, Anayasanın 60 ıncı maddesine göre, herkes sosyal güvenlik hakkına maliktir. Devlet, Anayasanın bu ilkesine elbette uymak zorundadır.

Devleti bu yola sevk eden, götüren ne olmuştur; yalnız bu son yıllarda yeniden başka adlarla ortaya çıkan liberal düşüncenin “bırakınızyapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesi mi yoksa başka faktörler devleti bu yola bir yönde zorlamakta mıdır?.. Devlet, son yıllarda, gene kendi hatasıyla SSK’nın çalışmasını aktasacak birtakım yanlış önlemler almasıyla SSK’yı görevini yapmayacak, yapamayacak bir konuma çekmiştir. Politik amaçlı birtakım önlemler, Kurumu Malî bakımdan son derece sıkıntılı bir düzeye getirmiştir.

Ne yapmıştır devlet; bir kere, çalışma yaşını sınırlamıştır ve erken emekliliği öngörmüş ve 1992 yılında bir yasa çıkarmıştır. Erken emeklilik, Sosyal Sigortalar Kurumuna son derece ağır birtakım, öngörülmeyen yükler getirmiştir ve normal olarak çalışma yaşı, kısaltılırken, bunun Kuruma getireceği Malî yük hesaplanmamıştır. Oysa, Kurumun işçilerden ve işverenlerden aldığı primler, belli bir yaşta emekliliği öngördüğü için o doğrultuda oluşmuştur. Çok erken yaşta, oldukça erken yaşta, birden emeklilik yaşının ortaya çıkması, birtakım beklenmeyen durumları, Sosyal Sigortalar Kurumunun önüne getirmiştir. Şimdi, ben önümde bir istatistik var, orada bütün dünyada sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemleri içinde emeklilik yaşları belirlenmiş, bir de Türkiye’deki durumu yansıtan durum ortada görülmektedir. Size kısaca, o başka ülkelerdeki emeklilik yaşlarım aktarmak istiyorum.

Yaş şöyle: Amerika Birleşik Devletleri, kadın ve erkek 65; Avustralya, kadın 60, erkek 65; Avusturya, kadın 60, erkek 65; Belçika, erkek 65, kadın 60 ve böylece sonuna kadar gelmekte ve Türkiye’de yani diğer az çok gelişmiş ülkeler, emeklilik yaşını 60-65 olarak öngörmüşler ve ona göre sosyal güvenlik sistemlerinin finansmanını kurmuşlardır. Türkiye’de son değişikliklerle bu yaş, kadınlarda 38, erkeklerde 43 yaşa düşmüştür. Bu, son derece olumsuz bir gelişme, bir çok bakımdan olumsuz bir gelişme. Bir insan bu yaşlarda, 38 yaşında, 43 yaşında mesleğinin en iyi yaşındadır, mesleğinde en iyi deneyimleri kazanmıştır ve enerjisi yerindedir. Yani, bu yaşlarda insanı çalışmaktan alıkoyacak önlemleri devletin kabul etmesi, akılalmayacak bir şeydir. Çalışan ve gelir yaratan bir insanı yalnız tüketici durumda bırakmak, son derece akıl almaz bir durumdur.

Bunlar, sonra iş bulur, yine çalışma yaşamına girer mi, bu yaş çünkü elverişli çalışma yaşamına girmeye. Ama, Türkiye’de işsizlik durumu, o aşamadaki, bunların kolay kolay yeniden iş bulmalarına imkân yok. O halde bunlar, bu çalışacak yaştaki insanlar, deneyimlerini, enerjilerini, olanaklarını kullanamamakta, devlet bunlardan vazgeçmektedir, bunların katkılarından vazgeçmektedir. Ayrıca, Sosyal Sigortalar Kurumu, böyle bir gelişmeyi öngörmediği için, primlerini ona göre ayarlamadığı için, bunlara emeklilik aylığı ödemekte de son derece güçlüklerle karşılaşmış ve devletin yardımına ulaşmak zorunluluğunu duymuştur. Bu çok gelişigüzel ve hiç bir yanıyla tartışılmayacak bir popülist politikanın ürünüdür, bu kadar erken yaş ve bir israftır. Genel olarak ülke bakımından büyük bir israftır. Çalışan insanını, en çalışacak düzeyde olan insanını, mesleğinde en birikimli dönemde bulunan insanını birden işinden alıp, onu ya başka işlere yönlendirmek veyahut da iş bulamayınca, ki çoğu zaman iş bulamayacaktır, atıl durumda bırakmak; bu, sağlıklı bir politika değildir ve bu durumda, SSK devlete ulaşmak, devletten yardım görmek zorunluluğunu duymuştur.

Onun yanında, başka şeyleri de, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin durumlarını da kısaca şöyle belirlersek; Türkiye’de alınmış olan önlemin ne derece mantıksız ve ne derece zararlı olduğunu hemen görebiliriz. Bakın, emeklilik yaşı, Libya’da kadında 65, erkekte 65; Zaire’de kadında 60, erkekte 62; Hindistan’da kadın ve erkek 60; Fas’ta kadın ve erkek 60; Tunus’ta kadın ve erkek 60; Pakistan’da kadın 55, erkek 60; Ürdün’de kadın 55 ve erkek 60 ve böylece Uganda’ya kadar gitmekte ve Uganda’da da kadın 50, erkek 55. Türkiye’de ne idi; kadın 38, erkek 43. Yani, mantığın alacağı bir şey değil. Bu, ülke bakımından büyük bir israf ve her bakımdan SSK’yı, görevini mali bakımdan görevini yerine getiremeyecek bir düzeye indirgemiştir. Onun için, devlet sosyal güvenlik sistemlerinin mali düzenleri bir değişmez esasa dayanır. Görülen hizmet karşılığında prim almak veyahut da görülen hizmetkarşılığında devlet gelirlerinden bir bölümünü sosyal sigortalar kurumlarının finansmanına ayırmak durumunda olur; ama, öngörülmeyen politik kararlarla alman bazı önlemler, işte, SSK’da olduğu gibi, bir iflasla bir çökmeyle kurumlan karşı karşıya getirebilir.

Aynı durum, tamamıyla dengeli bir yönde gelişen ve herhangi bir sıkıntıya, yani emeklilik yaşı dolayısıyla üstlenmiş olduğu görevi yerine getirmekte herhangi bir sıkıntıya uğramayan Emekli Sandığında da görülmüş. Ne zaman; bu yaş haddinin 38 ve 43’e çekildiği zaman ve Emekli Sandığı da bu durumda mali dengesi bozuk bir sosyal sigorta durumuna indirgenmiştir.

Görülüyor ki, devletin ve özellikle popülist politikaların tamamıyla bir hesap konusu; ne kadar alırsan, o kadar verebilirsin. Ne kadar sağlıklı hesaplar yaparsan, aktuerya hesaplarını gelişigüzel, değişik nedenlerle altüst ederseniz, ne emeklilik yaşma gelenler tam bir güvence altında kendilerini duyabilirler ne de hasta olanlar hastalık nedeniyle devletin sosyal sigortalar kurumunun kurumlarında tedavi görmek zorunda ve durumunda bulunanlar, bu tedaviye ulaşabilirler. Çünkü, bugünkü durumlarda ve bilhassa enflasyonun bu boyutlarda olduğu dönemde, sağlık çok pahalılanmıştır, son derece pahalılanmıştır. İlacıyla doktoruyla başka hizmetleriyle sağlık çok pahalılanmıştır. Şimdi, bu durumda, SSK’nın, Emekli Sandığının gelirlerinin bir bölümünü oluşturan insanların primlerinden mahrum bırakırsanız, 38 yaşında, 43 yaşında onları başka yanlara çekerseniz ve onlar artık katkı veren değil, alan insanlar durumuna indirgenirse, kurumlar bu mantıksızlığa dayanamazlar; nitekim dayanamıyorlar ve böylece önümüze devleti de biraz şaşırtarak -bu popülist politikalar devleti de kendi aldıkları kararlar karşısında şaşırtarak- ne yapalım ne edelim derken, hiç akla gelmeyecek bir tasfiye, bir özelleştirme yoluna götürmüştür. Devletin önde gelen bir görevi sosyal güvenlik, sosyal sigortalar. İşsizliğe karşı, hastalığa karşı, iş göremezliğe karşı, iş kazasına karşı, yaşlılığa karşı devletin görevi var. Bu konularda yardıma muhtaçinsanları devlet kendi durumlarına bırakamaz; hele sosyal devlet hiç bırakamaz. O nedenle, izlenen yanlış politikalar, sosyal güvenlik düzenlerinin mali ilkelerine son derece aykırı politikalar olmuşlardır; gelecek hiç düşünülmemiştir. Bugün geçsin de yarın ne olursa olur, havasına girilmiş ve öylece hareket edilmiştir.

Bunun Türk sisteminde diğer bir örneği, sosyal yardımlardır, “Sosyal yardımlar” adı altında, SSK, emekli aylığının yüzde 70’ini aşan bir miktarda emeklilere bir ek ödenek ödemektedir. Neden; çünkü, enflasyon emekli aylıklarını çok yıpratmıştır ve emekli aylıklarıyla insanlar geçinemez duruma gelmişlerdir. Yoksulluğun sınırına çekilmişlerdir. Bu durumda ne yapılsın, ne edilsin derken, SSK’ca hiç karşılığı olmayan bir yük yerine getirilmek istenmiştir. SSK, prim almadan, hiçbir aktuerya hesabına dayanmadan, emekli aylığının yüzde 7O’e varan bir miktarı ödemek zorunda kalmıştır ve bu tabiî, SSK’nın çökmesine neden olan konulardan biri olmuştur. Ve sonunda devlet ister istemez, bu sosyal yardımı karşılamak zorunda kalmıştır; çünkü, prim karşılığı değildir bu hizmet. Bu yardım karşılığında SSK kimseden 5 para almış değildir, almamaktadır; ama, emekli aylığının yüzde 70’ini aşan bir miktarı emeklilere ödemek zorunda bırakılmıştır. Bu da Kurumu çökerten durumlardan biridir.

Onun yanında, bir süper emeklilik diye bir yeni yol izlendi. Bazı emeklilere altınlarını, şunlarını bunlarını sattırarak, öngörülmeyen birtakım ödemeler yaptırarak, daha yüksek bir emeklilik maaşı sağlamak yoluna gidildi. Burada da gene hesaplar iyi yapılmayarak, bu yolun iflası ile karşı karşıya kalındı ve sonunda terk edilmek durumu ortaya çıktı.

Görüyorsunuz ki, SSK Türkiye’de bugün en çok insana en çok hizmet veren bir Kurum, politik ve popülist müdahalelerle son derece sıkıntılı bir duruma getirilmiştir ve bu tür müdahaleler, bunları yapanlara da yaramamıştır, yaramamaktadır; çünkü, durumun ne kadar bilgisizce ve ne kadar sorumsuzca ortaya çıktığı görülmekte ve bu tür önlemleri alanhükümetler, kuşkusuz kamudan, insanlardan önemli bir tepki zaman zaman görmektedirler.

Ne yapmak gerekir; Türkiye’nin, özellikle SSK’nm durumunda, herşeyden önce, Türkiye’de tarım kesimi, sanayi kesimi, hizmet kesimi gibi bir ayırıma artık son verme zamanı gelmiştir. Türkiye’de tarım kesiminde çalışanlar ve tarım kesiminde küçük toprak sahibi insanlar, sosyal güvenlik kurumlarının yardımlarına her kesimden daha çok ihtiyaç duymaktadırlar, daha az gelire maliktirler. Hastalıklarında, işsiz kaldıklarında, iş göremez durumunda bulunduklarında ve diğer risklerin ortaya çıkmasında herkesten daha çok sıkıntı içindedirler. Binaenaleyh, bu ayırımı bir yana bırakmak gerekir. Sosyal devlet, bunu yapmak zorundadır ve mademki herkesin sosyal güvenliğe hakkı vardır; eğer Anayasanın bir anlamı varsa, Anayasanın bu hükmünü yerine getirmek gerekir. “Devlet, sosyal görevlerini mali olanakları ölçüsünde yerine getirecektir” diye bir hükmün Anayasada yer alması, devleti sosyal devlet olma görevinden kurtarmaz, 60 ıncı maddenin getirdiği genel ilkeden kurtarmaz.

O halde, bir kere, kapsamı geniş tutarak, gerekli ölçüde genişleterek, bugünkü dar bir yoldan ayrılarak, bütün kesimlere, çalışmakta olan ve gelirini yalnız ücretinden sağlayan insanlara yahut da ücrete benzer gelirlerinden sağlayan insanlara devlet sosyal güvenlik kurumlan aracılığıyla uzanmalıdır, elini uzatmalıdır.

Onun yanında, devlet, bazı dalları artık Türkiye’ye getirmekte geciktiremez. Sosyal güvenlik sistemleri içinde bazı dalları, artık yerine getirmekte ihmallik gösteremez; o da işsizlik sigortasıdır. Biliyorsunuz, Türkiye’de işsizlik sigortası yok ve işsizlik sigortası, şu sırada Türkiye’nin en çok gereksinim duyduğu dallardan biridir. Çünkü, Türkiye’de işsizlik çok yoğun; çeşitli nedenlerden ötürü. Her kesime dönük işsizlik var; üniversiteyi bitirmiş olan gencinden, düz işçisine kadar uzanan büyük bir işsizlik var. Neden; yeterince yatırım yapılamamaktadır. Ne devlet ne de özel kesimceyeterince yatırım yapılamamaktadır. Devlet, kendisini ekonomik yaşamdan tamamıyla soyutlamış durumdadır; ama, devletin bir sosyal görevi olduğunu da onun yanında unutmamak gerekir; eğer sosyal devletse.

Bütün bunların yanında, işsizlik, nüfus fazla artmaktadır, bundan kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, işsizlik, en çok düz işçilerde görülmektedir. Yani, herhangi bir kalifikasyonu olmayan işçilerde görülmektedir. Neden; devlet bu insanları yeterince eğitmemiştir, becerebilecekleri bir işte bazı beceriler onlara sağlamamıştır ve düz işçiler, bugün Türkiye’de en çok işsizliğe uğramakta olan işçilerdir ve tamamıyla koyu bir yoksulluğun içine düşmüş durumdadırlar. Devlet bunları kendi haline bırakırsa, büyük sosyal sorunlar ortaya çıkar. Eğer bugün Türkiye’de bu tür sosyal sorunlar, yani ayaklanmalar ve birtakım sosyal tepkiler ortaya çıkmıyorsa, bugün işsizlerin büyük bir bölümünün aile içinde, aile dayanışmasına dayanarak barınabilmeleridir. İşsizlik sigortası yok; böyle bir durumda herkes yaşamak da zorunda olduğuna göre ve bir aile işsiz insanını, belki birkaç işsiz insanını kendi sınırlı olanaklarıyla barındırma yolunu, zorunluluğunu duymaktadır ve bu nedenle Türkiye’de birtakım büyük sosyal sorunlar, bir patlama biçiminde ortaya çıkmamaktadır. Ama, herkese iş bulmak… Anayasada çalışma hakkı var; çalışma hakkı Anayasaya göstermelik olarak koyulmuş değil. Bu çalışma hakkının yerine getirilmesi gerekir. Çalışma hakkına ulaşabilmek için de insanları bazı becerilerle donatmak gerekir, eğitimi onlara kadar götürmek gerekir. İnsanları Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu alanlarda yetiştirmek gerekir; teknik alanlarda, sanayiye kalifiye işçi yetiştirecek alanlarda, teknik okulları alabildiğine geliştirerek bu insanlara bir beceri vermek lazımdır. Çünkü, bugün Türkiye’de kalifiye insan kıtlığı var, kalifiye işçi kıtlığı var. İşçilerin büyük bölümü düz işçi, hiçbir becerisi olmayan işçi. Devlet, durmadan imam hatip okulu açacağına, devlet teknik okulları asıl geliştirmeli, teknik okulları her tarafa yaymalı ve bu yoldan işsizliği, bir ölçüde de olsa, önleme yollarına girmelidir.

İşte, bütün bu konularda yapılması gereken, kuşkusuz devletin yapması gereken çok iş var. SSK’yı bugünkü çöküşten kurtarmak mümkün. Mali sistemi değiştirmek mümkün, prim esasını kaldırmak mümkün ve devlet doğrudan kendi gelirleriyle vergilerle sosyal sigortalar kurumlarmın harcamalarını karşılayabilir, karşılamalıdır. Her yılın masrafı, harcamaları neyse, o yılın gelirleri sosyal sigortalar kurumlarına devlet tarafından sağlanmalıdır. Bu, sade ve basit bir yol olduğu için, uzun uzun birtakım hesapların, aktueryal birtakım dengelerin kurulmasına da gerek yok. Her yıl ne kadar harcayacağım, ne kadar insanım ortalama olarak hasta olmaktadır, emekli olmaktadır, işsiz kalmaktadır vesaire, ona göre bir devlet plan yapar ve bütçesinden genel vergilerden elde ettiği gelirin bir bölümünü tahsis eder.

Onun yanında devlet, elini, bu kurumların yönetiminden çekmelidir, yani; politikayı bu kurumların yönetimine sokmamalıdır. Mütemadiyen genel müdür değiştirilmektedir. Genel müdürlerin ortalama görev süreleri 1 yılı geçmemektedir çoğu kez. Bir işe iyice alışmış, o işi iyice kavramış ve yoluna koyma becerilerine ulaşmış bir insan, bir de bakılıyor ki; hiç de geçerli olmayan nedenlerle, işinden ayrılmaktadır, birtakım politik mülahazalarla. Yani, sosyal sigortaların, sosyal nitelikli kurumların daha çok özerk olması, devletin bu kurumlardan elini çekmesi yararlı olur.

Demek ki, mali bakımdan prim sistemi yerine vergiye dönmek, devletin gelirlerinden bir bölümünü buraya aktarmak, yönetim bakımından da SSK, Emekli Sandığı, Bağ-Kur, hepsini daha özerk bir duruma getirmek gerekmektedir ve tabiî bütün mali dengeleri bozan birtakım popülist önlemleri bir tarafa bırakmak ve alınmış olan önlemleri de bir an önce gözden geçirip yeni birtakım düzenlemelere gitmek zorunluluğu vardır. Aksi takdirde, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemimiz, devlet içinde bir yara olarak kalmaya devam eder ve günün birinde nasıl oluşur, nasıl gelişir pek bilmiyoruz, tasfiye mi edilir, yoksa özel kesime mi aktarılır, başka iklimlerinbir politikası olan özel kesimlere mi aktarılır, orasını bugünden kestirmek mümkün değildir.

Sizlere bazı ipuçları verdim, biraz yararlı olursa mutlu olurum. Ben sözlerimi burada bitiriyorum. Teşekkür ederim. (Alkışlar)

BAŞKAN- Sayın Hocam, biz de teşekkür ediyoruz.

Değerli konuklar, toplantımıza bundan sonra tartışmalı biçimde devam etmeyi planladık; sizin sorularınızla, katkılarınızla devam edeceğiz.

—o—

İKİNCİ OTURUM

—O—

BAŞKAN – Değerli dinleyenler, toplantımızın ikinci oturumunu açıyorum.

Toplantımıza başlarken, hemen bir gözlemimizin altını çizelim; Türk toplumu konuşmayı sevmiyor galiba. Birisi konuşurken dinlemeyi seviyor, salonları dolduruyor, iş soru safhasına gelince kayboluyor ortadan. Şu anda katılımcıların sayısı yarıya indi sanıyorum.

Bu safha sizin sorularınıza ve katkılarınıza açık olan bir aşama.

Buyurun Sayın Engin.

YUSUF ENGİN (Hak-İş Konfederasyonu Genel Eğitim Sekreteri ve Öz İplik-İş Genel Başkanı) – Hocam, çok teşekkür ederiz. Gerçekten bize bir bilgi ziyafeti çektiniz; tebliğinizi zevkle dinledik.

Hocam, hemen hemen SSK da dahil olmak üzere, sosyal güvenlik sistemini çok güzel bir sistematik içerisinde izah ettiniz. Ben, diğer arkadaşlara da zaman kalması bakımından tek soru sormak istiyorum, o da şu: Bilebildiğim kadarıyla -Sayın Genel Müdür Yardımcımız da buradalar, yanılıyorsam düzeltirlerse çok sevinirim- “Vakıflardan sonra Türkiye’de en fazla gayri menkule sahip olan Sosyal Sigortalar Kurumu” deniliyor. Şimdi, bu gayri menkullerin çok büyük bir bölümü, kendi hizmeti dışında, ihtiyacı dışında tutuluyor ve bu 1992’ye kadar çok cüzi miktarlarla birilerine kiraya verilmiş gibi gösteriliyordu. 1992’de SHP-DYP Koalisyonu göreve geldikten hemen sonra bu konuda bir düzenleme yaptılar, şu an tarihini hatırlamıyorum, bu miktarlar biraz artırıldı. Yani, ortama göre, emsaller dikkate alınarak sanıyorum bir değer tespiti yapıldı; ama, zaman içerisinde bu rakamlar da erimeye başladı. Birincisi, SSK’nın bu boyutta bir gayri menkul tutmasına gerek var mı? Varsa, bunun ne şekilde değerlendirilmesi gerekir? Bu konuda bir açıklama yaparsanız sevinirim.

İkincisi, SSK, 1946’larda başlamış, dün 50 nci Yılını kutladık, ilk bakışta -bazı istisnaları vardır ama- 20-25 yıl mensuplarına emeklilik anlamında bir destek falan vermiş değil. Son 15-20 yılda yoğun anlamda emekli vermeye başladı; fakat, bu kadar kısa bir sürede çökmesinin, bu duruma gelmesinin temel nedenlerini biraz önce saydınız; siyasî kadroların popülist yaklaşımları ve özellikle sağ partilerin iktidarda oluşundan kaynaklandığını söylediniz veya bir yönünün buradan kaynaklandığını söylediniz. Ancak, SSK 1991 yılında bile eksi değil artıyla devredilmişti. Burada ben herhangi bir siyasî kadroyu destekleme veya lehte ya da aleyhte düşünce beyan etmek için söylemiyorum; ama, acaba bizim, biliyorsunuz 1991’den sonra SSK’nın bağlı olduğu Bakanlık sosyaldemokrat bir bakan tarafından 4 yıl idare edildi. Ama, gördüğümüz kadarıyla en fazla sıkıntıya düşürülen dönem de bu dönem olmuştur. Acaba, bizdeki sosyaldemokrat anlayışla, Batılı anlamdaki sosyaldemokrat anlayış arasında bir fark var mıdır, varsa nedir?

Teşekkür ederim.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Evet, SSK’nın gayri menkulleri gerçekten önemli bir sorun. Bunların tasfiye edilmesi, satılması düşünülebilir. Bunların korunması da düşünülebilir. Bu da tartışmalı bir konu.

Şimdi, gerçekten çok sayıda gayri menkul var; fakat, bunlar iki nedenden ötürü umulan geliri sağlayamıyor. Biri, bu gayri menkullerin bir kısmı, SSK’nın kendi mensuplarına kiralanmış dürümdalar, yani memurlarına. Bu durumda, kira biraz da sosyal düşüncelerle, memurların durumlarını da düşünerek, biraz aşağılarda tutuluyor. Eğer bir özel kişinin elinde olsaydı, kira çok daha yüksek olabilirdi; fakat, dediğim gibi, SSK’nın elinde sosyal düşüncelerle kira çok aşağılarda tutuluyor. Bu tartışılabilecek bir konu. Bunları tasfiye etmek durumu var. Yani, SSK’ya umulan geliri getiremiyor.

İkinci olarak, bunları tasfiye etmek, satmak var; fakat, bugünlerde değil bence. Şu enflasyonun biraz durulduğu bir döneme ulaşırsa ülke, o dönemlerde satmak -yani ekonomide, fiyatlarda bir istikrar dönemi sağlanırsa, o zaman satmak- yararlı olabilir ve oradan elde edilen gelir, fiyatlardaki istikrar nedeniyle bir kayba uğramayabilir. Elde edilen gelir başka alanlarda değerlendirilebilir. Fakat bugün, bu durumda, enflasyonun oldukça yüksek olduğu bir durumda, bu gayri menkulü tasfiye etmek, satmak çok yarar sağlamayabilir. Kurum biraz gayret sarf etsin, kendi mensupları dışında kiraladığı kimselerden rayiç neyse onu almaya çalışsın ve bunun için belki bir özel organizasyona da gerek duyulabilir, SSK içinde, belki de şimdi var, bilmiyorum. Yani, bu kira konusuyla özellikle ilgilenecek bir birime, bir müdürlüğe de belki bir ihtiyaç duyulabilir. Fakat, bugün satmanın çok yarar sağlayacağını düşünmüyorum.

BAŞKAN – Sayın Hocam, isterseniz bu gayri menkul konusuyla ilgili bir de Sayın Kuşoğlu’na söz verelim; buyurun efendim.

BÜLENT KUŞOGLU (SSK Genel Müdür Yardımcısı) – Teşekkür ederim.

Hocam, söz almışken size de çok teşekkür etmek istiyorum. Hakikaten çok etraflı, çok geniş ve bu arada detaylara da dikkat ederek çok güzel bir sunum yaptınız; bizler için çok doyurucu oldu.

Ben, Yusuf Beyin de sorusundan hareket ederek, son günlerde SSK konusunun çok fazla tartışılmasından yola çıkarak, bir hususu açıklamak istiyorum. Kurumun yöneticileri olarak bizler de çok fazla yükleniyoruz herhalde, biraz SSK’ya haksızlık ediliyor gibi. Kurum gerçekten darboğazda, bir finansal sıkıntı var; fakat, Kurum Türkiye için çok çok önemli. Bugün 25 milyon kişiyle ilgilidir diyoruz, 25 milyon kişinin sosyal güvenliği, sağlığı bu Kurum tarafından sağlanıyor diyoruz. Şu anda 4,5 milyon kadar sigortalı var, 2,5 milyon emekli var; bir araya getirdiğimizde 7 milyon ediyor. Bu 7 milyonu, Türkiye’de bir aile kaç kişiden oluşur; 4 diyorsanız 7’yi 4 ile çarptığınızda 32, 3 diyorsanız 28 milyon insan eder- tabiî asıl rakamı da ilave ederek 28 diyorum- ki bu da büyük rakamlara ulaşıyor. Türkiye nüfusunun aşağı yukarı yüzde 20’sinin sosyal güvenlik kapsamında olmadığı hesaplanıyor, 21 milyon kişi olarak hesaplanıyor bu da. Fakat, dikkat edelim, Türkiye’de gelir dağılımı çok bozuk ve gün geçtikçe de bozuluyor. Enflasyon çok yüksek, uzun zamandan beri, 1973’lerden beri bu şekilde devam ediyor.

Büyük bir işsizlik var, işsizlik giderek artıyor. 30 yaşın altında nüfus, Türkiye nüfusunun aşağı yukarı yüzde 60’ını oluşturuyor; çok genç bir nüfus var ve Türkiye, biliyorsunuz, terörün ya da dünya terör örgütlerinin cirit attığı bir ülke bir anlamda da. Böyle bir ülkede sosyal patlamalar olmuyor, çok büyük toplumsal patlamalar olmuyor. Neden olmuyor; yani, Türkiye’de emniyet çok iyi çalıştığı için mi olmuyor. Aslında, Türkiye’de Sosyal Sigortalar Kurumu olduğu için olmuyor bir anlamda. Aslında, bunu inkâr etmemek lazım. Çünkü, sosyal güvenliği olmamakla beraber, bugün – Hocam belirtti- tarımda geniş çapta sosyal güvenlik yoktur; fakat, çok iyibilinmiyor, biz de sayı olarak ne kadar olduğunu bilmiyoruz ama, en az 500 bin kişi şu anda tarım sigortalısıdır, 8 ay çok düşük orandan prim öder ve istediği zaman bu primi öder, yani onun düzenli ayları da yoktur ve sosyal güvenliğe, özellikle sağlıkla ilgili sosyal güvenliğe böylece kavuşur ve ihtiyacı olanlar bunu yaparlar. Yani, ameliyata ihtiyacı varsa, ilaca ihtiyacı varsa, kişilerin hemen sigortalı olup bu ihtiyaçlarını giderebilirler. Bugün Türkiye’deki hemodiyaliz hastalarının yüzde 80’i -Sağlık Daire Başkanımız Haluk Bey burada- Türkiye’deki nüfusun SSK kapsamında. Kalp hastalarının, sanki sadece sigortalı hastalar kalp ameliyatı, by-pass ameliyatı geçiriyorlar gibi, büyük bir çoğunluğu sigortalıdır. Yine, kanser ya da çok büyük maliyetler gerektiren hastaların çok büyük bir bölümü sigortalıdır.

Sigorta, çok büyük bir işlev yapıyor. Yani, ihtiyacı olan geliyor SSK’ya kolaylıkla girebiliyor. Aslında bir sınır olması lazım. Sigortacılıkta, sosyal güvenlik geniş anlamda, biraz önce Hocamın anlattığı anlamda çok geniş, tüm ülke nüfusunu kapsaması lazım, sosyal sigortacılık sadece prim ödeyenleri kapsaması lazım. Ama bizde, sosyal sigortacılıkla sosyal güvenlik birbirine karışmış durumdadır. Sigorta kuruluşu olan SSK, aynı zamanda sosyal yardımlar da veriyor; istemeden de veriyor, birçok kimseye veriyor. İşte bu ameliyatları, hemodiyaliz hastalarını, kanser hastalarını, ilaca ihtiyacı olanları, herkesin ihtiyaçlarını gideriyor. Bu Türkiye için çok büyük bir görevdir, emniyet supabıdır. Yani, bu ortamda problemin olmaması, aslında SSK nedeniyle olmaktadır; bunun inkâr edilmemesi lazım. Dolayısıyla zaten SSK’nın tasfiyesi diye de bir şey söz konusu olmamalıdır. Bu, fiilen de mümkün değildir.

Gayri menkuller konusuna gelince; Yusuf Beyin açıkladığı gibi, gayri menkuller, 1993’te çıkan bir kanunla şu anda çok iyi değerlendiriliyor. Hatta, aşağı yukarı Türkiye’de en fazla kirası olan gayri menkuller SSK’nın gayri menkulleridir. 3917 sayılı Kanunla, tüketici fiyatları endeksine göre belirlendi fiyatlar. Şu anda çok kimse tutamıyor. Hatta biz kiralayamadıkları için boş kalmasından yakınmaya başladık.

Bir de şu var; sürekli olarak 50 yıldan beri SSK’nın fonlarının çarçur edildiği söyleniyor ama; bir taraftan da bakarsak, nerelere yatırılabilirdi bu fonlar. Batıda sosyal güvenlik kuruluşlarının fonları menkul kıymetlere yatırılır, şu anda bizim borsa olarak bildiğimiz alana plase edilir. Bizde yoktu ki böyle bir sermaye piyasası, şimdiye kadar oluşmamıştı. En fazla yapılabilecek çok büyük … Kurumun 1996 bilançosu 419 trilyondu, 500 trilyonu geçecektir yıl sonunda. Peki, bu fonları nereye yatırabilirsiniz? Türkiye’de bu fonları kullanabilecek bir sermaye piyasası var mı; yoktur. Yani, geçmişte de bunları yatırabilecek -gayri menkuller dışında- pek fazla bir alan yoktu. Devlet tarafından alınmış çok düşük faizle değerlendirilmiştir; bu doğru, fakat devlet nihayetinde geri de ödeyecektir ve bugün bunları ödemeye başlamıştır da. Ama, bir sosyal güvenlik kuruluşu olarak başka nerelere yatırım yapabilirdik, düşünüyorum, doğrusu çok fazla da bir alan aklıma gelmiyor. Gayri menkuller bir de bankaya yatırılabilirdi; zaten herkes bankaya yatırıp faiz alabilir. Belki sigortalıların kendileri bizatihi onu daha iyi yapabilirlerdi.

Tarım sigortalılığından bahsettim, yani istemeden de olsa, tarımda bir sosyal güvenlik söz konusu olmuş.

Hocam, bir de siz konuşurken bazı konuları not almıştım, müsaade ederseniz onlara değinmek istiyorum. Türkiye’de çok iyi bilinmeyen bir konu da, maalesef sosyal güvenlik. Yani, bu devlet tarafından da bilinmiyor, vatandaş tarafından da, sigortalı tarafından da bilinmiyor, işveren tarafından da bilinmiyor. Kimse geleceğini düşünmüyor. Bu, çok önemli, öyle bir kavrayışın, öyle bir anlayışın olması lazım, öncelikle bunun benimsetilmesi lazım. Biz 25-30 milyon kişiye hitap eden bir kuruluş olarak bir Halkla İlişkiler Müşavirinden ya da uzmanından yoksunuz; devletten böyle bir kadro alamıyoruz. İşte, bunların olması, bunların anlatılması lazım.

Bir de, bizim Kurum olarak çok büyük bir eksiğimiz, devletin çok fazla işimize karışması. Bugün yatırım yapmak için, gayri menkul almakiçin, inşaat yapmak için, hastanelerimize teçhizat almak için ya da hastane açmak için, personel almak için hep Başbakanlığa, Devlet Planlama Teşkilatına yazmak, izin almak zorundayız. Biz Bakan aracılığıyla yazıyoruz, Bakan “Şu şu sebeplerle şunun alınması gerekir” diye yazıyor, altını imzalıyor, Planlamadan bir şube müdürü “Olmaz” diyor; bu halde yani, böyle bir çarpık düzen var, yanlış bir düzen var. Tabiî, bunların düzeltilmesi lazım. Devletin, Kurumun işlerine bu anlamda karışmaması lazım. Denetleyici olması lazım ama, ‘yapacağı işler konusunda yönlendirici olmaması lazım, kısıtlayıcı olmaması lazım; ama, denetim görevini çok iyi yapamıyor belki ama, bu kısıtlama görevi konusunda çok başarılı. Dolayısıyla ne kadroları doldurabiliyoruz ne de gereken yerlere yatırım yapabiliyoruz, gereken işleri yapabiliyoruz maalesef.

Tabiî, bu bir de altyapıda çok büyük eksiklikler getiriyor. Son 20 yıl dünyanın -ki milyonlarca yıllık bir dünya bu- en fazla değiştiği dönem. Yani, 1000 yılından 1960’lara kadar ne kadar mesafe kat edilmiştir bilmiyorum ama, son 20 yılda kat ettiği mesafe ondan daha fazla, teknolojik açıdan. Tabiî, bu kültürde, anlayışta, gelenek görenekte, devlette çok şeyi değiştirdi; fakat, kurumlarımız değişmedi, bunun sıkıntısını yaşıyorlar. Bütün dünya belki bu sıkıntıları yaşıyor ama, Türkiye daha fazla yaşıyor, SSK daha fazla yaşıyor. Biz bir otomasyona bile geçemedik, çok büyük yatırım gerektiriyor ama; otomasyon, bilgisayar teknolojisi Türkiye’nin teknolojisi değil, bizim yarattığımız bir teknoloji değil, çok pahalı, alamıyoruz. Paramız olsa da devletten iznini alamıyoruz, biz de yapamıyoruz, çünkü bilgisayar uzmanlarımız yok, o insanlara eğitim veremiyoruz, para veremiyoruz… Bu tür sıkıntılarımız var.

Bir de ilave olarak, Kurumda çalışan birisi olarak, Kurumun altyapısıyla ilgili sıkıntılarımızdan bahsetmek istiyorum. Bir de, yine dağınık oluyor ama- aklıma gelmişken şunu da söylemek istiyorum; Kurumda geriye doğru borçlanmalar çok fazla oldu. 1969’lu yıllardan beri geriye yönelik olarak borçlanılıyor ve emekli olunuyor. Bu, Kuruma çokbüyük zararlar verdi. Yusuf Bey burada, işçiler, Kurumun sahibi olarak işverenler hiç karşı çıkmadılar; bu da büyük bir problem doğurdu. Yani, Kurum fonlarının iyi değerlendirilmemesi kadar, bu borçlanma kanunlarının da Kurumun bu durumda olmasının çok önemli etkisi vardır.

Teşekkür ederim efendim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Hocam.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Evet, sizin açıklamalarınıza katılıyorum. Bu geriye doğru borçlanma durumu gerçekten üzerinde durulması gereken bir konu, saçma bir şey. Başka ülkelerde bu tür uygulamaların olduğunu da sanmıyorum. Çalışmadan eline bir miktar para geçen kimse, hemen SSK’ya gereken bir miktarını yatırıp emekli olmak imkânlarını sağlıyorlar ve oradan da tabiî, hastalık sigortasından vesaireden o şekilde yararlanıyorlar. O bakımdan, o konu üzerinde çok iyi durmak gerekir.

Bir de, sosyal patlamalara neden olabilecek birtakım gelişmelerin bugün Türkiye’de görülmemesinin önemli bir faktörü, SSK’nın var olması, yaptığı hizmetin bu tür patlamaları önleyici nitelikler taşıması. Bu da doğru.

Bu gayri menkullerin satılmasından yahut da başka gelirlerden elde edilecek paraların nerede nasıl değerlendirileceği konusu var. Şu sırada bu değerlendirmeye gitmeye gerek yok, bütçede açık var, o açığı kapamaya doğru yönelir ve ısrarla devletin yardımına gitme durumundan kurtulur ve bu bürokratik açıdan da Kurum için büyük bir külfet. Yani, bu gayri menkullerin kiraya verilmesi, bunların izlenmesi, onarımları, kiracının çıkması vesaire… O bakımdan, bunların muhafazası çok yararlı mı, bunda benim tereddütüm var. Yalnız bir şey var, bu, bugün değil de daha elverişli olan bir zamanda bunların satılması. Yani, paranın değerinin enflasyonla eritilmediği bir dönemde bunların satılması kuşkusuz Kuruma çok daha yararlı olabilir.

Sosyaldemokratlık meselesine gelince; Mehmet Moğultay’ın Çalışma Bakanı bulunduğu dönemde bu yaş konusu SSK’nın önüne geldi ve oradanbaşladı tabiî. Bu büyük bir açık getirdi. Umuldu ki, bu erken emekli olan kişiler bir istihdam alanı açacaklar, arkadan gelen gençler bunların yerine alınacak ve bu suretle gençlere bir olanak sağlanmış olacak. Fakat öyle olmadı; açık o kadar büyük oldu ki birden şaşırtıcı oldu. Bir de sosyal yardımlar konusu aynı şaşırtıcılığı taşıdı. O nedenle, bir sosyaldemokrat politikası değil, Demirel hükümetleri zamanında bu , konu zaten düşünülmüştü; fakat, Demirel hükümetleri bunu gerçekleştiremeden, Koalisyon Hükümeti çıktı ortaya ve’iyi niyetle yapıldı sanıyorum. Fakat, sonu ve mali dengeler iyi hesaplanmadığı için ve umulan da gerçekleşmediği için, SSK bugünkü durumla karşı karşıya geldi. Tabiî, bu durumun bir an önce giderilmesinde yarar var. Yalnız, biliyorsunuz burada işçiler çok gürültü yapıyorlar. Onların bu durumlarını da bir yerde haklı bulmak mümkün. Hele bazı mesleklerde ömür çok kısalıyor, biliyorsunuz genellikle maden ocaklarında. Onlar için ayrı birtakım formüller düşünülebilir; fakat, genelde bu yaş dünyada rekor kırıvor. Zelenka ısrarla bu konuların üzerinde durmuştu. Biliyorsunuz Zelenka ta 1946’larda Türkiye’ye bir heyetle beraber geldi ve sosyal güvenlik konuları konusunda -o zaman SSK, İşçi Sigortaları adı altında daha yeni kuruluyordu- bu mali dengeler üzerinde çok ısrarlı olarak durmuştu; fakat, ondan sonra da yakın zamanlara kadar … emekli oluncaya kadar ısrarla idareyi biraz ısrarlı ikaz etti: “Bu durum devam ederse çok sıkıntılı durumlara düşerseniz” dedi ve nitekim de öyle oldu. Onun için, SSK’nın sorunları büyük. Radikal çözümlerden ürkmemek lazım. Yani, mali sistemini değiştirmek pekala mümkün.

Niye prim sistemi de vergi yoluyla karşılamaz ki?.. Bir yılın masraflarını o yılın vergileriyle karşılaşma… Devletin gelirleri içindeki vergilerden. Bir yılın masraflarını hesap edersiniz, devletten “Sizden şu kadar bir karşılık istiyorum” diye, onun karşısına geçersiniz ve bu Kuruma çok daha bir kolaylık sağlar. Politik müdahalelerle gidişi bozmayı da önleyebilir. Ben, Kurum olarak şu şu şu nedenlerle 1997 bütçesinde sizdenşu kadar para istiyorum; devlet de gelirini ona göre ayarlar, herkes katkıda bulunmuş olur.

Bir de SSK’yı en çok zarara uğratan konulardan birisi, asgarî ücretle herkes çalışıyor gibi. İşveren ücretleri hep asgarî ücretten ele almakta ve bu durum, gerçi belki SSK bakımından aylık bakımından çok tehlikeli değil ama, hastalık sigortasında -çünkü, aylığı nasıl olsa asgarî – ücrete göre ayarlıyorsunuz- SSK en yüksek ücretli kişiye ne sağlıyabiliyorsa, asgarî ücretle çalışan kimseye de onu sağlamak zorunda. Burada maliyet farkı çok büyük. 100 bin lira ücreti hesaplanmış ve ona göre bir aylık bağlanmışsa sigortalıya, o birkaç milyon liradan aylığı hesaplanan kişi, sağlık bakımından ne elde ediyorsa, o da sağlık bakımından aynı şeyi elde etmek durumunda. Bu büyük fark; bugünkü sağlık maliyetleri bakımından bu büyük fark. Bunun üzerinde durmak lazım. Bilhassa müfettişlerinizi bu yönde harekete geçirin; ama, müfettişlik sıkıntısı çektiğinizi de Kılıçdaroğlu bir konuşmasında söyledi. Uzun yıllardan beri müfettişlik sınavı açılmıyormuş. Türkiye’nin bugünkü ortamında bir denetim olmazsa ve işveren başı boş kalırsa, SSK’dan yalnız yararlanmak ister, hiç külfet istemez.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz efendim.

Efendim, sorularda bir ricam olacak; şimdi dizimizin esas amacı, tanıklığa yönelik şeyler. Biraz genel düzeyde kalıyoruz. Bence sorularda Hocamı uygulamaya ilişkin gözlemlerini açıklamasına izin verecek sorularla onu sıkıştırırsak daha iyi yaparız diye düşünüyorum.

Buyurun Sayın Yanık.

MURAT YANIK (Öziplik İş Sendikası Genel Mali Sekreteri) –

Öncelikle Hocama teşekkür ederim. Siz bahsettiğiniz için ben hemen geçiyorum.

Hocamın tebliğinin başından sonuna kadar, hepsine katılıyorum. Yalnız bir şeyden bahsettiniz; gelişmiş ülkelerdeki emeklilik yaş sınırı, az gelişmekte olan ülkelerdeki emeklilik yaş sınırından bahsettiniz. Türkiye’ninbu ortalamanın altında kaldığından bahsettiniz. Şimdi, ben işin diğer yönüne gireceğim; yani, bunlar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlantılı. Türkiye’de çalışma hayatı, özellikle özel sektörde çalışma hayatını, bilmiyorum bilenler varsa şayet, ortalama kıdem özel sektörde 10 yıl, tekstil sektöründe bu 5 yıla kadar iniyor. Şimdi, ben yükseltilmesine fazla bir itirazım yok, bağırmıyorum, yanlış demiyorum. Bunlar da ele alınırsa, bence sağlıklı sonuca gitmiş oluruz. Gerçi öneriler konusunda değindiniz; işsizlik sigortası, iş güvencesi… Bunlarla birlikte Türkiye’deki emeklilik yaşı ortalamasının artırılmasını bunlarla değerlendirirsek sanırım doğru sonuca gitmiş oluruz. Çünkü, demin Sayın Genel Müdür Yardımcısı da bir konudan bahsetti, “Geriye doğru borçlanmadan dolayı işçiler sesini çıkarmadı” dedi. Şimdi, SSK öyle bir kurum ki, biz para veriyoruz, devlet yönetiyor. Devlet, bizim adımıza da yönetiyor. Yani biz mi istedik geriye doğru borçlanmayı; hayır, devletin kendisi istedi. Niçin; oy orantılı olarak istedi bunu. Bunda bizim suçumuz yok.

Sanırım, emeklilik yaş sınırının yükseltilmesiyle ilgili önerilerinizi eksik diye düşünüyorum. Gerçi önerilerinizde değindiniz, yükseltilmesiyle ilgili Türkiye’de işsizlik sigortası iş güvencesiyle birlikte düşünülürse faydalıolur diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Tabiî, o konu tartışmaya açık bir konu. Bu emeklilik yaşı üzerinde hiç tartışmamak gerekir. Yani, siz kabul ediyor musunuz 38 yaşında, 43 yaşında emekli olmayı?!.. İşte Kurumu bugünkü duruma getiriyor. Çalıştıkça da, kıdem arttıkça da emekli maaşı artacak tabiî bir miktar. Çok erken emekli olunca şu faraziye ile de ortaya çıkılıyor; “Emekli maaşımı alırım, ek bir iş bulur, onu emekli maaşıma eklerim ve daha sağlıklı, daha iyi bir yaşam düzeyi sağlayabilirim…” Ama, umduğunu buluyor mu geniş ölçüde, bugünkü koşullarda; bulamıyor.

Konuyu biraz boyutlarını genişleterek düşünürsek, ülke bundan bütün olarak bir şey sağlamıyor, tersine, ülke, toplum bundan zarar görüyor. Yetişmiş bir insanı işinden atıyorsunuz, “Sen kendine göre bir iş bul” diyorsunuz. Yahut o öyle umuyor, ikinci bir geliri öyle sağlıyor; ama, bu umulan her zaman gerçekleşmediği gibi, yolları da tıkıyor. Kime tıkıyor yolları; genç kuşaklara. İş bulma bakımından genç kuşaklara nazaran daha şanslı bir deneyimi olan, az çok bir çevresi olan insan, daha çok şansa sahip. Üniversiteden mezun olan bir genc’e nazaran iş bulma bakımından avantajlı. O nedenle biraz genç kuşağın önünü tıkıyor. Bütün bunları bir bütün olarak düşünmekte yarar var. Ben, SSK’nın bir reforma gitmesinde yarar umuyorum. Nitekim, galiba bu konuda Dünya Bankası ile Uluslararası Çalışma Örgütü bir çalışma yapmışlar; bir reform önerisi hükümetlere sunulmuş sanırım yahut da sunulmak üzere. Yani, SSK’da iş bu boyuta varmış. SSK’nın bugünkü durumu ve uluslararası soruna dönüşmüş bazı kurumlar nezdinde, Uluslararası Çalışma Örgütü nezdinde, Dünya Bankası nezdinde. O nedenle, bir radikal reform, bugünkü sistemden biraz ayrılma; ama, kuşkusuz bunu devlet de isterse ve prim sistemini bir tarafa bırakıp, vergi yoluyla finansmana gitme…

Bir de, şu olumsuzlukları ortadan kaldırmak; ne devlet ne de özel kesim prim borçlarını ödemiyorlar. Devlet, örnek oluyor. Sanırım trilyonlarca lira borç var iki kesimden de. Bunun üstüne gitmek gerekir. Nasıl olur da devlet borçlarını ödemez! Peki, SSK görevlerini nasıl yerine getirecektir bu durumda, onun için aksamalar olur. Çökmekten bahsediliyor, çökmeler olur. Bu konunun da üzerinde durulması gerekir.

Bir de, son yıllarda özel kesimde yeni işe girenlerin hep asgarî ücretle gösterilmeleri konusu birtakım, bilhassa sağlık sigortasının finansmanı bakımından ve verdiği hizmetler bakımından büyük sorunlar ortaya çıkarmakta; çünkü, asgarî ücretle çalışan insanla, onun çok üzerinde çalışan insanın sağlık hizmetlerinden yararlanma olanakları eşit. Bir yerde, asgarî ücretle çalışan işçi, ama kendisinin kusuru olmaksızın, işverenin böyle birbildiride bulunmasının sonucunda, Kurum böyle bir durumla karşı karşıya gelmekte. Bu gibi durumların önlenmesini, tabiî Kurumun iyice bir denetim mekanizmasına ulaşması lazım. 8-10 yıldan beri müfettiş imtihanı açamayan ve müfettişlerini iyice çalıştıramayan, yaşlanan müfettişlerinin yerine genç müfettişleri alamayan bir Kurum, doğal olarak bürokraside böyle birtakım sorunlarla karşı karşıya gelir; bunlar birike birike de içinden çıkılmaz durumlar yaratır.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz efendim.

Buyurun Sayın Kızıl.

VESİLE KIZIL (Maliye Bakanlığı-Bütçe Uzman Yardımcısı) –

Hocam, özellikle sizin konuşmanızın odaklandığı nokta, bu finansman konusu ve özellikle prim sisteminin terk edilmesi konusu. Ancak, her ne kadar sosyal güvenlik hakkı Anayasal bir haksa, eğitim, güvenlik, sağlık hizmetleri de Anayasal bir hak ve tabiî bunların sağlanması da devlet üzerinde bir yük. Sosyal Sigortalar Kurumunun bütçeden aldığı payı şu anda hatırlamıyorum; ancak, SSK’nın payı, özellikle SSK’nın finansmanı olan primler çok önemli bir yer tutuyor; gelirlerinin yüzde 90’a yakını primlerden oluşuyor. Ancak, sizin de söylediğiniz gibi, kamu kuruluşları olsun, özel sektör olsun, primlerini ödemiyor.

Finansman konusunun çözümü, tamamen primli sistemden vazgeçerek, devletin kaynak sağlaması, yani finansmanın tamamını devletin yapması çözüm sağlayacağını zannetmiyorum bu bütçe olanaklarıyla. Ancak, prim sisteminin yerleşmesi ve işte sizin de bahsettiğiniz gibi, primlerin ödenmesinin tam olarak sağlanması gerçekçi bir çözüm olabilir diye düşünüyorum.

Onun dışında, son yıllarda sosyal güvenlik kurumlarının bir çatı altında toplanmasına ilişkin bir çalışma yapıldı. Bu konu tam bir çıkmaza girdi ve özellikle prim sistemlerinin farklılaşmasıyla, farklılığından kaynaklanan ve bu yöntemin oluşamayacağını, yani sosyal güvenlik kurumlarının bir çatı altında toplanamayacağına dair bir karara varıldı. Hep radikal çözüm, radikal çözüm diye bahsettiğiniz konu bu olabilir. Sosyal güvenlik kurumlan bir çatı altında toplanarak ortak bir prim sistemi getirilerek bir çözüm yoluna başvurulabilir diye düşünüyorum. Bu konuda sizin görüşünüzü öğrenmek istiyorum.

BÜLENT KUŞOĞLU – Vesile Hanım, önemli bir konuya temas etti. Türkiye’de özelleştirme tartışılıyor, tasfiye tartışılıyor; bu birdenbire gündeme geldi ama, bunlar zannediyorum Türkiye’de sosyal güvenlik konusunun çok iyi bilinmemesi dolayısıyla oldu.

SSK’nın topladığı primlerin vergiden bir farkı var. Vergi olarak ödediklerimizin tümü devlete gidiyor, herhangi bir karşılık beklenmeksizin vergi alınıyor devlet tarafından. Halbuki, sigorta primlerinin devletin geliri olması diye bir şey söz konusu değil. Sigorta primleri, kişinin gelecekteki risklerine karşılık toplanıyor. Yine, o kişinin geliridir, devletin geliri değildir. Devlet, sadece sosyal sigortalar kurumunda, Anayasada belirtildiği üzere, teşkilatı kurmakla görevlidir ve teşkilatı kurmuştur. Bizler, SSK’da çalışanlar 657’ye tabi değiliz, devlet memuru değiliz, paramız devlet bütçesinden gelmiyor, SSK’nın bütçesi devlet bütçesine dahil değil; genel bütçenin dışında. Yani, Sigorta tümüyle devletin dışında. Fakat, bu dönemde tabi ki açıklar verilmeye başlandı. Şu andaki sisteme göre sigortalılar prim ödüyor;milyon emekliye bu anında yansıtılıyor, birikmiş herhangi bir para yok. Şu anda mevcut sigortalılardan aldıklarımızı emeklilere aktarıyoruz ve bu eksik kalıyor, bunu da Hâzineden tamamlamaya çalışıyoruz.

Şimdi, özelleştirme biraz önce söylediğim sebeple mümkün değil; çünkü, prim gelirleri devletin geliri değil. Devlet, kendisinin olmayan bir şeyi satamaz, parasını da Hâzineye irat kaydedemez. Özelleştirme, devletin satması, parasını alması demektir. SSK devletin değil. Aslında, bu konuya işçilerin ve işverenlerin sahip çıkması lazım, “Bizimdir” demeleri lazımdır. Dolayısıyla kesinlikle özelleştirmeden söz etmemek lazım; çünkü, fiilen öylebir şey mümkün olamaz. Yani, burası herhangi bir yerin satılması gibi değildir. Yani, bir çimento fabrikasının satılması gibi değildir SSK’nın durumu. O tümüyle devletindir, diğer KIT’lerde devletin payı vardır ama, SSK’da devletin payı yoktur. Eğer devlet katkısı olsa bile, o yine de devletin sermayesinin olduğu anlamına gelmez. Yani, kısaca, özelleştirmeden bahsedilemez demek istiyorum. Diğer yandan, özel emeklilik, kurumlarının geliştirilmesinden bahsediliyor. Şu anda bütçe, aşağı yukarı 1,5 katrilyon iç borca sahip, konsolidasyondan bahsediyoruz. Türkiye, bu nedenle çok sıkışmış durumda; bunu ancak bütçe, Hazine anlayabilir. Gerçekten çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Bu ortamda, bana göre, tutup da özel emeklilik kurumlarının yaygınlaştıralarak, yani özel sigortacılık yaygınlaştırılarak Türk sigorta gelirlerinin o tarafa kaydırılması halinde, devletin yükünün artması söz konusu olacaktır; dolayısıyla bu da fiilen mümkün değildir.

Bir de, Sayın Hocamın söylediği tümüyle vergi gelirlerinden finanse edilmesi. Ben onu şöyle anladım, sosyal güvenlik vergisi ihdas edilecektir, şu anda toplanan primler yerine, dolayısıyla tümüyle sosyal güvenlik bu şekilde finanse edilecektir. Aşağı yukarı şu andaki sistem de ona geliyor, Hocamın söylediğinden ben onu anlıyorum. Yani, mevcut durumu o çok fazla değiştirmiyor. Sosyal güvenlik vergisi konmasıyla bir kaynak yaratılmasını, primlerin o tarafa aktarılmasını, vergi olarak toplanmasını anlıyorum ben Hocam. Öbür türlü, devletin şu andaki 1,5 katrilyonluk borcuyla, konsolidasyon zorunluluğu ile ne özel emeklilik kurumlarının yaygınlaştırılması, öyle bir politika üretilmesi söz konusu olabilir, ne de tam bir Alman sistemine ya da o Beveridge sistemine geçilmesi söz konusu olabilir diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Devletin gelirlerinden finanse etmek konusu, sosyal güvenlik vergisi adı altında yeni bir vergi de konulabilir yahut mevcut vergiler ona göre ayarlanabilir. Bu bir tercih sorunu olacak.

Özelleştirme, ona bir ara tasfiye de dediler, galiba Hükümet Programında okunmadı ama, bir yerde tasfiye sözü geçti. Yani, kuramların tasfiyesi, sistemin tasfiyesi anlamına gelen sözcükler geçti. Bir kere, özelleştirmeye bugünkü Türkiye hazır değil, özel kesim hazır değil. Böyle bir büyük yükü, özel kesim hangi organizasyonlarıyla hangi imkânlarıyla karşılayabilecek. Özel kesim, çok sınırlı bir sigorta sistemi içinde yürüyüp gitmektedir. Fakat, böyle sosyal yanı birinci planda olan özel kesimin üstlenmesi fiilen mümkün değil. Kabul etseniz bile, “Gel al” deseniz bile, özel kesimin gelip alacağını sanmıyorum; fiyasko olur. O nedenle bence özel kesim üzerinde hiç durmamak lazım. Kaldı ki Anayasa engel buna. Anayasa değiştirilmeden, devlet bir görevini özel kesime nakledemez, aktaramaz; 60 ncı madde buna engel, 2 nci madde buna engel. Mümtaz Soysal Hoca hemen Anayasa Mahkemesini bu konuda da bir yoklar, haklı olarak yoklar; çünkü, bu konuda son derece haklı çıkar. O nedenle bu kuramların özelleştirilmesi öyle kolay bir sorun değil. Bugünkü sistemi radikal bir biçimde gözden geçirip, devam etmekte bence daha çok yarar sağlanır. Çünkü, bugünkü sistemin bir birikimi, deneyimi var ki, o kolay kolay, her zaman sağlanabilecek bir durum değildir. Bu deneyimden yararlanmak ve daha iyi bir düzene ulaşmak, bazı radikal tedbirleri, önlemleri, örneğin prim yerine vergi yoluyla finansmanı göze almak ve bir de biriktirim sistemi yerine, her yıl değişen tercih sistemini göze almak, harcamalara göre gelir… Ne harcama yapacağım, her yıl devletten ona göre gelir isteyeceğim. Tabi, devlet bu işi vergiler yoluyla karşılayacak.

Bir iki radikal önlem, köklü önlem sorunu çözmekte yararlı olabilir; fakat, tabi sorunun bütününü çözmez, birtakım aksaklıkları da ortadan kaldırmak lazım. Bilhassa bu yaş konusunu ele almak lazım.

BAŞKAN – Ben, Bülent Beye bir şey sormak istiyorum, çok da dağıtmak istememe rağmen, şimdi siz primlerin belli hedefler için toplandığını söylediniz. Peki, bu modele, iş kazaları, meslek hastalıkları ve hastalık sigortalarından toplanan primlerden gelen artıların yaşlılıksigortasına aktarılması, aslında hedef dışına çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

BÜLENT KUŞOĞLU Hocam, tabi bu da çok güzel bir nokta. Sigortacılıkta, bizde de, prim belgelerinde Uluslararası Çalışma Örgütünün normlarına göre 7 tane sigorta dalı var. Her riske göre prim toplanıyor, oranları belli, prim belgeleri üzerinde miktarı belli; fakat, bir önceki konuşmamda belirtmeye çalıştım, artık SSK sigortacılık yapıyor olmaktan çıkmış, aynı zamanda sosyal güvenlik kuruluşu haline gelmiş. Yani, devlet yardımlarını da biz veriyoruz, o hale gelmiş durumda. Dolayısıyla da aktüaryal hesap kesinlikle yapılamıyor hiçbir şekilde. Maaşlar tümüyle devlet tarafından veriliyor. Hocam çok güzel anlattı, sosyal yardım zammı ihdas edildi, karşılığı olmadan ödemeler yapıyoruz. Bugün 4 960 000 lira bir sosyal yardım zammı ödüyoruz. Bugün, kişilerin yüzde 50’si asgarî ücret üzerinden prim öder, asgarî ücretin neti 5-5,5 milyon lira arasındadır. Yani, 5,5 milyon lira ile geçindiğini beyan eden kişiler, emekli olduklarında bizden 10,5 milyon lira maaş alıyorlar. Böyle anormal, sigortacılık prensipleriyle bağdaşmayan ölçülere ulaşmış durumda. Dolayısıyla artık gelir iş kazalarından mı geliyor, sağlık geliri mi; bunlara bakılmıyor. Biraz önce Hocam orijinal adını “Tercih sistemi” olarak belirtti, çok güzel birkarşılık, biz onu bulamamıştık; yani, mevcut sigortalıların tümüyle emeklileri finanse etmesi. Şu andaki sistem, tümüyle o şekilde yürütülüyor ve aktüeryal hesap maalesef yapılamıyor, bizde de aktüer kalmadı. Dolayısıyla da maalesef, bu risklere göre ayırmayı yapamıyoruz. Fakat, bu kriz, Hâzineye göre, devlete göre, Mâliyeye göre, sosyal güvenlik kuruluşlarının kamuya olan yükü. Yani, 1996’da 345 trilyondanbahsediyoruz, kriz sebebi 345 trilyon lira. Bana göre, ben SSK’nın yöneticisiyim, Kurumun gelir giderinin bilinememesi, hesapların ayrıntılı olarak çıkarılamaması, iyi bir yönetim imkânının olmaması, altyapının olmaması, gereksiz kişilere ödemeler yapmamız, bana göre de Kurumdaki darboğaz budur. Vatandaşa göre, sigortalıya göre de darboğaz, iyi hizmetalınamaması. Şimdi, devlete göre sosyal güvenlik kuruluşlarındaki kriz finansman sıkıntıları devlete olan yük olunca, o tarafını istemiyor diye anlıyoruz biz. Yani, Hâzineye yük olmaktan çıkarmak istiyor devlet bunu. Aslında, dediğiniz çözümlerden bir tanesidir ama, şu anda devletin tercihi gibi görünmüyor.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Bu, önemli bir paradoks. Şimdi, “Asgarî ücretleçalışan bir işçi, emekli olduğu zaman asgarî ücretlinin çok üstünde biremekli aylığı alıyor” dediniz; bu çok büyük bir paradoks. Bunu nasılkarşılamayı düşünüyorsunuz? Çünkü, işverenlerin büyük bir bölümü,işçilerin ücretlerini asgarî ücretten bildirmeyi itiyat haline getirmişler.Denetleme olmadığı için bu sürüp gidiyor. Yani, bu bir yerde işte bunalımıgetirip önünüze koyuyor. Bunların önüne geçmek için de, sanırım bu primsistemini bırakmakta sanırım büyük yarar var. Bir kamu hizmeti sosyalgüvenlik işi. Devlet nasıl millî eğitime genel gelirlerinden bir miktar para ayırıyorsa, bu kamu hizmetine de genel gelirlerinden bir miktar ayırır ve Kuruma çok daha kolaylık sağlar. Kendi düzeni içinde, kendi görevlerine de çok daha açıklık ve kolaylık getirir. Bilmiyorum, Dünya Bankası ile ILO’nun raporu bu konuda neler önerecek…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Süzek.

Prof.Dr. SARPER SÜZEK (A.Ü. Hukuk Fakültesi) – Ben, gene Sayın Gürhan Fişek’in sorduğu soruya dönmek istiyorum. Çünkü, Sayın Genel Müdür Yardımcısının yanıtlarından o konuda çok tatmin olduğumu söyleyemem. Tabi, haklı olarak, SSK idaresi, bugün çaresizlik içinde biraz da, diğer sigorta kollarından gelen gelirleri, artıları, yaşlılık sigortası primlerini karşılamakta kullanıyor. Ama, bu dünyada yaşanan bir uygulama değildir. İş kazası, meslek hastalığı sigortası primi, iş kazasına, meslek hastalığına uğrayanların ve ölümler halinde hak sahiplerinin hak ettikleri o primler, onların haklarını ödemelerini karşılamak için kullanılır. Dolayısıyla bu tabi zorunluluk olarak ortaya çıkan bir durum; ama, bir ilke olarak kesinlikle savunulamaz. Bunlarkendi içinde ayrı sigorta kollarıdır, aktarmalara cevaz vermemek gerekir görüşündeyim.

Ayrıca, şunu da ifade etmek istiyorum, dünyada şöyle bir gelişim de var bakıldığında, iş kazası ve meslek hastalıklarında ortaya çıkan maddî zararları sosyal sigortalar karşılar. Böylelikle işçi ile işveren karşı karşıya getirilmez, kazalanan, sakatlanan, ölen işçi, sigortadan kolaylıkla maddî zararını almış olur. Ondan sonra sosyal sigortalar kurumu, bugün mevzuatımızda olan kural çerçevesinde, işverene rücu eder. Kusuru oranında da bu tazminatı ondan alır. Yani, olması gereken, yaşlılık sigortasının ekonomik açıdan bir şekilde halledilmesi, onun darboğazdan çıkarılması; ama, iş kazası sigortası primlerinin kendi amacına uygun olarak bundan zarar görenlere tahsis edilmesidir. Yani, ilkesel olarak bunun savunulması gerekir, buna inanıyorum. Çünkü, bilindiği gibi, iş kazasına uğrayan, meslek hastalığına uğrayan, ölenlerin, destekten yoksun kalanların hazin bir durumu var. Bunlar, bir yandan SSK’dan haklarını almaya uğraşıyorlar, bir yandan işverenlerle uğraşıyorlar. O arada, avukatlara son derece kaçan paylar söz konusu oluyor. Dolayısıyla tam haklarını alamıyorlar ki, çok mağdur olan bir zümredir. Sakatlanan kişi, ölüm halinde geride kalanların en iyi şekilde tatmin edilmesi gerekir; ideal olan sistem bu olmak gerekir.

Ben, hazır söz almışken Hocama da bir soru sormak istiyorum. Daha ziyade yaşanan tanıklıklarla ilgili, Hocam zannediyorum 1940’lı yıllarda, 1946’lı yıllarda SSK ile ilişkili oldular, 1960’dan sonra da Çalışma Bakanı olarak görev yaptılar, bu dönem içinde hazırlanan taslaklar var mıydı? SSK’nın kuruluşunda ne gibi, bazı anıları var mı? 1960 sonrası, bildiğim kadarıyla işsizlik sigortası tasarısı bile hazırlanmıştı, sendikalar, toplusözleşme kanunları hazırlanmıştı… Bu konularda bize bilgi verirlerse, o günlere ilişkin tanıklık yaparlarsa, lütfederlerse çok memnun oluruz.

Teşekkür ederim.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – 0 dönemde Çalışma Bakanlığı, daha çok iki büyük yasa üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Biliyorsunuz, birisi, sendikalarla ilgili yasa, öteki de toplu iş sözleşmeleriyle ilgili yasa. Bazı çalışmalar yapıldı; fakat, somut tasarılar pek ortaya çıkmadı. Arkadan gelen hükümetler de, bir süre bu söylediğim iki yasanın üzerinde daha çok yoğunlaştılar. Bilhassa uygulama bakımından. O nedenle, benim Çalışma Bakanı olduğum dönemlerde, SSK’ya yönetim bakımından bir istikrar sağladık. Genel müdürleri değiştirmedik, ama mali bakımdan, yeni birtakım düzenlemeler bakımından o dönemde fazla bir çalışma yapmadık.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Şahin.

Dr.HALUK ŞAHİN (Sağlık Dairesi Başkanı) – Sayın Hocam, son sözü bana verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ben bu mümtaz okulun mezunu olmayan, ama sizin kitaplarınızdan aydınlanmış öğrenci bir vatandaş olarak bu açıklamaları sizin ağzınızdan duymaktan çok memnun olduğumu ifade etmek istiyorum. Bu ortamı bize hazırlayan Siyasal Bilgiler Fakültesinin değerli hocalarına ve yöneticilerine çok teşekkür ediyorum.

Efendim, ben, Anayasasında “Sosyal” yazan bir devletin, bu ödevini yerine getirmek amacıyla kurduğu bir Kurumdan geliyorum. Şu anda SSK’da Sağlık Dairesi Başkanı olarak çalışıyorum.

Efendim, sosyal güvenlik-sosyal devlet ve kurum ilişkisini çok güzel açıkladınız. Anayasasında sosyal yazan devletin tabi birtakım ödevleri var, daha doğrusu devletin bazı temel ödevleri var. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, savunma gibi. Sosyal olan bir devletin bu ödevlerini, bunların bazılarını tümüyle özele devretmesi gibi bir şey söz konusu olmayacağını çok güzel açıkladınız. Ancak, sosyal güvenlik ve bunun ayrılmaz bir parçası olan sağlık için tabi, bu pahalı bir hizmet, finansman gerekiyor. Aslında gelişmiş ekonomilerde bile buna birtakım çareler aranıyor, tıkanıklıklar var. Özellikle ortalama ömrün ilerlemesiyle Avrupa ülkelerinde sosyal güvenliksistemlerine yeni birtakım çözümler bulunması gibi çalışmalar var. Ama, burada özelleştirme tek çaredir gibi bir yaklaşım hiçbir zaman görülmüyor. Kaldı ki, özelleştirmenin alabildiğine uygulandığı bir Amerika Birleşik Devletlerinde bile, artık bu yanlıştan, yanlıştan diyorum, çünkü bugün başkan olarak koltukta oturan Clinton’un, Amerika Birleşik Devletlerinin diğerlerine göre daha az gelişmiş bir eyaletinden başkanlık koltuğuna oturmasını sağlayan, şu anda ABD’de uygulanan sosyal güvenlik sisteminde yapacağı reformlar konusunda verdiği sözlerdir. Eğer orada bu sistem çok başarılı olmuş olsaydı, herhalde bunu değiştirmek için söz veren bir kişiyi ABD Başkanlığı koltuğuna oturtmazlardı.

Buradan yola çıkarak şunu söylemek istiyorum; “Efendim, özel sektör tukakadır, her şeyi devlet halletmelidir” görüşü ne kadar yanlışsa bazı alanlarda, “Efendim, devlet bu işi yapamıyor, bunu özele devredelim” yaklaşımı da son derece yanlıştır. Ancak, biz Türkiye’de bazı hizmetler özelleştirilsin mi özelleştirilmesin mi, bu devletin ödevi midir, değil midir tartışmasını yaparken, bu kargaşı içinde kalmışken, sanıyorum bazı şeyler halloluyor bile. Daha doğrusu, özelleşmiş bile. Değerli Hocalarımız burada sizler biliyorsunuz, şu anda eğitim devletin temel ödevlerinden bir tanesidir ama, özelleşme fiilen başlamıştır. Yani, özel ana okullarından, ilkokullardan tutun da, özel üniversitelere kadar geniş bir çerçeve içindeyiz. Üniversite giriş sınavları gibi büyük maliyet gerektiren kurslar, tümüyle özelin elindedir. Devlet buradaki çalışmaları desteklediğini söylüyor.

Sosyal güvenlik açısından, demin belirttiğim gibi, sağlık bunun ayrılmaz bir parçası. Ben, şu anda bu hizmetleri yürüten bir kurumun içinden gelen birisi olarak, bir şeyi dikkatinize sunmak istiyorum. Demin sözü edildi, Sayın Genel Müdür Yardımcımız devletin müdahalesinden ve bunun Kurumun elini kolunu bağladığından söz etti. Ben, sağlıktan bir örnek vereceğim; biliyorsunuz Hükümetçe uygulamaya konulan tasarruf tedbirleri var. Bu tasarruf tedbirleri sonucunda biz hiçbir yatırımı gerçekleştiremez hale geldik. Yani, biz sağlık alanında yeni yatırım yapamıyoruz, yeni inşaatyaptıramıyoruz, inşaatını bitirdiğimiz binalara araç gereç, tıbbî cihaz alamıyoruz, bunları çalıştıracak hekimleri, eczacıları, hemşireyi, diğer sağlık personelini istihdam edemiyoruz. Bunun sonucunda ne oluyor; yükümlü olduğumuz bir hizmeti yerine getirmek için bize yüklenen bir ödevi gerçekleştiremez ve bunu dışarıdan sağlar hale geliyoruz. Yani, bir kaba benzetmeyle, bir zamanlar Nıxon’ın Vietnam savaşıyla ilgili bir sözü vardı, “Biz bir elimiz arkamızda dövüştük” diye. Biz şimdi Kurum olarak iki elimiz de arkamızda. Çünkü, hiçbir şey yapmamıza izin verilmiyor. Tabi, bunun sonucunda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Kuruma bu hizmet verilmiş, Kurum bunu yapacak; ama, kendisine bu hizmeti yapması için tanınmış birtakım imkânları kullanması önlenecek. O zaman bu ödevi yerine getirmesi için Kurum başka imkânlara başvuracak. O da nedir; bu hizmeti dışarıdan satın almaktır. Tabi, düzenlemeye göre, öncelikle kamu kesiminden bu hizmeti satın alacak; ama, yine Yasasının 123 üncü maddesinde öngörüldüğü gibi, bu hizmeti dışarıdan, özel kesimden de satın alacak. Birkaç rakam vermek istiyorum; örneğin, 1993’te bizim Kurum dışından satın aldığımız hizmetlerin -ki bunlar işte bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans, diyaliz hizmeti gibi özel tetkik ve tedavilerdir- toplamı 1,3 trilyon liradır. 1994’te bu 1,8 trilyona çıktı. 1995 rakamları kesin değil ama, sanıyorum 4 trilyon dolayında bir para olacaktır.

Sonuç olarak, Kurum bu hizmetleri kendisi yapamadığı için sürekli dışarıya kaynak aktaran bir Kurum haline getirilmektedir. Size sorumu şöyle yöneltmek istiyorum: Acaba, bu gelişmeler, Kurum açısından sağlıkta özelleştirmenin fiilen başladığını göstermekte midir? Bunların bir belirtisi olarak alınabilir mi?

Bir diğer sorum: Sosyal yardım zammının Kuruma getirdiği yükü ve bunun bir politik tercih veya popülist yaklaşım sonucu Kurumun mali dengelerini altüst ettiğini vurguladınız. Çok yerinde, bu kabul edilen bir gerçek; ancak, bunun yanında bir de madalyonun diğer yüzüne bakıp bir başka yönünü dikkatinize sunmak istiyorum. Sosyal yardım zammınıçektiğiniz zaman kalan aylıklar, SSK’nın bir sosyal güvenlik kuruluşu olarak vatandaşına veya kendisine prim ödeyen kişiye sağlamakla yükümlü olduğu asgarî geçim düzeyini sağlamaya yeterli midir? Sorgulanması gereken noktalardan bir tanesi de bu değil midir?

Son sorum: Devletin müdahalesinden bahsedildi, siz de vurguladınız, acaba bu SSK’nın yeterince özerk olmamasından mı kaynaklanıyor? Çünkü, 4792 sayılı Kanuna göre, SSK idari ve mali bakımdan özerk bir Kurumdur. Ama, bu yeterince kullanılamıyor mu; ondan dolayı mı bu durumdayız?

Çok teşekkür ederim.

Prof.Dr. CAHİT TALAS – Şimdi, bu özelleştirme furyası, Türkiye bakımından çok büyük yarar sağlayacak bir gelişme değil, bence. Bu dünyada globalleşme ile Amerika’da başlayıp, çok gelişmiş devletlerin bir yöntemi. Bizim gibi ülkelerde, devletin ekonomik ve sosyal yaşamda önemli bir yeri var. Türkiye, eğer bir süre devletçi bir ekonomik politika izlememiş olsaydı, bugünkü aşamasına ulaşmakta çok büyük güçlük çekerdi. Büyük kuruluşlar, 1932 ile 1938 arasında uygulanmış olan Birinci Beş Yıllık Planın ürünleridir. Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları gibi… Devleti eğer ekonomik yaşamdan soyutlarsak, bugünkü tempoya, Türkiye yalnız özel kesimle ayak uydurmak durumunda çok zorlukla karşı karşıya gelebilirdi. Devletin birçok kurumlarda ekonomik yaşamda Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde daha sorumluluğu var. Gelişmiş ülkelerin bir uygulaması olan ve de çok tartışılan bir konuyu hemen benimseyip, birçok kamu hizmeti gören kuruluşu özel kesimin önüne götürmek, bir süre sonra büyük hayal kırıklıkları yaratabilir. Bunun üzerinde çok durmak lazım.

Devlet Demiryollarını özelleştirebilir misiniz; mümkün değil. Bir kere toplum hazır değil. Türk Hava Yollarını satmaya kalktılar, şimdi bunu özelleştirirseniz ne duruma geleceğini bir denemek gerekir, denedikten sonra görürsünüz ama, yazık olur. Türk Hava Yolları gibi, kamu hizmeti gören bir sürü tesis var, kuruluş var. Bunların özelleştirilmesi, hem genişölçüde işsizlik yaratacak hem hizmet aksayacak hem tekel yaratacak ve böylece bunlardan zarar görecek olan toplumun bütünü olacak ve bir kısım küçük kesim de bu durumdan yararlanıp zengin olacak. Bu konuları Türkiye çok iyi düşünmemiştir. Çok alelacele kararlar aldı ve bugünkü sıkıntıların bazı özelleştirmelerle giderileceğini sanmak da son derece yanlış. Birçok kuramların, devlet İktisadî kuramlarının zarar etmeleri, bu kuramların kötü kuruluş olmasından değil, kötü yönetilmesindendir, son derece istikrarsız yönetilmelerinden. Gene politikanın o kuruluşlara bir türlü alışamamasından ve bu kuruluşları kendi doğrultusunda kullanmak istemesinden vesaire… Onun için, Türkiye, özelleştirme konusunda bir yerde geri dönecektir. Sanmıyorum ki bu devam edebilsin.

Sosyal güvenlik kuramlarının bilhassa özelleştirilmesinde şunu da düşünmek lazım; halkın bütününün sosyal güvenliğini sağlamak pahalı bir kamu hizmetidir. Öyle gelişigüzel gelirlerle karşılanabilecek bir kamu hizmeti değildir. Bunları özel kesime vermek, birçok hizmetin aksamasını arkasından getirir.

Batıda, gelişmiş ülkelerde, sosyal güvenlik hizmetine millî gelirden ayrılan paranın oranı yüzde 2 5-30 dolaylarındadır. Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde bu oran yüzde 5-6 dolaylarındadır. Bu kadar önemli bir konuyu daha henüz gerekli hizmeti devlet eliyle sağlayamamış bir konuyu, hele yasalara ve anayasalara rağmen, bu konuyu özel kesimin eline bırakmak, yani sosyal güvenlik düzeninin yürütülmesini, işletilmesini ve hizmet sunmasını özel kesimin eline bırakmak, biraz gözü kara bir karar olur. Sonunun ne olacağını ben kestiremiyorum. O nedenle, politikanın biraz düşünmesinde yarar var. Biraz, dünyada uygulanan ülkelerde durum nasıl gelişiyor, ne elde edildi, bunların incelenmesinde yarar var ve kendi durumunu iyi değerlendirmesinde, bilhassa özel kesimin iyi değerlendirilmesinde yarar var. Et ve Balık Kurumunu özel kesime satmaya kalktılar ve özel kesimden Et Balık Kurumuna talip olan kuruluşlar, şahıslar, bu hizmeti sürdürmek yerine, şu nedenle bu taleplerini ortaya koymayaçalıştılar: Et ve Balık Kurumu çok değerli arsalara sahip, bol miktarda arsaya malik. Bu arsaları ele geçirmek, bunların büyük oranda gerçekleşen rantlarından yararlanmak. Bunları satarak ya da başka şekillerde değerlendirerek vesaire… Özel kesime satılması düşünülen birçok kuruluşların ellerinde bu tür arsalar var ve başka türlü olanaklar var. 0 hizmeti sürdürmek değil, o kesimin, o kuruluşun bu olanaklarından yararlanmak, onlara talebin başlıca saiki olarak ortaya çıkmaktadır. O nedenle özelleştirme konusunda Türkiye’nin çok dikkatli olması gerekir. Bir gün, özelleştirilen kurumlan geri almakla karşı karşıya bile kalabilir Türkiye.

Ben, Türk Hava Yollarının özel şirketler tarafından yürütülebileceğini hiç düşünemiyorum, sanmıyorum. Buna benzer birtakım, Etibank’ın, Sümerbank’ın ve onun kuruluşlarının Türkiye’ye sağladığı olanakları özel kesimin aynen devam ettirebileceğini sanmıyorum. Birtakım geri dönüşler olabilecektir ama, o zaman da iş işten geçmiş olacaktır ve bundan zarar görecek de toplum olur.

Liberalizm 18 inci Yüzyıldan beri denendi, deneniyor. Liberal düzen, ekonomik bakımdan güçlü ülkelerin düzenidir. Gümrüğünü de açabilir, en iyi rekabet olanaklarına maliktir, insanı yetişmiştir, devlet ve toplum birçok konular için hazır durumdadır. Devletin gördüğü hizmeti, bugün Batıda birçok özel kuruluş görebilir; fakat, devletin Türkiye’de gördüğü hizmeti Türkiye’de özel kuruluşların görebileceğini, özel kuruluşların bu hizmetleri görmeye hazır olduklarını düşünemiyorum. Bu nedenle başka iklimlerin birtakım sorunlarının, isteklerinin sonucu olan özelleştirme, Türkiye bakımından, çok istisnaları dışında, bir fantazi olmaktan ileri gidemez ve özelleştirme, bazı ekonomik ve mali sıkıntıları gidermek için alınan palyatif tedbirlerden öne geçemez gibi düşünüyorum. Yanılıyor muyum bilmiyorum ama, biz bu konuda henüz Türkiye olarak, özelleştirmeye bütünüyle hazır bir ülke değiliz ve yarar sağlamaz. İşsizlik yaratacaktır; işveren, aldığı kuruluşun, kurumun işçilerinden bir bölümünü kesin olarak çalıştırmayacak,onlara yol verecek. Tekel yaratacak, fiyatlara olumsuz etkilerde bulunacak. Ve daha başka bir dizi olumsuz gelişmeler olacaktır.

O nedenle, SSK’nın da ve sosyal güvenlik düzenimizin de birkaç nedenden ötürü özelleştirilmesi mümkün değil ve yararlı değil. Bir kere, bu pahalı bir sistem. Devletin bir kamu görevi, Anayasa bunu görev olarak devlete vermiş, devletin niteliği bunu gerektirmekte. Binaenaleyh, sosyal güvenlik düzeni bir devlet görevidir. Bu, özel kesimin bir görevi değildir, devlet bundan kaçamaz, özel kesim de bunu beceremez.

İkinci olarak, Anayasa özelleştirmeye aykırı, özelleştirmeye engel. Sosyal devlet, sosyal güvenliği sağlamakla görevli bir devlet, çalışma hakkını tanıyan bir devlet, bütün bunları bertaraf edip, gözardı edip, özelleştirmeyi bazı devlet açıklarını, bütçe açıklarını kapatmak umuduyla yola çıkmak, onu da becerememek, birtakım olumsuzluklarla karşı karşıya gelmek, olacak şey değil.

Türkiye’de konu iyi tartışılmadı, iyi anlaşılmadı ve iyi incelenmedi. Onun için, biraz gelişigüzel hareket edildi diye düşünüyorum ve özelleştirmenin, gelişmiş Batılı ülkelerin bir konusu olduğunu, devleti ekonomik ve sosyal yaşamdan soyutlayabileceğini, fakat bizde bu durum henüz oluşmuş değil ve bizde devletin bu konularda arz ettiği hizmetten toplum vazgeçemez, vazgeçmesi de doğru değil, mümkün de değildir.

İsterseniz, böylece bugünkü konuşmayı bağlayalım ve bu konuyu Siyasal Bilgiler daha tartışmalı yanlarıyla, hele özelleştirme konusunu somut birimleri ele alarak, somut konuları tartışarak daha sağlıklı tartışmalara gitmesi sanırım bir görev olarak onda kalmalı ve bu yolda kuşkusuz üniversitelere önemli görevler düşüyor. Üniversiteler seyirci değil, bu konunun tartışılan yeri olmalı, önerilen yeri olmalı, önerilerin oluştuğu, önerilerin yığıştığı bir yer olmalı ki, üniversiteler de toplumdan soyutlanmış olmamalı, toplumun bu tür meselelerine sahip çıkmalı, iktidarları uyarmalı. İktidarlar bazen çok güncel nedenlerle uzun vadeli sorunlar açacak,getirecek konuları geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Üniversitenin bir görevi de, topluma ışık tutmaktır. Büyük konularda, önemli konularda ışık tutmak ve ağırlığını koymak ve bilimsel önerileriyle bu ağırlığı desteklemek, bu ağırlığı kabul ettirmek. Toplumdan soyutlanmış olan bir üniversite, bir yerde eksik kalır.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Prof.Dr.Cahit Talas’a çok teşekkür ediyoruz.

Bugün bu dizinin açılışında bize geniş bir perspektif kazandırdınız. Prim sistemi yerine, yeni vergi düzenlemelerini, birikim sistemi yerine tercih sistemini önerdiniz. Son dakikada iki gol daha attınız Hocam; bir tanesi, Sümerbank’ın ve Et Balık Kurumunun özelleştirilmesine değinerek, aslında Sosyal Sigortalar Kurumunun bunalımının arkasında, sosyal devlet işlevlerinin sakatlanmasının da yattığını dikkat çektiniz.

Ayrıca, üniversite işlevleri konusunda da bize ders verdiniz; çok teşekkür ediyoruz.

Efendim, ayrıca sizlere de bu katılımınızdan dolayı çok teşekkür ediyoruz.

Haftaya görüşmek üzere efendim. (Alkışlar)

Diğer Yazılar