Özer Serdar

Özer Serdar

 DÖRDÜNCÜ OTURUM

10 MAYIS 1996

Oturum Başkanı:

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK

(A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi

Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü)

Konuşmacılar:

ÖZER SERDAR

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Bugün, Sosyal Sigortalar Kurumunun geçmişine ilişkin üç tane tanığımız var: Sayın Şaban Demir, Sayın Özer Serdar ve Sayın Ahmet Aklar.

Kendilerinden, kendi dönemlerine ilişkin gözlemlerini, değerlendirmelerini, anılarını ve anekdotlarını dinleyeceğiz. ‘

Katıldıkları için kendilerine çok teşekkür ederiz.

ÖZER SERDAR – 28 yıllık memuriyet hayatımın 26 yılını dolu dolu geçirdiğim bu Kurumun 50 inci yılının hepimiz için kutlu olmasını diliyorum. Bu vesileyle, Kurumun kuruluşundan bugüne kadar hizmeti geçen tüm kişilere, ölenlere rahmet, kalanlara sağlıklı ömür diliyorum ve teşekkür ediyorum.

Bana bu konuşma imkânını veren, başta Sayın Genel Müdür Kemal Kılıçdaroğlu Beyefendi olmak üzere, tüm mesai arkadaşlarına saygılar sunuyorum ve teşekkür ediyorum.

Ayrıca, bu toplantının yapılmasını organize eden, planlayan, Sayın Doç. Dr. Gürhan Fişek Beyefendiye ve mesai arkadaşlarına da teşekkür ediyorum ve beni dinlemek zahmetinde bulunan, buraya kadar gelen bütün arkadaşlarıma, bütün tanıdıklarıma, bütün dostlarıma saygılar sunuyorum, teşekkür ediyorum.

Şimdi, önce kendinizi bir tanıtın diyorsunuz; tanıyan arkadaşlar var, tanımayan arkadaşlar var; onun için, tanıyanlara bir kere daha tekrar edelim, tanımayanlara da kendimizi tanıtalım.

Babamın memuriyeti dolayısıyla gittiği Şark hizmeti dolayısıyla nedeniyle, Elazığ’da, 1935 yılında doğdum. Yine babamın memuriyeti vesilesiyle dolaştığımız bir hayli yerde ilk, orta ve lise tahsilimi tamamladıktan sonra, şu anda çatısı altında konuşmakta olduğum Fakülteye 1954-1955 ders yılında girerek, 1958-1959 ders yılında mezun oldum.

Şimdi 50 inci yılını kutladığımız bu Kuruma nasıl girdim; biraz da oraya gelelim; çünkü, bu önemli. Eski Mülkiyeli kardeşlerim varsa bilirler, yeniler de belki yaşamıştır; o zaman, biz, malî şubede, topu topu 120 kişiyiz; işimiz gücümüz, ne kadar müfettiş muavinliği imtihanı varsa onlara hazırlanmaktı ve sene sonuna doğru işi gücü bırakır – şu anda baktım orası personel müdürlüğü olmuş galiba, o zaman kütüphaneydi, iki katlı bir yerdi- kütüphanede ders çalışırdık. Yine, böyle, topluca bir grup arkadaş ders çalışırken -içimizde Mülkiyeli olanların hocası da olmuştur- Allah selamet versin Cahit Talaş Hoca, o tarihte Kurumun Genel Kurullarına, o tarihteki tabiriyle sosyal ve içtimai iktisat -şimdi sosyal güvenlik dersi oldu herhalde- dersine gittiği için, Kurumun Genel Kuruluna da, sık sık üniversite temsilcisi olarak iştirak edermiş. Bize “yahu, işiniz gücünüz, Maliye Bakanlığı, bankalar filan. Bakın, Sosyal Sigortalar Kurumu kuruldu, size de derste anlatıyoruz; ama, bakıyorum, soruyorum, hiçbirinizin oraya bir meyli yok; onun için, ben sizden rica ediyorum, o Kurumun istikbali var ve çok iyi olacak; lütfen, oraları da biraz gözardı etmeyin.”

Bu vesileyle, Cahit Hoca’nın teşvikiyle bir grup arkadaş imtihana girdik ve kazandık. Ben, 1961 yılının kasım ayında Kurumda göreve başladım; ocak ayında da – o zaman kadro olmadığı için yılbaşında alınırdı- müfettiş muavini olarak göreve başladım. İşte, üç senelik yeterlilik sınavı, arkasından muavinlik dönemi, arkasından müfettişlik imtihanı ve 1965 yılında, genç bir müfettiş olarak göreve başladım. Bize, lütfetmişler, 60-64’e ayırmışlar; ama, buradalarda, benim muavinliğim geçti; ama, güzel de anılarım var. Giriş bu…

Ondan sonra, 22 sene müfettiş olarak çalıştım; 1983 yılının mart ayında da, bu ulvî muüesseseye Teftiş Kurulu Başkanı oldum. 5 yıl çalıştım; o tarihteki üst düzey yöneticiyle de ihtilafa düştüğüm için, kendi isteğimle 1988 şubatından bu yana emekli oldum. Şimdi de, huzur içerisinde yaşamaktayım. Evet, ben, buyum.

Şimdi, biraz da, Kurumun kuruluş tarihçesini anlatayım; onu tabiî, sosyal güvenlik menşeeli olduğumuz için, gerek mektepte gerekse Kurumda çalışan olarak biliyorsunuz; ama, bir girizgah yapmakta fayda var. Biliyorsunuz, 19 uncu yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa’da sanayi patlaması oldu veyahut sanayi hareketleri başladı. Tabiî, orada çalışanların, kısa ve uzun vadeli risklere karşı korunması lüzumu hasıl oldu ve eğer hafızam yanıltmıyorsa -hocam beni affetsin- herhalde, Almanya’da başladı bu iş; ilk defa -eğer bilgim doğruysa- 1883 yılında, Almanya’da, İşçi ve Hizmetleri Hastalık Kanunu çıkmış. 1884 yılında da Kaza Sigortası Kanunu çıkmış ve böylece, Almanya’da, bu sosyal güvenliğin ilk filizleri atılmış. Arkasından gelişmekte olan diğer Avrupa ülkelerine, sanayi ülkelerine de sirayet etmiş.

Bize ne zaman gelmiş; tabiî, kuruluş var, Osmanlı var; OsmanlIda bu işler, imaretlerle, hayır kurumlarıyla filan yürütülüyormuş zaman zaman; ama, genç cumhuriyet kurulunca, ilk defa 1921’de bu işlere önem verilmiş ve yine, yanılmıyorsam, galiba, 151 sayılı Kanunla -bu arada 114’te var- bu işe başlamışız.

Ondan sonra, 1936 yılında 3008 sayılı İş Kanunu çıkarmışlar; o, uzun yıllar Sanayi Bakanlığının bir dairesi olarak çalışan bir grupla tatbikata geçmiş, 1945’te de Çalışma Bakanlığı kurulmak durumunda kalınmış. 1946 yılında, Sosyal Sigortalar Kurumu, ilk defa 4772; iş kazaları, meslek hastalığı ve analık sigortası tatbikatı teşmille başlamış ve Türkiye’ye yayılmış. Sonra, 1950 yılında 5417 sayılı ihtiyarlık, 1951 yılında da 5502 sayılı Hastalık ve Analık Sigortası Kanununu çıkarmışız. Sonra, bu kanunlar, zaman içinde, bazı tadillere uğramış; ta, 1965 yılına kadar; yani, şu an tatbik etmekte olduğumuz 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa kadar gelmiş.

Şimdi, buraya gelince durmak lazım. İşte, bizim devre geldi şimdi; yani, bu Kanunun hazırlanmasına tekaddüm eden günler. Şimdi, o tarihte bu Kanunu hazırlayan insanlar, ağabeylerim daha iyi izahat verecekler; ben de genç bir muavin olarak, biraz da imtihana girmenin veya öğrenmenin hevesiyle, biraz da içine girdim; onun için daha net hatırlıyorum- uzun çalışmalarından sonra kanun taslağı hazırlandı ve şu anda Kurumda yemekhanedir; o zaman konferans salonuydu, o konferans salonunda, taşradan gelen, yıllarını bu işe vermiş, tatbikatçı olan müdürler toplandı ve yanılmıyorsam, -Allah rahmet eylesin sonradan bize genel müdür oldu- Genel Müdür Yardımcısı Cihat Öz Bey’in başkanlığında -ki, o memur olarak girmiştir, genel müdür olarak bizden ayrılmıştır- onun da tecrübeli idaresiyle, bu konular enine boyuna tartışıldı ve ona göre hazırlıklar yapıldı. Önce, o tarihte, Eskişehir ve ona bağlı Bilecik’te 1 Martta başladı. Bu tatbikat, yayılma, yanılmıyorsam, 1971’e kadar devam etti.

Şimdi, başta 506 sayılı Kanundan önce, biz, iş Kanuna tabi hükümlerle bu işyerlerini kanun kapsamına alabiliyorduk; yani, Çalışma Bakanlığı müfettişleri işyerlerine gider, durum tespiti yapar -onlar da maceralı bir şekilde olur- ondan sonra Kanun kapsamına alırlardı ve bize de bildirirlerdi; biz de, ancak, İş Kanunu kapsamına alınmış işyerlerini Kanun kapsamına alırdık. Bazen bizim Sigorta müfettişlerinin de Çalışma Bakanlığına yardım ettikleri olurdu; ama, pek hoşlarına gitmezdi; yani, bizim ihbarları da yeniden değerlendirirlerdi; fakat, tabiî, o tarihte, Sigorta, bugünkü anlamında değil, insanları âdeta -gerçi şimdi de var; ama, o kadar değil- zorla kolundan tutup bir kapıdan alıyorsunuz; adam, ertesi gün, öbür kapıdan kaçıyor.

Bununla ilgili çok eski bir şeyi okumak istiyorum: 1960 ihtilalinden önce Çalışma Bakanlığının murakabesindeydik. O murakıplardan biri, tafsilatlı bir rapor hazırlamış; sonunu okuyayım; şöyle diyor son söz olarak: “İşçi Sigortaları Kurumunun gayeleri, bu sene de, gerek Kurum elemanları gerek işçi sınıfı ve işverenler tarafından daha iyi bir surette anlaşılmış bulunmaktadır. Eski senelere göre, muamelelerin çabukluk ve intizamı, hak sahiplerinin haklarını aramaktaki artan uyanıklığı ve ilgisi, primlerini ödemekte ve Sigorta Kanunun icaplarına uymakta işverenlerin gösterdikleri anlayış sayesinde, yukarıda birer birer tahlil ve izah edilen inkişafın seyri temin edilmiştir.” Bu, iki senelik bir çalışmanın ürünü, 1948 raporu.

“Daha evvelki senelerde böyle bir’Kurumun mevcudiyetinden asıl ilgililerin bile haberdar olmadığı halde, son zamanlarda, bu davanın; hatta, her sınıf halkı alakalandırmış olduğu anlaşılmaktadır. Yaşamakta bulünduğumuz sene içerisinde, hastalık ve ihtiyarlık sigortaları kanunlarının da yürürlüğe girerek, Kurumun görevli bulunduğu bu mühim teşebbüsler de eser göstermeye başlayıncı, yüzyıllarca sarsıla sarsıla harap olan içtimai bünyemizin daha esaslı bir sağlamlığa kavuşacağı ümit olunmaktadır.

M. F. Altay

Çalışma Bakanlığı

Denetçisi “

Bu Çalışma Bakanlığı denetçisi, bu tarihte, böyle bir rapor kaleme almış. Çok enteresan; 1948 senesinde “ilgililerin de Kurumun mevcudiyetinden haberi yok” diyor ve Kurum o tarihten bu tarihe geliyor. Onun nedenini de, niye buna değindiğimi, biraz sonra açıklayacağım.

Şimdi, tabiî, 506 sayılı Kanuna gelişte şu var: 3008 sayılı İş Kanunu, bu arada, tabii küçük bir zümreyi kaplıyor; ama, hem 5453’te basın mensupları var hem 6179’da deniz işyerleri çalışanları var; bunlar küçük bir zümre ve bunlara da uygulanıyor ama, o tarihte, nüfusu 50 binden fazla olan şehirde 4-9 tatbikatı var, diğer yerlerde bu yok. Hem aynı şehirde 3 kişi çalıştıran bir ekmekçi fırını İş Kanunu kapsamına alınamıyor; ama, dört tane çalışırsa alıyorsunuz ve haksız rekabet oluyor, adaletsiz oluyor, eşitsizlik yaratılıyor. Kaldı ki, o tarihte Anayasa ne demiş: “Devlet, herkesin sosyal güvenliğini teminle mükelleftir; bunun için kurumlar kurar.” işte 506’nın zarureti bu. Mecburen 506!ya doğru gidilmiş ve orada da, işçi Sigortaları Kurumunun adı da; karışanlar, artık, yalnız hizmet akdiyle, bedeniyle çalışan insanlar değil, diğer akitlerle çalışan insanlar da dahi! olunca, adını değiştirmek zaruret olmuş ve Sosyal Sigortalar Kurumu kurmuşlar.

Bu, 506 sayılı Kanun, tabiî, bugün gelene kadar bir hayli tadilat geçirdi; ama, kendisinden önce mevcut olan üç kanuna-göre -bir sürü değişiklikler de var; ama- bazı ciddî değişiklikler geçirdi. Bir kere, bizi, İş Kanunu kapsamından kurtarıyor; yani, demin de izah ettiğim gibi, ¡ş Kanunu kapsamına alınmadan, bir işyerini, biz, kanun kapsamına alamıyorduk; yani, bu, Çalışma Bakanlığının inisiyatifindeydi. Biz, bir kere, 506’da, bu mecburiyetten kurtardık. Çok önemliydi bu; gelişme öyle oldu, patlama öyle oldu. Bakarsak, 1965’ten sonra, hem tek kişiye inmenin verdiği var hem de Kurumun bizzat kendisinin Kanun kapsamına alma işlevi var. El elin işini türkü çağırarak yaparmış; o hesap, biz de, kendi işimizi kendimiz yapmaya başladık. Bu, çok önemli bir değişiklik; ama, tabiî, bu bir günde olmadı; 1.5’te Eskişehir’de başladık 1.4.1971’de de, İstanbul’da, Kanun kapsamına alınma suretiyle tek kişiye indirildi ve böylece bu iş halloldu.

Sonra, 506 sayılı Kanun, o tarihe kadar eş ve çocukların hastalıklarıyla kurum ilgilenmiyordu. Bu çok büyük bir değişikliktir ve bugün, aslında Kurumun -hani sonradan anlatacağız- malî dengelerinde bozukluk var diyoruz; yalnız ihtiyarlıktan kaynaklanmıyor, biraz da bunun etkisi var; yani, eş ve çocuklar büyük bir kitle; bir sigortalı, ortalama 3-4 kişiyi getiriyor; hele bizim memlekette işçinin çocuğu da çok. Bu var.

Yalnız, bu da tabiî, sağlık tesislerini, anında yurdumuzun her tarafında kuramadığımız için, 1965 yılının mayıs ayı ile 1973 yılının nisan ayı arasında, çeşitli illere yavaş yavaş yayıldı ve böylece, 1973’ten sonra, bütün Türkiye’de, eş ve çocuklara bakmak imkânı sağlandı.

Sonra, bakmakla mükellef olduğumuz ana babalara da, yine 506 ile sağlık yardımı yapma imkânı doğdu.

Şimdi, bir de Kurumda göreve başladığımız tarihte -Kurumun inkişafını görmek bakımından söylüyorum- bazı kriterlere bakalım. Şimdi, 1961 yılında -istatistiklerden aldığımız rakamları söylüyorum- işyeri sayısı 32 bin iken, bugün, 600 bin. Kurumda çalışan personel sayısı o tarihte 6 bin iken’, bugün, 60 bin. Sigortalı sayısı o tarihte 700 bin iken, bugün, 4 milyon. O bakımdan, Kurum, bu kadar genişleyerek, büyük bir kitleye hizmet arzına başladı ve takriben 24-25 milyon kişiye hizmet verdiğimizi istatistikler söylüyor; üç aşağı beş yukarı rakam budur.

Şimdi, çok söylenen bir konu var; aktüel, gündemde, gazetelerden okuyoruz: Efendim, Kurumun hali perişan; Kurum, kötü yönetildiği için veyahut işte, zamanında bazı tedbirler alınmadığı için, bu hale düştü.

Evet, bunda biraz gerçek payı var; ama, o kadar da kötümser olmayalım. Neden; sıfırdan.. Bakın, şurada 1948 raporu var ve bunu Çalışma Bakanlığının denetçisi söylüyor; ilgililer haberdar değil diyor; ama, bugün, Türkiye’de, Sağlık Bakanlığına yakın hizmet veriyoruz. Bu hastaneler, kendiliğinden, mantar gibi yerden bitmedi. Eğer, rakamlar doğruysa, 97 veya 100’e yakın yataklı sağlık tesisimiz var; bir sürü dispanser var ve bir sürü idare binası, bir sürü rant tesisleri var. Bunlar, hep bu paralarla ve bu insanların çalışmasıyla oldu. Onun için, gelmiş geçmiş, hizmeti geçen ve başarılı katkılarda bulunan bütün insanlara teşekkür borçluyuz.

Ha, bu arada sıkıntı yok mu; var. Var, bu sıkıntının nedenleri; herkesin bildiği gibi, bizim uzun vadeli sigortada sıkıntımız var. Tabiî, biraz sonra, kısa vadeli sigortada da -bir vesileyle değineceğim; ama, özelleştirmeyle ilgili bir konu var ve o da gündemde- değineceğim; oraya geçmiyorum; ama, uzun vadeli sigorta konularında, gerçekten, herkesin bildiği bir sıkışıklık var. Bunun nedeni, tabiî, eskiden -1950 ile 1975 arası, 25 sene hizmet dolduğu için, o tarihte ödediği sigorta ödemelerine geri dönüş başladığı yıl oluyor; onun için baz alıyorum- 1975’te 6,3 aktif sigortalıya bir tane pasif sigortalı düşerken, bugün, rakamlara göre, 1,8 düşüyormuş. Bu, çok düşük bir rakam tabiî; bu, sıkıntı tabiî.

Ha, bu arada karşılığını almadan ne yapmışız; işte, biraz da devletin zoruyla; hani devlet bizi sözde özerk yapmış; ama, ta baştan beri hattı zatında özerkliğimiz filan yok. Bir kere hem malî hürriyetimiz yok; çünkü, tahvillere yatırıyoruz, arsalara yatırıyoruz; yani, kanunla bizi bağlamış, 4792’de, şunları şuraya yatıracaksın, bunları buraya yatıracaksın, sonra da hizmet yapacaksın diyor. Zaten, devlet içimizde; ama, bir kuruş da katkısı yok. Üstelik ne yapıyor; tahvilleri -anımsıyorum, bütün eski arkadaşlar bilir- yüzde 3 ile, yüzde 4 ile, yüzde 6 ile veriyoruz, tahvile yatırıyoruz; Maliye Bakanlığı o tahvillerini faizini de, bize, tahville ödüyor. Canı sıkılıyor filan belediye paraya sıkışıyor, bize, hal binası satıyor veya hipodromu satıyor. Ne yapacaksınız hipodromu hal binasını; gidip, Eskişehir yolunda gayrimenkule yatırsaydı, oradan arsa alsaydı, şimdi, Kurum… Yani, müdebbir bir tüccar gibi hareket edebilseydi -etseydi demiyorum- çünkü, siyasî iktidar ettirmiyor; çünkü, tatlı para, elinin altında duruyor. O arada iş meskeni maceramız var. İyi mi yaptık kötü mü yaptık. Ahmet Bey bir ara da oranın müdürlüğünü yaptı, benden daha iyi biliyor bu konuyu.

Gelirken bir anımı anlattım: 1965 yılında fazla rakamlara girmeden anılara geçeyim. 1965 yılında genç bir müfettişim, Malatya’dayım. O tarihin bakanı ev kredisi verecek, işçi meskenleri bitmedi, bir sürü problemler var; hakikaten ölü yatırım, yarım kalmış, kimsenin istifadesine arz edilmiyor. Şikâyetler başlayınca, o tarihdeki sayın bakan “bunların mevcut durumunu bir tespit edin de, ne kadarsa, ona göre, bir yardım edelim” demiş. Bana da, yaşlı bir mühendis ağabeyimizi beraber verdiler ve biz, o arada -böylece doğuyu da iyice gezdim- Malatya’dan başlayıp, Elazığ, Bingöl, Tunceli, Van’dan sonra Gaziantep’te biten bir turne yaptım. Tabiî, bir ay devam etti ve her gittiğimiz yerden raporları hazırlayıp buraya gönderiyorduk; sonra ne oldu bilmiyorum tabiî. Şoför var; şoför de bizi, bir kazadan diğerine gezdiriyor; çünkü, kazalarda da işçi meskeni inşaatı var.

Biz, gidiyoruz, mühendis arkadaş mevcut durumu tespit ediyor, biz de değerlendiriyor; işte, şu eksik, bu eksik, şu kadar para lazım veya şu iş yapılmış, yanlış yapılmış, yanlış yere yapılmış gibi değerlendirmeler yapıp, raporu gönderiyoruz. Kurumdan arsa almışlar, Kurum, işçi meskenlerine arsa vermiş; aklımda yanlış kalmadıysa Malatya’da, şeker fabrikasının işçileri; böyle, güzel, dubleks, bahçe içi evler filan. Şoförümüz de memur kadrosunda, o zaman işçi kadrosu yok. Şoför dedi ki: “Efendim, bu, iyi hoş da, evler de bitmiş, şıkır şıkır” Benim de yok o tarihte evim. Öbürü “efendim, ben böyle bir eve ne zaman kavuşacağım acaba.” Dedi. “Seni bırak, bende de yok böyle ev” dedim. Yani, o evler aslında, sonra herkes verdi o evleri ve hepsi beşer onar daire sahibi oldular; yani, Kurum eliyle bazı insanları zengin ettik. İşçi meskenleri macerasına devam ettik. Sonra, bu konuda tecrübeli bir ağabey olarak, size, bu konuda detaylı bir malumat veririm herhalde.

Kurumu bu hale getiren, bir de borçlanmalar var. Canı sıkılan, 1969 yılından bu yana, başta siyasîler olmak üzere, bugün sigortalılık bulan, Kurumdan, maalesef, hem de yüksek dereceden emekli aylığı aldı. Bunlar da, bizi bitirdi biraz.

Yani, yatırımlarımız iyi değil; ama, bu hep hükümetin zorlamaları, siyasî iktidarın zorlamaları, elimizi kolumuzu bağlamış. Bir işçi meskeni macerasına girmişiz; her şehire otel, sinema, hal, falan filan bir sürü şeyler yapmışız. Ballıdağ’da, hâlâ bilmiyorum Sağlık Dairesinden arkadaş var mı; bina duruyor, doktor yok. İyi, buyurun, böyle binalar yapmışız; ama, bunlar, hep politik baskılarla, zaruret; çünkü, Ballıdağ’da, ben, gittim, bir hafta kaldım; bir hasta var, bir gökyüzü var ve bir de doktor var. Ben, orada bir hafta kaldım, bilirim; arkadaşlar da gitmişlerdir bilirler.

Tabiî, şimdi, işin politik tarafında getireceğim ve sonra da sözlerimi bağlayacağım, sorularınız olursa, dinlerim ve cevap vermeye çalışırım. Başta, Kurum, tabiî, fon birikimi olan bir müessese; hükümetlerin elinde, böyle para biriktiren bir müessese yok. Bugünkü gibi Merkez Bankasını da fazla kullanmıyor; çünkü, enflasyon da artmıyor; ama, Kurumun fonları, tahvillerde, hazine bonolarında, millî bankalarda, vadeli-vadesiz duruyor.

Başta -şurada bir liste var- bir kısım insanlar gelmiş, çok kıymetli hizmetler ifa etmişler, hepsine medyunu şükranız; ama, sonra bir devir gelmiş -isimlerini vereyim, ölenlere rahmet diliyorum- mesela, Cihat Övül gelmiş, memur girmiş genel müdür çıkmış; bir Erdal Atabek gelmiş, bizde, Kurumda uzun yıllar doktorluk yapmış; bir Musa Umut gelmiş, Kütahya’da -hafızam yanıltmıyorsa- memur olarak başlamış, sonra müsteşar olarak gitmiş. Sonra bir Mustafa, Enginsu gelmiş -Allah rahmet eylesin- bizde sigorta müfettişi olarak başlamış, sonra bizde genel müdür olmuş. Bir Hikmet Erinç gelmiş, ağabeyimiz, filan…

Sonra, o nesil bitmiş. Bu sefer, politika girmiş -politikacılar belki kızacaklar; ama, nasıl olsa memur değilim, politika yapmaya da hakkım var; onların yaptığı gibi, biz de yapalım- başlamışlar dışarıdan dahi insanları getirmeye. Efendim, kurumların dahi insanlara ihtiyacı yok. Türkiye Cumhuriyetinin veya devletlerin Mustafa Kemal gibi dahi insanlara ihtiyacı var; ona hiç şüphem yok; ama, kurumların, dahi insanlara değil, işi bilen insanlara ve ev sahiplerine ihtiyacı var. Benim hep savunduğum bir konu vardır; kiralık evdesiniz veya kiracılar, evin böyle ufak tefek tamirleriyle ilgilenmezler ve ev sahibini de haberdar etmezler. Niye; düzeni bozulacak, usta girecek içeri filan; işte, lavabo çatlar aldırmaz, sızıntı başlar aldırmaz filan. Ne zamanki sıvalar yıkılır, evi su basar “ev sahibi, gel evini yap” diye bağırır. Onun için, arkadaşlar bilirler; ben, dışarıdan gelmiş insanlara -kusura bakmasınlar- hep karşı gelmişimdir. İki yönden; bir, bu Kurumda, şu anda 60 bin personel çalışıyor. Bizde, bu 60 bin personelin, hiçbir müessesede olmayan çeşitliliği vardır. Mesela, Sağlık Bakanlığında bol doktor, bol sağlık personeli vardır; Karayollarında bol mühendis vardır, bol teknik eleman vardır; Tarım Bakanlığında bol mühendis, bol veteriner vardır; ama, Sosyal Sigortalar Kurumunda, bol doktor; hem de unvanları, profesör, doçent olan insanlar var -halen var, o zaman da vardı- bol eczacı, bol avukat, bol mühendis ve bol, gayet kaliteli, sigorta işini bilen insan var; hem de memur girmiş, hatta tasnifçi girmiş, müdür olmuş çok insanlar var. Kıyıda köşede oturuyor, aranızda da görüyorum.

Şimdi, böyle bir müesseseye dışarıdan adam getirdiniz mi, bir kere, bu, Kurumdaki insanlara, hakarettir; çünkü, bunların hiçbiri dahi değil. Gelen insanlar çok kıymetli insanlar olabilir; ama, bu Kurumu tanıyana, çalıştığı insanlara… Bu, ekip meselesidir. Bir genel müdürün, bir genel müdür yardımcısının elinde Sementa’nın çubuğu yok, bir şey yapacak değil. Ekip işi, o ekiple iş yapacak. O ekibi tanıyana, tanzim edene kadar belki de zaman geçer.

Şimdi, şurada, elinde bir liste var. Ben ayrıldıktan sonra olan şeyi söylüyorum: 1988 ile 1992 yılları arasında, 4 senede, 7 tane genel müdür ve bunların bir kısmı da vekil olarak hizmet etmişler. Bu Kurum düzelir mi, yoluna girer mi? Hem mahvolmuş, batmış diye bağırıyoruz hem de 4 senede 8 genel müdür değiştirmişiz ve bunların çoğu da vekil; çünkü, vekil yarın gidecek. İşe dört elle nasıl sarılsın yani.

Ha, şimdi, bir genel müdür, herhalde rekor kıracak, inşallah da öyle olur. Benim kendisiyle, birkaç merhabam dışında bir alışverişim yok, bir şeyim de yok. İyi gidiyor, inşallah değiştirmezler; yani, benim böyle bir şeyim yok. Ben, gelen insanı, hiç olmazsa dışarıdan getiriyorsun, bırakın kalsın da, insanları tanısın, Kurumu tanısın, kişi tanısın. Bu da yok ve gele gele buraya geliyoruz.

Şimdi, tabiî, bu ev sahibi kiracı konusu, belki bazılarını üzer, bazılarını kızdırır; ama, bazı müesseseler vardır ki, buraya gelirken, kendilerine, kendi geldikleri müesseselere, diyelim ki, Sosyal Sigortalar Kurumundan şuradan çok değerli insanlardan biri gitse, hoş karşılamazlar; ona da parmak basmakta yarar var.

Şimdi, bir de özel sağlık sigortasına geleceğim. Bu, ODTÜ’lülerin bir dergisi, tesadüfen elime geçti. Biliyorsunuz, son zamanlarda “Kurum özelleşsin mi özerkleşsin mi” problemi var; tabiî, her kafadan bir ses çıkıyor. Kurum bizim evimiz olduğu için; çünkü, ömrümün yarısından fazlası burada geçti; daha fazlası geçenler var; onun için, burası evimiz; onun için, hakkını koruyacağız; yani, bizde konuşacağız.

Şimdi, Şark Hayat Sigortası Genel Müdürü Kemal Olgaç Beyefendi – tanımıyorum kendisini- şurada bir yazı yazmış; şöyle diyor: “Ortada bir gerçek var ki, çalışanların ücretlerinden her ay SSK primi olarak önemli kesintiler yapılmaktadır. Buna karşılık, sigortalılar, sağlık hizmeti olarak ne almaktadır? Bu sorunun cevabı, her gün hastane kapılarında bekleşen ya da ameliyat olabilmek için aylarca beklemek zorunda kalan sigortalıların içinde bulunduğu durumdur. Son 10 yılda, SSK’lı nüfus, 1,5 kat artmıştır. Bu yoğun talebe karşılık, SSK yönetimi, tedavi kurumlarındaki ihsan gücünü yüzde 1, dispanserleri yüzde 10, hastane yataklarını ise yüzde 20 oranında artırabilmiştir. SSK’nın içinde bulunduğu kriz, yukarıdaki bilgilerin ışığında bir gecede çözülemeyeceğine göre, yeni imkânlar yaratmak zorundayız. Kanımca, ivedilikle kullanılabilecek yöntem, özel sağlık sigortasıdır” diyor ve kendisine göre bir şeyler söylüyor “şöyle yapılsın, böyle yapılsın” diyor.

Şimdi, evvela, bu konuda kriz var diyorlar. Tabiî, sigorta hastanelerinde, siz de gittiğinizde, biz de gittiğimizde -emekli olarak bize de bakıyor eksik olmasın Sosyal Sigortalar Kurumu hastaneleri- sıkıntılar var; ama, bu, yalnız bizim Kurumun meselesi değil, Türkiye’nin meselesi. Ben, emekliyim, bırakın Numune Hastanesini, Ankara Hastanesine, devlet hastanesine gitmeyi, Hacettepe Üniversitesi Hastanesine, özel muayene ile gidiyorum ve bir ay sonra randevu alıyorum. Ultrason çektirmek için ekstradan para yatırıyorum; eşim, çocuğum hepimiz… Yani, bu yalnız sigorta hastanelerindeki durum değil, Türkiye’nin bütün hastanelerinde böyle. Adam çulunu satmazsa, hastanelerde tedavi olamaz. Bunu çaresi nedir; bunun çaresine geleceğim; tabiî, bana göre çaresi…

Şimdi, burada “SSK primi olarak önemli kesintiler yapılmaktadır” diyor. Şimdi, tabiî, ihtiyarlığı da karıştırıyor, yüzde 20’yi de karıştırıyor; önemli değil, iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analığı alırsak, topu topu iş kazasını vasati yüzde 4 alırsak -fazla fazla alıyorum; 1,5 ile 7,5 arasında galiba- 11 de öteki, 15; yüzde 15’ine prim kesiyorsunuz. Bunun çoğunu işveren veriyor; sigortalı çok az veriyor; yani, verdiği, herhalde yüzde 6 filan; yani, öyle önemli bir kesinti yapılmıyor.

Şimdi, önemli kesintinin ne olduğunu göreceğiz burada, okuyacağım: Şimdi, diyelim ki, azamî ücret 20 milyon civarında -değil mi Metin Bey- yüzde 15 prim -iş kazası, meslek hastalığı, analık; çünkü, bizim hastaneler hepsine bakıyor; iş kazasına da bakıyor- yüzde 20 primi kestik; 3 milyon lira 12 ayda -azamî, tavandan bahsediyorum, küçük ücretten bahsetmiyorum; çoğu küçük ücret, 15 milyon civarında; yani, 8 milyon; ama, toplusözleşmeler filan, 15 milyona getiriyor- 36 milyon. Şimdi, bu 36 milyonun içerisinde ne var; bunu içerisinde işgöremezlik ödeneği var, sigortalının eşine, çocuğuna, her şeyine yardım var ve de ilaç var. Bugün, bir reçete 1 milyon. Bir doktor muayenesi -belki bizim hastanede muayene ücretlerini bilmiyorum- herhalde 200-300 bin liradır; ama, bir reçete 1 milyondan aşağı değildir. Şimdi, yüzde 10’nunu, yüzde 20’sini veriyor; ama, reçete esas, ilacı biz veriyoruz ve bir de, hastalandığında, doğumda, iş kazasında, bazen 18 aya kadar işgöremezlik ödeneği veriyoruz. Şimdi, bu arkadaşın, Kemal Olgaç Beyefendinin ODTÜ’lülere gönderdiği yazı bu “bunu doldurun, gönderin, ona göre, ben sizi sigortalı yapacağım” diyor.

Çok rakam var da, ben, genel alacağım; yani, işte, ameliyat isterseniz şöyle, A tertibi isterseniz böyle, B tertibi isterseniz böyle; yani, ameliyat yaparım; ama, başka hastalıklarınıza bakmam; işte, yalnız hastalığınıza bakarım; yalnız tahlillere bakarım; işte, ambulans sağlamam gibi seçenekleri var. Şimdi, ben, tamamını alıyorum, tek kişi, bir insan, tek yetişkin için 20 milyon her taksidi, 4 taksit alıyor; senede 80 milyon istiyor. Rakam burada, liste burada.

Şimdi, bizim sigortalıyı düşünüyoruz, bir kadın, iki de çocuk deriz ve bakmakla yükümlü olduğu ana babasına da bakıyoruz; hem de emekliliğinde de bakıyoruz ayrıca.

Şimdi, olursa, hepsini birden, iki çocuklu aile -eş dahil- 45 milyondan 4 taksit ödeyeceksiniz, senede 180 milyon. İster hasta olun ister olmayın, 180 milyonu ödeyeceksiniz.

Şimdi, tabiî, zaten, vatandaş, parası olsa bunu öder. Zaten, hastanelerde, doktorlar da özel muayenede bakar adama; onun için, bu, tabiî tatlı şey; çünkü, Kurumun ihtiyarlığına bir talip olsanıza; bu halde bir talip olun bakalım. Ha, bu arada, tabiî, hastaneler filan hesapta yok; Kurum, bu paralarla hastaneler kurdu, dispanserler yaptı, bir sürü adam istihdam ediyor ve işin garibi, hepinizin bildiği gibi, Kurum, aslında kamu kurumunun olmanın da verdiği dışarıdan sigortasız insanlara da bazen bakıyor; çünkü, şartlar müsait. Bugün gidin, hasta olacaksınız, yarın gidin bir işyerine gidin, visite kâğıdı alın; gidin, isterseniz en büyük ameliyatı olun. Kurum bunu yapıyor ve böyle yüzlerce var. Tabiî, bu beylerde böyle şey olmaz; yani, bu, herkese yaptığını, bizim sigortalıya da yapacak. İşte, rakamlar burada. Kaldı ki, “kurum perişan halde” diyor. Efendim, bizim hastalık, benim bildiğim kadar, şurada da istastikler var, son 1994 istatistiklerine baktım, burada, iş kazasında; yani, kâr da etsek, artı var. Hastalıkta biraz son yıllarda, o da ilaç fiyatlarının yükselmesinden dolayı bazı istismarlardan dolayı – Teftiş Kurulu biliyor bunları, bazı tahkikatlar yaptı- biraz yükselmiş; ama, kârda; yani, eğer o kâr ise. Bizim aldığımız bu primleri artırıyoruz aslında. Bizim sıkıntımız hastalıkta değil, bizim hastanelerdeki tedavi edilemeyen sistemin yanlışlığı. Bu, Sağlık Bakanlığı hastanelerinde de böyle, üniversitelerde de böyle, her yerde böyle.

Benim önerim -yıllardır tekrarlamışımdır- bugün, doktorlar hariç hiçbir kesime, kanunî olarak, dışarıda serbest çalışma imkânı verilmemiştir. O da neden; eskiden doktorlar Türkiye’de nedretti; şimdi, çok şükür, tıp fakülteleri çok; çok doktor çıkıyor, ona da ihtiyaç yok. O zaman yapılmak istenen bir şey bu; yani, gidin, dışarıda saat 3’ten sonra, 4’ten sonra, -neyse- çalışın diyor. Gerçi şimdi yine çalışıyorlar başka da…

Şimdi, bir insan ya kamuya çalışır ya özel sektöre çalışır. Kendisine güvenen adam, nasıl bir mimar, nasıl bir mühendis, nasıl bir avukat ister dışarıda ister gelip kamu kesiminde çalışıyor. Kamu kesiminde çalıştığı zaman dışarıdan herhangi bir iş alamaz; suçtur zaten. O bakımdan, yani, burada çözüm bulmadıkça, bunu halletmedikçe, yok Sigortaya gidelim, yok bilmem hastaneler perişan, kuyruklar var… Bugün, devlet hastanelerimizde veyahut da mebus torpili olmadan hangi kişi yatabilir, veyahut da hocanın iznini almadan hangi kişi hastanede yatabilir. Hepinizin yakını var; maalesef gerçek bu. Bu sigorta meselesini de böyle bağladık.

Şimdi, tabiî, Kurumun -demin de bahsettik ev sahibi, kiracı meselesi- şöyle bir şeyi de var: Son zamanlarda, başta Genel Müdür, Genel Müdür Muavini seviyesindeki politik baskılar, 1980 ihtilalinden sonra gelen hükümetler tarafından öyle dejenere edildi ki, parti ayırımı olmadan, hepsinin kabahati var; politikacıların, gelmiş geçmiş hepsinin çok büyük günahı var. Muhalefetin de var; onlar da çanak tuttular. Neredeyse, sıra, odacılara geldi.

Ben, bir genel müdüre bir anımı anlatmıştım; bir şubeye, bir şef yetkili tayin etmiş; şube müdürü de, ona, o imkânı sağlamiyormuş. Ben de, Teftiş Kurulu Başkanıyım; bana “kardeşim ne biçim düzen bu, böyle şey mi olur, yukarıdakiler emir verir, aşağıdakiler uygular bunu. Böyle şey olmaz, ben kabul etmiyorum, hakkında tahkikat yapalım” diyor. Kendisine izah ediyorum “beyefendi, biz, yıllarca burada müfettişlik yaptık. Biz, ünitelere gittimiz zaman, bir hafta içinde, o ünitede, o müdür giderse, hangi ikinci müdürün müdür olacağını -müdürler bazen baş sallıyor arada, anlarlar- hangi şefin o ikinci müdür yerine ikinci müdür olacağını, muhasebeci ayrılırsa hangi raportörün muhasebeci olacağını bir haftada anlardık. Bu, bizim zekamızdan değil, o memurların, o çalışanların davranışlarından kaynaklanıyor. Konuşmalarında, hareketlerinde, o davranışı biz seziyoruz. Siz, öyle bir hale soktunuz ki, daha dün şuraya tayin ettiğiniz adamı, üç gün sonra en başa geçirmeye kalkıyorsunuz. Orada, sırayı bekleyen insanlar var. Onların umutlarını kırıyorsunuz; müdür onların yüzlerine bakamaz.

Bu kurum, zamanında, bazı personelin şube müdürünü kendi tayin ediyordu, kendi atıyordu, kendi atıyordu; oradan, buraya geldik. Şimdi, şefini inha edemiyor; oraya getirdiniz. Bunu yaparsanız, cinayet işlersiniz, yazık olur, bu Kurumda çalışanları da küstürürsünüz; nitekim, çoğu küstü, ayrıldı gitti. Zaten, maddî olarak bir şey vermiyoruz ki memurlara; dün de vermiyorduk. Kurum, imkânları ölçüsünde – üstadlarımız daha iyi bilir- biz bir tarihe kadar, eşimizi çocuğumuzu, sağlık sandığı denilen -şimdi kamp idaresine dönüştü- sandığa verdiğimiz ekstra paralarla tedavi ettirirdik. Ne zamana kadar; aşağı yukarı Personel Kanunu çıkana kadar; yani, Kurum, bütün imkânlarına rağmen, memurlarına… Baktım listeye, 1400 lojmanı varmış galiba; o da son zamanlarda oldu. Türkiye’de lojman patlaması olunca, bizim Kurum geride kaldı yine de, Kurumun, herhalde 90-100 tane şube müdürü var; herhalde 150 tane başhekimi ve bunların muavinleri var. Daire başkanları var, daire başkan yardımcıları var; bunlara bile yetmez bu 1400 lojman. Kaldı ki, biz, zamanında -şimdi yine iyi- işte, Sayın Ahmet Aklar Umum Müdür Muavinliği yaptı; ben, Teftiş Kurulu Başkanlığı yaptım; biz, lojmanda oturmadık; çünkü, Kurumun doğru dürüst lojmanı yoktu.

Kurum, zamanında, eskiden, bizim girdiğimiz zamanlarda, hakikaten, memuruna iyi bakıyordu. Memuru iyi para alıyordu; çünkü, üç üst derece alıyordu; ta ne zamana kadar; 1970 yılında Personel Kanununun tatbikine kadar. İkramiyeler veriyordu, olağanüstü çalışma primleri veriyordu; onun için, bilhassa büyük şehirlerde memurlar, Kuruma bağlanıyordu; ama, şimdi, artık, son zamanlarda yapılan bazı ek ödemeler var; ona gelene kadar, maalesef, Kurum, memurlarına, adına yakışır tarzda imkân sağlamamıştır. Neden, başta -tenakuz gibi görünüyor; ama, değil- Kurumda yetişip bu çileyi çeken insanlar yapamadılar; çünkü, o zaman, bir Türk-İş korkusu vardı; Türk-İş’in, aman tasarrufa riayet edelim diye, çok etkin baskısı vardı. Ben hatırlıyorum, 1963 yılında Kütahya şubesini teftişe gittik -o tarihte Kütahya ufacık, şimdi de ufacık ya-yanında çalıştığım Cemal Abi diye çok muhterem bir abi var, onunla oturuyoruz; baktık, bizim gideceğimiz bir yer yok, gideceğiz mecburiyet lokantasında yemek yiyeceğiz ve varsa bir tane mecburiyet sineması gidip film seyredeceğiz, başka yapacağımız bir şey yok. O zaman misafirhaneler filan yok, sonradan açıldı misafirhaneler; yine de kafi değil; yine de, diğer müesseselere bakarsanız, bizimkilerde bir şey yok. Baktık, memurlar da oturuyor, müdür de oturuyor -müdür, Allah rahmet etsin, öldü- “Mahir Bey, biz çıkmıyoruz diye beklemeyin, siz çıkın gidin” dedik “vallahi, kusura bakmayın, ben, bu şubeye başka yerden geldim, benden önce bu tatbikat varmış, burada memurlar, işini bitirmeden, günlük evrakı bitirmeden ayrılmaz, ben de onlarla oturuyorum” dedi; yani, zihniyete bak. Öyle fazla çalışma filan yok; fazla çalışma var; ama, para para değil yani, o çalışmadan aldığı para gülünç; ama, bir tarihte Kurumda -demin bir arkadaşım da bahsetti- bu üç üst derece müessesesi vardı, Kurumun memurları itilip kakılmıyordu ve bir fazla çalışma müessesesi vardı; çoğu memur arkadaş, karı-koca biriktirip, ev aldılar, araba aldılar. Bu halden bu hale geldik. İnşallah bundan sonra -bir tasarı varmış galiba- çok daha iyi olur.

Şimdi, bir de, bir şey okuyup bağlayacağım; bü, biraz da bizi ilgilendiriyor: Şimdi, tabiî, sene 1965, genç müfettişim. Bir yere tatkikata gönderdiler “3 gün içerisinde gidip geleceksin” dediler; geldik, bir başhekim, arada sıkıntıda, politik bazı baskılar var; bir politikacının kayınbiraderi, ondan dolayı da başı sıkıntıda, sene 1965. Bizi de gönderdiler -Allah rahmet eylesin- Bakan Ihsan Sabri Çağlayangil; şikâyet eden de, o zamanki İçişleri Bakanı Faruk Sükan. Genel Müdür de -Allah rahmet eylesin- Dr. Fikret Pamir; çok muhterem bir insandı. Neyse, gittik, gerekli şeyleri yaptık, baktık bir şey yok, politik şeyler, geldik, izah ettik, doktorla da konuştum “ben, evet, filanın kayınbiraderiyim; yani karımı boşayayım, iki tane de çocuğum var, olmasa da boşamam. Ben istifa edeceğim. Burada biraz toprağım var, o toprağa da nezaret ediyorum” Toprak ağasının çocuğu bu. “Bıktım bu işten; hergün kaç tane müfettişin biri gidiyor biri geliyor.” Sitem edince de iki tane Bakanlık müfettişi geldi” dedi; benden önce iki tane bakanlık müfettişi gelmiş. “Bu, bitmez, ben, buradan bırakıp gideceğim” dedi. “Nereye gitmek istiyorsun” dedim “vallahi, nereye gönderirlerse göndersinler, maldan da mülkten de sıtkımı sıyırdım” dedi. Düşündüm, adamın dosyasına baktık, adamın, beni buradan alın da nereye gönderirseniz gönderin diye üç beş tane dilekçesi var. Neyse, geldim, Sayın Genel Müdüre çıkarttı o zamanki teftiş kurulubaşkanı beni -o da Allah rahmet eylesin, öldü- Genel müdür -genç bir müfettişim, 30 yaşındayım- “nedir müfettişim” dedi. Anlattım “böyle böyle” dedim. “Peki, ne istiyor” dedi “vallahi oradan tayin istiyor” dedim. “Ne yapalım” dedi “efendim, bu, nereye giderse gitsin -o tarihte piyasanın hoşlanmadığı bir politikacıydı bunun kayınbiraderi, ismi lazım değil- onun ismi, bunun kayınbiraderi olarak damgalı olduğu sürece, bu adam, hiçbir yerde rahat edemez” dedim. “Ne yapalım” dedi “vallahi, bunu, büyük bir şehire tayin edin dedim; hem de çocukları büyüyor, yarın bunların lisesi, üniversitesi başlar” dedim. “Olur, beraber bakana gidelim” dedi ve biz, raporu yazmadan önce bakana, Sayın Çağlayangil’e gittik; Allah rahmet etsin çok baba bir adamdı. Genel müdür beni takdim etti “gel bakalım genç müfettiş, nedir vaziyet” dedi “Sayın Bakanım, vaziyet böyle böyle” dedim. “Ne düşünüyorsun” dedi “ben, sayın genel müdürüme da arz ettim; yahu, bu arkadaş nereye giderse gitsin, o kayınbiraderinin damgası var ya, hiçbir yerde rahat ettirmezler buna; onun için, bunu, büyük bir yere verin” dedim. “Kendisi razı mı” dedi “nereye gönderirseniz diyor adam; ama, küçük yere gönderirseniz, bu damgayı taşıyacak; yine, bizi göndereceksiniz, siz de sıkılacaksınız biz de. Nitekim, bizden önce de iki bakanlık müfettişi gitmiş. Her bakan gittiği zaman, bir müfettiş gidecek” dedim. “Peki, ne düşünüyorsun” dedi “efendim, müsaade ederseniz, İstanbul Hastanesinde, boş yer varmış, bu arkadaş da iyi bir operatör -o zaman Kurumda doktor az, bu kadar fazla değil- oraya, İstanbul’a gitsin” dedim “tamam genç müfettişim, haydi bakalım, teşekkür ederim” dedi. Çıktık, gereğini de yaptılar.

Aradan yıllar geçti, Teftiş Kurulu Başkanıyım -sözümü bağlıyorum; çok istismar ettim kusura bakmayın- bakanla bizim Kurumun arası bozuk -o bakan şimdi, çok üst bir yerde- genel müdür de kızmış, işi bırakmış gitmiş. Genel Müdür Vekili var -bizden ayrıldı, çok muhterem bir zat- geldi, bana “ya Özerciğim, kusura bakma -çok da sevişiriz- yahu, ben böyle şeyleri sevmem; ama, ben de emir kuluyum, bakan beni çağırdı ‘Özer Bey’e selam söyleyin, filan yere bir müfettiş göndersin, o müdürle o ikinci müdürü oradan alacağım, bir rapor tanzim etsin dedi’ dedi.” Bu arkadaş Fuat Bey, Fuat Aydemir; genel müdür vekili, çok muhterem bir zat, çok mahçup, çok üzülerek bunu söyledi. “Sen aracısın, senin bir günahın yok; ama, beni çağırırsa ben, sizi çağırırsa siz, deyin ki ‘evet, emirlerinizi aldım, bir müfettiş göndereceğim, 3 gün içinde gereğini yapmaya çalışacağım; ama, bu doktor raporu değil. Eğer, bir şey varsa rapora arz edeceğiz’ deyin.” Bakanın takdirine kalmış, eğer, bakan almak istiyorsa, İdarî takdir yetkisi var, ertesi günü alır. Ne beni çağırdı ne onu çağırdı. Bir arkadaşı gönderdim, arkadaş gerekli incelemeleri yaptı, o ikinci müdüre neredeyse takdirname verecek bir rapor tanzim etti; ama, gerçek bu; biz müdürü tanıyoruz. Müdürümüz de Mehmet Sağ; memur girmiş, müdür çıkmış; şimdi, özel sektörde çok başarılı çalışıyor, İzmirli arkadaşlar bilirler.

Rapor geldi, götürdük takdim ettik: Bana “ne biçim rapor kardeşim” dedi ve bu zatı muhterem, zamanında, bizde, bir hastanede başhekimlik yapmıştı. “Sayın Bakan, ne var bu raporda, neresini beğenmiyorsun” dedim “adamâ bir takdirname vermediğiniz kaldı” dedi. “Beyefendi, siz, beni çağırıp konuşsaydınız, oraya bir müfettiş de göndermezdik, siz de bu duruma düşmezdiniz. Nitekim, vali biliyor, savcı biliyor, parti başkanları biliyor. Müdür hakkında tahkikat yaptırdınız, müfettiş gönderdik. Bir üniteye, böyle, sık sık müfettiş gönderirseniz; müfettiş valiye gider, kendisini takdim eder, sebebi ziyaretini de arz eder. Üstelik, valiler de, maalesef, son zamanlarda hiç ilgileri olmadığı halde, bizim şube müdürlerinin ve başhekimlerin teskiye amiri oldular. Hiçbir işlemleri yok, kırk yılda bir merhabaları yok, belki birbirlerini hiçi tanımazlar, işlemleri düşmez, nasıl teskiye verecekse; ama, bir müfettiş gider de, ben, filan başhekim hakkında tahkikata geldim derse, valide de bir istifham belirir; onun için, siz bana danışsaydınız, ben, bunu yapmazdım. Ben, size anlatırdım olayı. Ben, müdürü tanıyorum. Bu müdür, bu tarakta bezi yok.” Öyle iddialar var ki, ipe sapa gelmez şeyler” dedim. “Olur mu, herkes söylüyor” dedi “herkes herkese söyler; ama, bu rapor, insanın çocuklarının hayatına mal olur. Sizin verdiğiniz doktor raporu değil ki, size sosyal endikasyon olarak gelir; izni yoktur veya ailevi problemi vardı bir hanımın bir beyin; siz ona üç günlük rapor verirsiniz, git dinlen dersiniz, bu, güzel bir şeydir; ama, bu raporda, hani taltif neyse de, tekdir etmek ‘görevden alın, bu adam hırsızdır’ demek çocuklara miras bırakacağı şeydir. Başka neyi bırakacak, bunu bırakacak; kusura bakmayın, ben yapamam” dedim.

Aradan bir müddet geçti, başka bir olay oldu. Bir müfettiş, yine bir tahkikata gitmiş; bir başhekimi takdir etmiş, tekdir de etmiş; ama, aradan bir müddet geçmiş – müfettiş bunu alın demiyor- başhekimi, idare olarak, aynı bakan görevden almış. Alır ya, o idarenin takdiri. O başhekim, aradan kaç ay geçtikten sonra oturmuş -burada var dilekçe- zehir zemberek bir dilekçe yazmış. Ne ben kaldım, ne o zamanki’genel müdür kaldı, ne giden zavallı müfettiş kaldı. Müfettiş bana “yahu, iyi yapmışsın, hoş yapmışsın dedi” diyor. O hastane de çok karışık bir hastaneydi, hakikaten düzeltmiş; ama, daha usulsüzlükler var. Müfettiş “uyarın kendisini, bunları bir daha yapmasın” diyor. Kendisi de, işte, şunu yapma, bunu yapma filan diye nasihat etmiş. “Müfettiş beni takdir etti; Allah Allah dört ay sonra görevden aldırdı, ne biçim şey, bunları kim uydurup uydurup gönderiyor” diyor. “O Teftiş Kurulu Başkanı -benim için- “ Hayatımızda birbirimizi görmedik, sonra da görmedik, genel müdür de hiç görmemiş; zavallı ikimizi, yukarıdan aşağı kınıyor. Bizim hiç olaydan haberimiz yok; genel müdürün var da, benim, tayinden filan -raporlar geç döner gelir zaten- haberim yok. Bana “Sayın Özer Serdar, bizzat tahkik ediniz” diyor. Şu raporu yazdım ve -sözümü de bağlıyorum- sonunu şöyle bağladım: “Adı geçen hekimin kendisiyle ilk defa karşılaşan müfettiş ismet Ayar hakkında -ismini de söyledim- ileri sürdüğü görüş ve düşünceler, kişinin indi ve şühpeci karakterinin mahsulü olarak kabul edip üzerinde durulmaya değer görülmemiştir” Yukarıda olayların nasıl olduğunu anlatıyoruz; onun için, müfettiş hakkında … “Ancak, adı geçen hekim, ayrıca, imalı bir üslupla, müfettişe soruşturma emrini veren makam ve kişileri de töhmet altında bırakmak gafletinde bulunmuştur. Bu konuda soruşturma ile görevlendirilen müfettişe, olsa olsa, Teftiş Kurulu Başkanı -ben- bir telkin ve tavsiyede bulunabilir. Böyle bir şey olmamıştır; asla da olamaz. Bu vesileyle, 21 sene müfettiş 3 sene de başkan olarak görev yapma onurunu taşıdığım Sosyal Sigortalar Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığında beraberce görev yapma zevkini tattığım altı amirimden, 21 yıllık meslek hayatımda, hiçbir olayda, ima yolu ile dahi olsa, telkin ve tavsiye almadığımı, kişisel bir görüş olarak iftiharla ifade etmek isterim ve aynı görüşü, beraberce görev ifa etmiş olduğum diğer müfettiş arkadaşlarım için de, aynı katiyetle

ifade edebilirim. Kendisi ısmarlama rapor hazırlamaya alıştırılmamış, bir başkanın beraberinde çalışan ve kendisi gibi yetiştirilmiş bulunan müfettişlere, bu konuda bir telkinde bulunamayacağı, ısmarlama rapor verdiği belgelerle sabit olan iddia sahibi ile menfaati haleldar olan bir avuç kişi hariç olmak üzere 40 yıllık Kurumun gelmiş geçmiş tüm personeli tarafından bilinen bir hakikattir. Geçirdiği soruşturma nedeniyle hakkında disiplin cezası uygulandığını öğrendiği halde, Bakanlık Makamına Genel Müdürlüğü ve müfettişliği şikâyet etmeyi aklına getiremeyen -bir disiplin cezası almış- doktor filanın, aradan 4 ay geçtikten sonra hakkında uygulanan başhekimlikten alınma İdarî tasarrufunu bahane ederek harekete geçmesi kendi tabiriyle manidardır.

Durumu takdirlerinize arz ederim.”

Bu, bakana gitti; bakan, hop kalktı hop oturdu. Olay bu.

Evet, beni sabırla dinlediğiniz için, her şey için teşekkür ederim.

Sağ olun. (Alkışlar)

DOÇ. DR. GÜRHAN FİŞEK – Sayın Serdar’a çok teşekkür ederiz.

Diğer Yazılar